20.08.2007/Sayı:150
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Kapak
Türkiye

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Utku Erişik

İnek Şaban’ın “Eşoleşek”leri

Ne komikti değil mi? İnek Şaban’ın “eşoleşek”leri… Bizim için buydu Hababam Sınıfı; böyle gösterildi, bir tek bu sunuldu çünkü bize. Hani nerdeyse aklımızda kalan tek şey de bu oldu… Oysa Rıfat Ilgaz tarafından 1987’de kaleme alınan ve adından da anlaşılacağı gibi baştan sona Özal döneminin yergisi olan “Hababam Sınıfı İcraatın İçinde”nin neden filmi yapılmadı? Ve filmi yapılan diğer kitaplarda, okuduğumda hayretlere düştüğüm filme alınmamış nice satırlar, satır araları vardı… Ne oldu onlara? Böyle işbirlikçi bir sermayeden böyle bir iş beklenemez, doğru… Ama biz de bilelim nelerin önümüze sulandırılarak getirildiğini ve nelerle uyutulduğumuzu… Biz, televizyon karşısında işte böyle aptallaştırılırken ve Kel Mahmut’un deyim yerindeyse canından bezdirilmiş bir Cumhuriyet öğretmeni olduğunu bilmezken, memleket “eşoleşek”lerle dolmuş da haberimiz yokmuş… Günaydın Hababam Sınıfı!

Şu kavga gürültünün içinde savrulan en sözde “yeminler” ve en özde “ihanet”lerin yapmacık ve bir o kadar pis gülücükleri yok mu!... “Ilımlı” dayatmalarla, hep nedense karşı devrim lehine ılıtılmaktan vıcık vıcık bir bataklığa döndü siyaset… Soğumaya yüz tutmuş zafer(!) sarhoşluğunun ilk şaşkınlığı ile, için için kaynaması pek yakındır memleket insanının…

Öyle bir sessizliğe gömüldü ki geceler, gündüzlerin “flaş haberleri” ile “son dakika”larına karşı duyarsız, duygusuz kaldı halk… Bir “istikrar” uğruna ya Rab, ne güneşler batacak, hep birlikte göreceğiz!... Ve yine hep birlikte göreceğiz, kişi başına düşen milli gelir aldatmacası ile, kişi başına inen sopanın doğru orantısını…

Papatyalarıyla ve prensleriyle, şeyhleri ve müridleriyle, “big brother” (büyük birader)leri ve “our son” (bizim oğlan)larıyla, Cumhuriyetinize cümbür cemaat düşmanlıklarıyla yıllardır farklı insanlar mı var sanırdınız başınızda?

Siz ki, bugün seçim sonuçlarını izlerken şaşkınlıktan açıldıkça açılan gözleriyle, elinden kayıp giden kumanda aletinin sesiyle irkilip kendine gelen uyuşuk ve hantal bırakılmış bir kuşağın, bu memleketin beline dolana dolana onu nasıl boğmaya götürdüğünü çoktan görmeniz gerekirdi… Çoktan bilmeniz gerekirdi ki, boş gözlerle bakakalmaktan öte, tekerrüre giren bir oyun oynanmakta yine üzerinizde…

Birilerinin o pek muhteşem zaferini(!), ya hisse senetleriniz adına sevinerek, ya kendi hisleriniz adına üzülerek izlediğiniz televizyon, sizi Davulcu Ekrem’in kaynanası Semra Hanım ve “Gelinim Olur musun?” zırvasının pek meşhur kaynanası Semra Hanım ile uyutup ne de güzel getirdi bugünlere…

Aynı televizyondu değil mi, karşısına geçip defalarca izlediğiniz o filmi bir kez daha izleyip bir kez daha kahkahalar attığınız…

“Gelin kaynana” didişmesini bırakın da; gelin, size hiçbir zaman gösterilmeyecek olan bir yönünü göstereyim o kahkahalarınızın… İşte o zaman anlayacaksınız, sermayesiyle, iktidarıyla, tarikatıyla ve medyasıyla neler gösterilmekte ve neler gösterilmemekte…

“Çocuklar, sizin içtenliğinize güvenerek içimi dökeceğim sizlere… Ben, ilkokulu bitirir bitirmez düşünmüştüm öğretmenliği… Kurtuluş Savaşı’nın son yılları, son aylarıydı. Bir Karadeniz ilçesindeydim. Başöğretmenimiz, son sınıf öğrencilerini kaymakamlığın açtığı haberleşme odasında çalıştırırdı. Anadolu Ajansı’nın cephe haberlerini Başöğretmenimiz Hilmi Bey okur, kopyalı kâğıtlara yazardık. Kaymakamlık, bütün muhtarlıklara dağıtırdı bu yazdıklarımızı. İster istemez savaşın içinde olurduk böylece… Hepimiz birer Kuvayı Milliyeciktik. Bu hava içinde bitirdim ilkokulu. Amacım, başöğretmenim gibi bir öğretmen olmaktı. Biz öğretmen okuluna bu amaçla başvurunca, benden ilk istenen belge, okulu bitirince devletin gösterdiği yerde öğretmenlik yapmayı üstlenme sözleşmesiydi. Devletle sözleşmeli bir öğrenci olarak bitirdim öğretmen okulunu… Beni bir isyan bölgesine atadılar. Gitmemezlik yapamazdım. Altı yıl, Atatürk’ün istediği doğrultuda ilkokul öğretmenliği yaptım. Daha yüksek okullar için yeniden sınavlara girdim. Amacım değişmemişti. Devletin gösterdiği her yerde öğretmenlik yapmak… Köyde, kentte… Bu kez sözleşmeyi doğrudan doğruya ben imzaladım. Köyde, kentte, türlü yoksunluklar içinde sözümü yerine getirmek için görevimi sürdürdüm.”

Hemen belirtelim, bu bir öğretmenin veda konuşmasıdır. Vedasının nedeni ise, iktidar-mafya-tarikat-sermaye dörtgenine döndürülmüş bir okula hapsedilmiş bir Cumhuriyet öğretmeninin artık dayanma gücünün kalmamasıdır… Çocukluğunu Milli Mücadele döneminde geçirmiş ve o günlerin her türlü zorluğunda umudunu ve onurunu dimdik tutabilmiş insanlar arasında büyümüş bir çocuğun bundan tam 20 yıl önceki isyanıdır… Evet, bu veda konuşmasında takvimler 1987 yılını göstermektedir.

“Sakın ha, devletten bir yakınmam olduğu sanılmasın… Ne yazık ki, sözleşmeyi devletle yaptığım halde, pek devletle yüz yüze gelemedim. Hep siyasi iktidarlarla yüz yüze, hayır, karşı karşıya geldim. Partilerle, parti temsilcileriyle, partisi adına konuşan, davranan güçlerle bu güçleri kendisiyle özdeşleştiren kişilerle… Onların ters konuşmaları da çalındı kulaklarımıza. Radyolarda, televizyonlarda yaptıkları konuşmalar… Söz gelişi ‘Devlet bizim hizmetkârımızdır.’ gibi… Biz demek sözleşmelerimizi hizmetkârlarla imzalamışız, öyle mi? Oysa biz devleti baba bilirdik, çocuklar. Babamız gibi sever, sayardık. Yine bir gün, siyasal iktidarın en başındaki yetkili kişi, açıkça ‘Devlet, neden babamız oluyormuş? Devlet, baba değildir.’ demez mi!”

Doğrudur, dedi hocam… Hatta, modern bir devlette artık bu “baba” anlayışının kalamayacağını çünkü devleti baba olarak görürsek, onun da bir gün eline sopayı alıp bizi dövebileceğini de söyledi. Çocukluğumun bu “tombul amca”sı, bazı kavramların içini böyle böyle boşaltırken, annem ve babam gibi git gide yoksullaşan öğretmenlerin “maaşlarına zam” isteklerine başka bir sopayla karşılık verdi. Kan revan içinde kaldı öğretmenlerimiz meydanlarda; önce yoksullaştırıldı, sonra

dershanelerde çalışmaya, özel dersler vermeye zorlanarak “ideal”den uzaklaştırılıp paranın tatlı yüzünü göstererek sınıfından soğumasına neden olundu… Eğitim, tehlikeydi; eğitimsizlik ise %46.6’ydı hocam… Bizi “Devlete baba dersen, eline sopa alır, seni döver.” diye korkutanlar, ellerindeki sopayı baston yapıp da çıkmadı mı Çankaya yokuşunu?

“İşte böyle çocuklar… Beni bir güç sizlerden uzaklaştırıyor, istemediğim halde… Gerçek olan bu! Yoksa bizi kimi güçler durmadan şaşırtıyorlar mı? Bugünlerde sanmıyorum, yine böyle bir şaşırtmaca olayının içindeyiz. Üniversiteli ablalarınızı da şaşırtıyorlar… Başlarına bir türban olayı doladılar, kurtulmak isteseler de kimileri bu başörtülere türlü biçimler, anlamlar vermeye çalışıyorlar. Artık başlarına dolanan bez parçası, yemeni olmaktan, başörtüsü olmaktan çıktı. Nerdeyse ona türban adını verenler, kendilerini en ileri düşüncenin bir kahramanı, başlara dolanan bezi de özgürlüğün, demokrasinin simgesi, amblemi sanacaklar… Anayasamızdaki laiklik bile onlara bakarsanız düşünce bakımından geri kalmışlık anlamına gelmeye başladı.”

Hatta karısını türbanla üniversitelere almıyorlar diye devletimiz aleyhine Avrupa’larda dava açanlar da yürür oldu Çankaya’ya doğru… Cumhuriyet döneminin sonu geldiğini ve eğer Ankara’nın %60’ı gecekonduda yaşıyorsa laik sistemin başarısız olduğunu söyleyip bunu değiştirmek istediklerini açıkça vurgulayanlar, adım adım gidiyor Çankaya’ya… Bu zihniyetten kim “Hepinizi kucaklayan bir ‘bilmem ne’ olacağım.” dediyse, bizi kucaklayıp emperyalizmin kucağına kendiyle birlikte oturttu hocam…

“Sizin anlayacağınız sevgili çocuklarım, sapla samanı belli ölçeklerde öylesine birbirlerine karıştırdılar ki, sanmıyorum kendileri de çıkamayacaklar işin içinden… Son defa çocuklar, bir tarih öğretmeni olarak özür dileyeceğim sizlerden. Sizlere hep olanlardan, bitenlerden söz ettim, bu dersin öğretmeni olarak. Olmakta olanlardan, olacak olanlardan söz etmedim. Yani günlük politika yapmadım; ama şunu yapmak istediğim için böyle davrandım: Olmuş olaylardan yola girerek olacakları da bulup çıkarma becerisini kazandırmak için sizlere… Bunu bir öğretmenlik yöntemi bildim.”

Sizin gibi, o onurlu dönemin yetiştirdiği bütün onurlu öğretmenler böyle davrandılar hocam… Ama yeniyetme kanıbozuk kimileri de sizinle aynı mesleğe soyunup, Mustafa Kemal düşmanlığını, Cumhuriyet düşmanlığını körpe beyinlere aşıladılar. Said-i Nursi’nin dediği gibi “deccal” bellettiler çocuklarımıza Atatürk’ümüzü… Akılalmaz bir sermaye gücü ile, düşman ettiler, ulus olarak gözbebeğimiz bildiğimiz ne varsa… İşte “öğretmenliği” bu iğrenç amaçlarına böyle alet ettiler. Bugün her “öğretmenim” diyene saygı duymuyorum artık; karşı devrime militan yetiştiren “öğretmen” değil, olsa olsa maşasıdır karanlığın…

“Bundan sonra politikaya karışır mıyım? Çok geç olmakla birlikte, sizlere söz veriyorum çocuklar, karışacağım! Politika hiç ihmal edilmeye, boşlamaya gelmezmiş. Kötü niyetlilerin cüretini, cesaretini artırmamaları için hep onların karşısında olmamız gerekirmiş! Atatürk size Cumhuriyeti armağan ederken, ‘Çocuklar gidin, çelik-çomak oynayın, bütün gününüzü diskolarda geçirin.’ demedi. Emanet edilene sahip çıkmanız gerekmez mi? Haydi çocuklar, o kadar çoksunuz ki… Burada ve dışarıda… Hepinizi teker teker öpüp kucaklayamam. Yine sizin en demokratik yollardan seçtiğiniz sınıf başkanlarınızı öpeyim! Haydi çocuklar, aydınlık günler dileğiyle… Başarılar, sevgiler!”

Ey okur, son dersini böyle verdi o öğretmen…

Ne demiştik? Defalarca izlediğiniz ve hep kahkaha attığınız o sınıf… Yani Hababam Sınıfı… İktidarlar, mafyanın koruduğu pavyonlarda tarikatlarla göbek atıp sermayeye hesabı ödetirken, bir öğretmen böyle veda etti öğrencilerine…

Hadi gülelim şimdi:

Hah hah hah…

Ne komikti değil mi? İnek Şaban’ın “eşoleşek”leri… Bizim için buydu Hababam Sınıfı; böyle gösterildi, bir tek bu sunuldu çünkü bize. Hani nerdeyse aklımızda kalan tek şey de bu oldu…

Oysa Rıfat Ilgaz tarafından 1987’de kaleme alınan ve adından da anlaşılacağı gibi baştan sona Özal döneminin yergisi olan “Hababam Sınıfı İcraatın İçinde”nin neden filmi yapılmadı?

Ve filmi yapılan diğer kitaplarda, okuduğumda hayretlere düştüğüm filme alınmamış nice satırlar, satır araları vardı… Ne oldu onlara?

Böyle işbirlikçi bir sermayeden böyle bir iş beklenemez, doğru… Ama biz de bilelim nelerin önümüze sulandırılarak getirildiğini ve nelerle uyutulduğumuzu…

Biz, televizyon karşısında işte böyle aptallaştırılırken ve Kel Mahmut’un deyim yerindeyse canından bezdirilmiş bir Cumhuriyet öğretmeni olduğunu bilmezken, memleket “eşoleşek”lerle dolmuş da haberimiz yokmuş…

Günaydın Hababam Sınıfı!


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe