w

19.02.2007
Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Tarih
Özgün
Ekonomi
Mesaj Panosu

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Kapak

Ali Özsoy

Türkiye’de aydın faşizmi

Hitler Yahudilere düşmandı
bunlar Türklere düşman

Faşizm: ‘Üst-insan’ların zulüm düzeni
Engin Ardıç
Can Dündar
Murat Belge
İsmet Berkant

Batı hümanizmi ve liberalizmin el ele süren yolculuğunun son aşaması faşizmdir. ‘İnsan sevgisi’ veya ‘insanın doğal hakları’ söylemi zaten başından itibaren Batılı sömürgecinin tekelinde olmuştu. Sömürgeleştirilen yerliler ise hem ırk, hem renk, hem de eğitim düzeyi açısından ‘insan’ kategorisinin dışında oldukları için bireyin özgürlüğünün korunması şarttı. Beyaz Adam’ın ve Avrupa medeniyetinin en kanlı ırkçı katliamlar pahasına sömürgeleştirilen ‘yarı-insan’ veya hayvanlardan korunmasını gerektirmekteydi.

Batı ırkçılığı burada ikiye ayrılır. Bir kısmı, yerlilerin asla insanlaşamayacağını savunur. Sömürgeciliğin daha uzun vadeli ve kalıcı olmasını düşünen aydın kesim ise, aşağı ırkların eğitilebileceğini ve Batı medeniyetine dahil olmasalar bile Batının ehlileştirilmiş hayranları olarak insanlık tarihine alt düzeyden dahil olabileceklerini savunur.

‘Eğitim’ ve ‘aydınlanma’ terimleri burada anahtardır. Zaten ‘aydınlanma’ filozoflarının hepsi istisnasız ırkçıdır. Özellikle Türk düşmanlığı bu ırkçılığın temel taşıdır. Voltaire ve Montesque’nun eserlerine şöyle bir göz gezdirilse bile hemen Türk düşmanı birkaç paragraf bulunabilir.

Zaten ‘aydın’ ve ‘aydınlanmış’ teriminin kendisi, Batılı seçkinlere ‘karanlık’ta kalan Güneyli ve Doğululara karşı demokrasi ve medeniyeti korumak için her türlü yetkiyi vermektedir.

Batı sömürgeciliğinin krizi, insan ve özgürlük kategorilerine dayalı liberalizmin ve hümanizmin çöküşünü beraberinde getirir. Artık o mutlak egemen Batı medeniyeti bile çatırdamaktadır. Faşizm üst-insana yani gerçekten özgür olma bilincini ve hakkını taşıyan yeni tip beyaz insana sığınır. Böylelikle gerekirse Yahudiler gibi Batı içindeki unsurlar bile temizlenecektir; ama Batı içindeki kriz aşılacaktır. Tekrar sömürgelere yönelik insanlık misyonu kaldığı yerden devam edebilecektir.

Nietzsche’yle birlikte, ‘insan’ kavramının yerini ‘üst-insan’a bıraktığını görüyoruz. Nazizm ve faşizmin temeli böylelikle atılmış oldu.

Hitler bozuntularının faşist kompleksleri

Batı’nın düşman kardeşleri olarak bilinen anarşizmin de faşizmin de Nietzsche’nin ‘üst-insan’ını temel alması rastlantı değildir.

Hitler’in tüm söylemi üst-insana dayanır. Aslında Hitler bu anlamda tıpkı Bakunin gibi bir ‘özgürlük’ aksiyoneridir. Şiddete dayalı yöntemleri ve ‘insanın mutlak özgürlüğü’ne dayalı felsefeleri de tamamen benzerdir. Kaç kişi Bakunin’in aslında bir Slav ırkçısı olduğunu bilir? Veya kaç kişi Mussolini’nin hayatının önemli bir dönemi boyunca bir anarşist olduğunu, hatta ismini bile meşhur bir İtalyan anarşistinden aldığını bilir?

Aslında zıt kutup gibi gözüken bu akımların hepsinde ortak olan Batılı aydının mutlak ve sınırsız özgürlük saplantısı yatar. Batılı aydının bu hayalleri hep tarih ve toplum gerçeğine çarpıp yok olmaya mahkûmdur. Çözüm basittir: Şiddet ve diktatörlük kanalıyla insanlığı ve tarihi Batı’nın medeniyet ve özgürlük projesinin rayına yeniden oturtmak.

Hitler bu açıdan örnek bir durum teşkil eder. Alman ordusundaki ezik bir onbaşı, savaş sonrası çöken Alman İmparatorluğu’nda bohem ressam portresi olarak karşımıza çıkar. Başarısız ressam, aşağılık ve üstünlük kompleksi arasında gidip gelen günümüzün vasat burjuva aydınlarına tipik bir örnektir.

Şimdi Hitler’in bu erken dönemini alın Türkiye’de bol miktarda bulabileceğiniz başarısız, vasat ve kompleksli roman, öykü yazarı veya aydın karikatürüyle karşılaştırın. Aslında ortaya aynı psikoloji çıkacaktır. Toplumun kendisini anlamadığını ve kendi düzeyine çıkamadığını düşünen bu burjuva, ‘muhalif’likten toplum düşmanlığına ve oradan da halk düşmanlığına doğru hızla ilerler.

İnsanların sempatiyle karışık acıma duygusu beslediği ve Türkçenin çok güzel bir sıfatla ‘entel’ lakabı taktığı bu tipler zararsız gözükebilir. Komedilerde ve karikatürlerde sık sık konu edilirler; ama zararsız gözüken bu küçük insanların eline, o çok karşı oldukları iktidar ve sermaye gücü geçti mi inanın hiç de sempatik bir yanları kalmaz. Gaddar birer tirana dönüşürler. Kendilerini önemsemeyen halktan intikam almanın bir yolunu bulmuşlardır artık. Hepsi birer küçük Hitlercik’tir artık.

Büyük sermaye böylelerinin ellerine bir kalem, gazetede bir köşe, televizyonda bir program bazen de özel bir şirkette yöneticilik verir. Hayatları boyunca hayalini kurdukları otoriteye kavuşunca artık ‘biricik ben’ olarak hep hakkettikleri özgürlük ve üne kavuştuklarını düşünürler.

Oysa ellerindeki tüm güç, patronlarından gelir. Özgürlük yolunda iyice köpekleşmişlerdir. Türk halkının böyleleri için çok güzel bir sözü vardır: “Ben sana ‘Vezir olamazsın.’ demedim; ‘Adam olamazsın.’ dedim.”

Elitlerin diktatörlüğü

Sürekli özgürlük ve demokrasiden bahseden bu elitler, aslında en faşist yöntemlerin uygulayıcılarıdırlar. Örneklerle ilerleyelim.

Yıllardır sivil toplumculuğu ve Batı emperyalizmin diğer moda ideolojilerini Türkiye’de yaymakla görevlendirilmiş bir yayınevi: İletişim Yayınları. Arkasında dış kaynaklı muazzam bir sermaye gücü olan, Batıcı muhalif aydınların sığındığı bir kale adeta.

Nihat Genç Batıcı aydınları biraz eleştirince, ‘liberter solun’ büyük teorisyeni(!) Murat Belge öfkeye kapılıyor. Bir anda ahkâm kesen bir entel veya kürsü muhalifi kimliğinden arınıyor ve nankör işçisine karşı hiddete kapılan şiş göbekli patron kimliğiyle Nihat Genç’i bir günde kapı dışarı atıveriyor.

Nihat Genç, bugün Skytürk ve Karamehmet medyasında ulusalcılık yapıyor artık. Orada bile daha çok özgürlüğe sahip. Gerçek büyük sermayeyle büyük sermayeye hizmet ederek patronlaşan ‘aydın’ arasındaki fark da bu zaten.

Kompleksli aydın en büyük patrondan bile zengin olsa, faşizan ve yasakçı zihniyeti kâr hevesinden bile ağır basar.

Hitler ve Mussolini patron değil, küçük burjuva aydınlarıydı. Batı kapitalizmi onlara ölesiye ihtiyaç duyuyordu; ama fanatizm ve irrasyonellikleri sıradan büyük burjuvalara bile tiksinç geliyordu.

Bugün de Türkiye’de fanatizm derecesine ulaşan, tamamen anti-demokratik bir sömürge aydını diktatörlüğü söz konusudur.

Bunlar kendilerini elit / seçkin bir tabaka olarak görürler. Demokrasi bunların tekelinde olmak zorundadır; çünkü elitler dışındaki Türkler demokrasiyi anlayacak düzeyde olmadığı gibi, demokrasi Türklerden korunmalıdır.

Engin Ardıç, olağan yüzsüzlüğüyle bu elitlerin halka bakış açısını şöyle özetliyor:

“Adam öldürmek falan gibi özellikler şimdilik hepsine özgü değil. O barbarlığın ortaya vurulması için daha büyük çapta çatışmalar gerekiyor. Çoğunluk şimdilik homurdanmakla ve adam öldürecekleri günleri beklemekle yetiniyor… Bunlardan milyonlarca var sırtımızda. Türkiye’de beş yüz bin kadar İstanbullu, bütün gelişmiş illerimizde de toplam beş milyon kadar şehirli var. Geri kalanların kabaca otuz milyonu köylü, otuz beş milyonu lümpen….”

Etyen Mahçupyan, Türk’ün soykırıma meyilli doğasından bahsediyor, Taner Akçam, bu konuyla ilgili koca bir kitap yazıyor. Murat Belge, ‘okey oynarken gaza gelip eline silahı olan cahil caniler’ olarak görüyor Türk halkını. Kimisi ‘davar’ diyor, kimisi ‘sürü’ Türk halkına.

Seçkinlerin diktatörlüğü, faşizmin en temel özelliğidir. Asla doğru bildiklerini tartıştırmazlar. Karşılarına çıkan her farklı sesi hakaretlerle sustururlar. Seçkinlerin ortak özelliği, halktan tiksinmeleri ve ‘aydın’ kimliğini tekellerine almalarıdır: “Düşünen biziz, yöneten de biz olmalıyız!”

Tek ses meraklıları

Seçkinci faşistlerin, iktidarı tamamen ele geçirmelerinin önündeki en büyük engel, ulusal egemenlik rejimi yani Cumhuriyet’tir.

Cumhuriyet, vatandaşlarını eşit görür. Seçkin / halktan, aydın / lümpen, eğitimli / cahil, kentli / köylü ayrımı ‘sivil toplumcu’ neo-faşizme aittir.

Bu faşistlere göre Batı tipi ‘sivil toplum’ için eğitimli, güçlü ve egemen bir burjuva sınıfı gereklidir. Türkiye’de ise bu yoktur. Bu yüzden Batıcı burjuva aydınlar Cumhuriyet’e ve ulus devlete düşmandır; çünkü ‘Cumhuriyet bürokrasisi’ dedikleri, halkın tüm kesimlerine açık ulus-devlet mekanizması, burjuva sınıfının ‘sivil toplum’da egemenlik kurmasını ve halkı çekip çevirmesini engellemiştir.

Bundan dolayı ulus-devlet yerine sömürgeciliği savunurlar. Emperyalizmin kendilerine muhtaç olduğunu düşündükleri için kurmak istedikleri tek sesliliğe dayalı diktatörlük hayallerini Batının müdahalesi ihtimaline dayandırırlar.

Bugün ele geçirdikleri mevkilerde, hayallerindeki faşist rejimin nasıl bir düzen olduğunu göstermektedirler.

Örneğin Bilgi Üniversitesi, Türkiye’deki üniversiteler arasında en tek sesli ve faşizan yönetime sahip olandır. Adından çokça bahsedilen Gazi Üniversitesi’nde bile her türlü görüşün etkinliği yapılabilir; ama Bilgi Üniversitesi’nde sözde Ermeni soykırımını kabul etmiyorsanız, değil etkinlik düzenlemek, etkinliğe dinleyici olarak bile katılamazsınız.

Çokseslilik ve özgürlük, Türk düşmanlığının her türlü tonu için söz konusudur. Bu ‘demokrasi konsensüsü’ TÜSİAD ile ‘sol’ muhalifi, MİT mensuplarıyla PKK’lıları aynı elitist diktatörlüğün potasında eritmektedir; ama Türk tezini veya Türk’ü savunanın orada yeri yoktur. Ermeni Konferansı’na katılmak isteyen Türk tarihçilerine ne diyordu Halil Berktay: “Naziler ile aynı masaya oturmamızı istemek gibi bir şey bu.”

Kendisi Nazizmin doruklarında dolaşan bu zat ile Hitler birbirine ne kadar benziyor.

Kendisine karşı çıkanlara Hitler, “Gerçek özgürlük ve barış taraftarı olan bizleriz.” diyordu. Tüm dünya Nazi çizmesi altında ezilince gerçekten de barışın ve Alman üst-insanları için özgürlüğün sağlanacağı doğrudur.

Bugün Türkiye’de aydın faşizminin temsilcilerinin ağzından düşürmediği özgürlük ve barış sloganları birebir Hitler’inkiyle örtüşmektedir. Gerçekten Türkler tamamen ezildiği hatta mümkünse yok edildiği takdirde Haçlı emperyalizminin kutsal gördüğü topraklar ‘özgürlüğe ve barışa’ kavuşacaktır.

Paranoya ve tahammülsüzlük

Hitler’in ruh hali, faşist aydının ruh halini tam olarak yansıtmaktadır.

Hitler’de olağanüstü düzeyde bir komploculuk ve paranoya vardır. Dünyaya egemen olan Yahudiler, Alman ulusunu yok etmeye karar vermiştir. Alman emperyalizminin geride kalmasının hatta neredeyse çökmesinin nedenleri Yahudi konspirasyonunda aranır.

Hitler siyasi hayatından önceki başarısızlıklarını da yine bir ruh hastası gibi çeşitli komplolar ile açıklıyordu. Paranoya ile komploculuk hep ele ele ilerler.

Bugün Türkiye’deki aydın faşizminin elitleri de aynı hastalığı taşımaktadır. Tüm olayları açıklarken “yükselen Türk milliyetçiliği”, “tırmanan linç kültürü”, “Türk’ün doğasından ve tarihinden kaynaklanan şiddet eğilimi” ve tabii meşhur “derin devlet komplosu” ile açıklarlar.

Örneğin PKK’lılar Türk bayrağı mı yırttılar? Herşey gün gibi ortadadır. Ama onlar der ki “hayır o bayrağı derin devlet yırttı.” Niçin? Türk milliyetçiliği tırmansın, Türkler herkesi linç etsin diye. Oysa PKK’nın siyasi çizgisi de, terör eylemleri de ortadadır.

Ama paranoyak aydına göre bu olamaz. “PKK terörist olamaz. Kesin derin devletin PKK içine soktuğu adamlar terörizm yapıyordur.”

Hitler’in Yahudileri herşeyden sorumlu görmesi gibi bu faşistler de herşeyden Türkleri sorumlu görür.

1917’de dedesi Ermeniler tarafından vahşice katledilen Mete Tuncay bu olaydan bile Türkleri sorumlu tutar: “Sanırım Ermeniler 1915’de yaşadıkları acılardan kaynaklanan intikam duygusuyla hareket etmişler.”

Artık “derin devlet” efsanesi komplo teorileri için yetersiz kalıyor. ABD’nin tüm kontra güçleriyle, konsolosuyla, MİT’le, Ağar’la, Fethullahçı emniyetçilerle ortak siyaset belirleyen hatta konferanslar ve yürüyüşler düzenleyen bir kafa nasıl “derin devlet” teorisi üzerinden halk düşmanlığı paranoyasına devam edebilir ki?

Çözüm basit. Paranoyağın kendi gerçekliği vardır. Hayat her gün ve her saniye bu gerçekliği çürütse bile, gerekirse her saniye yeni bir komplo teorisiyle kendi şizofrenik gerçekliğini yeniden yaratır. Şimdilerde “derin devlet” söylemini bıraktılar “derin millet” efsanesine sardılar. Eskiden Türk Ordusu üzerinden yüzlerce komplo teorisi üretirlerdi. Şimdi tüm paranoyaklar, köşe yazılarında komplo teorilerini kahvanelerdeki okey masalarına kadar indirdiler.

Bir Türk diğerine masada gaz verir, öbürü hemen hiddetlenir (Türk ya ilkel) ve bir silah bulup paranoyak aydınlarımızı vurmaya karar verir.

Kahvede oturan vatandaştan ve Kurtlar Vadisi’ni takip eden sıradan tv izleyicisinden bile ölesiye korkuyorlar.

Bir iki komik sosyolojik tahlil yapıyorlar. Efendim işsizlik varmış, çarpık kentleşme varmış. Oradan klasik ırkçı teorilere atlıyorlar. Bu “Türkler değişmez zaten.”

İşsiz, kahvede oturan her Türk genci potansiyel katildir. Artık en küçük fikir tartışmasından sonra bütün faşist aydınlarımız feryat figan bağırıyor: “Beni tehdit ettiler. Bu adamı hapse atın. Şu gazeteyi kapatın. Korumalarla etrafımı sarın.”

Tahammülsüzlük paranoyanın başka bir yansıması. Kendi teorileri ve doğruları çürütüldüğünde ve kafalarında kurdukları gerçeklik çöktüğünde varlık nedenlerini tehlikede görüyorlar.

Hitler de Yahudiler’den ölesiye korkuyordu. Çözümü toplu temizlikte buldu. Bugün en küçük bir olayda dünyayı ayağa kaldıran, mahkemelere emperyalist ülkelerin konsoloslarını dolduran bu paranoyaklar, eğer Hitler’in iktidar ve gücüne ulaşırlarsa kendilerini rahatlatcak yegane çözüme mutlaka başvuracaklardır: Türkleri temizlemek. Zaten bu kadar tehlikeli ve cinayete meyilli bir ırkı zaptetmenin tek mantiklı yolu budur.

Halk düşmanlığından Türk düşmanlığına

Bugün medyada, akademide, iş ve siyaset dünyasında egemen olan elit klik Kürt-İslam faşizminin belkemiğini oluşturmaktadır. Kendi halkını küçük gören Batıcı sömürge aydınları artık tüm iktidar mekanizmasını talep etmektedir.

Eğer başarılı olurlarsa yakında olacakları kestirmek zor değil. Can Dündar, Türk halkına baktığında ‘tribünler dolusu katil sürüsü’ görmektedir. Bu kitlenin siyasetle eğitilemeyeceğini belirtip, toplumbilimini yardıma çağırmaktadır. Toplumbilimin de tükendiği noktada gen ve ırk ‘bilimi’ devreye sokulacaktır. “Türk’ün barbarlığa, lümpenliğe, vahşete ve şiddete eğilimli doğası” keşfedilecek, sadece insanlık değil, doğayı bile korumak için yeni önlemler düşünülecektir.

Zaten Hitler de hemen toplama kamplarını kurup etnik temizliğe başlamamıştı. ‘Die Endlösung der Judenfrage’ yani ‘Yahudi soruna son ve nihai çözüm’ dedikleri soykırımdan önce katedilen kısa bir mesafe vardır. Sömürgeci ırkçılığın temsilcisi olan Batıcı aydın diktatörlüğünün bugün bulunduğu nokta bu kısa mesafede bir yerlerde.

Liberal aydının halk düşmanlığı artık faşizmin ırk düşmanlığına dönüştü. Tarihsel olarak beslendikleri kaynak ise Haçlı Avrupa’sından günümüze miras meşhur Türk düşmanlığı. Kendilerini topluma bağlayan son kimlikten de sıyrıldılar. Artık Türklükten utandıklarını söyleyenler “Hepimiz Ermeniyiz!” diyor. Türk maskesini attılar. Aryan ırka dahil olmanın ‘şerefiyle’ yeni katliamları tezgâhlamanın eşiğindeler.

Faşist elitlerin hayal ettikleri düzeni kurmaları için halkın sindirilmesi ve sokakta faşizmin yumruğunun hissedilmesi şarttır. Ufuk Güldemir, “Trabzon’a ordu girsin, kenti ele geçiren sapık ideolojinin kökünü kurutsun.” derken veya Cumhuriyet gazetesi futbol maçlarının seyircisiz oynatılmasını isterken gelecekte aydın faşizminin nasıl bir Türkiye ve ‘demokrasi’ kuracağını göstermektedir.

‘Yeryüzünün lanetlileri’nin bu faşist sömürge aydınları karşısında yalnız iki seçeneği vardır:Ya boynunu uzatır ‘medeniyet denen tek dişi kalmış canavar’ın ağzına, ya da “Ben ezelden beri hür yaşadım hür yaşarım!” der.