• Cuma, Nisan 20, 2018

21. yüzyıl planlamasına 2015’ten hazırlanırken…

ozer
Dr. Özer Bostanoğlu
Ocak25/ 2016

Mülkiyeliler Birliği’nin, Prof. Dr. Bilsay Kuruç başkanlığı ve yönetiminde olmak üzere, 2011’den bu yana sürdürdüğü “21. Yüzyıl İçin Planlama Seminerleri”nin 2015 – Güz dönemi toplantıları, 11-14 Kasım 2015 tarihleri arasında, Ankara’da, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde gerçekleştirildi. 2002’den bugüne dek, Türk eğitim yaşamı ve dizgesini, ‘öğretmen, mühendis, bilim insanı yerine din adamı, imam!’ parolasıyla, kendi ‘ABD-kaynaklı, Ilımlı İslâm’  ideolojisine göre şekillendiren AKP iktidarları sürecinde, ‘çölde vaha!’ lezzeti bırakan bu toplantılardan kısacık bir esintiyi, bu köşe okurlarına taşıyalım. Bunda ereğimiz, din(ci)lik maskesi altında bilim ve planlama düşmanlığı yapanların bu ülkeye zararlarının, bir an önce anlaşılmasına ve önlenmesine yönelik etken bilinçliliğin arttırılmasına katkıda bulunabilmektir…

Türk toplumu, Osmanlı’dan beri içinde bulunduğu kütlevî cehalet ortamından, mutlak sûrette kurtulmak zorundadır. Yıllardır kitapları ve Cumhuriyet gazetesi, ‘Bilim – Teknoloji Dergisi’ndeki makaleleriyle ülkemizdeki toplumsal cehalete ve yanlış kentleşme süreçlerine karşı savaşım veren değerli aydınımız Prof. Dr. Doğan Kuban’ın, Türkiye’nin çağdaşlaşmasına engel olan temel sorunlar olarak saydıkları arasında, örgütlü cehalet, (köylülükten kurtulamamış yeni kentli göçmenlerin) kentlileşme zorlukları ve sistematik bilgi kirliliği bulunmaktadır. (Doğan Kuban, Çağdaşlaşma Sancıları (3. Baskı), İst.: Cumhuriyet Kitapları, 2011, s. 9.) Kuban’a göre, 21. yüzyıl cehaleti, kısaca, bilim ve teknolojide toplumsal yetersiz bilgi, bilgi kıtlığıdır. 1995’te, BM – UNESCO Başkanı (Jeolog) Federico Mayor ve (Jeofizikçi) Augusto Forty’ (ve diğerleri) nin, “Science and Power” (“Bilim ve Güç”) başlıklı bir kitap yazdıklarına değinen Kuban, bu kitaptan da hareketle, bu yüzyıl ortalarında oluşup, İslâm ülkelerine yönelecek yeni ekonomik sömürge çağının altyapısını, anılan ülkelerdeki bilimsel ve teknolojik gerilik ortamının hazırlayacağını söylemektedir! Türk insanının, ortalama 10 yılda bir kitap, bir Japon’un ise, yılda 25 kitap okuduğuna dikkât çeken ve bu şekilde biriken, koyulaşan cehaletin aptallık üreteceğini söyleyen yazar: ‘Türkiye bir mucizeyi gerçekleştirip, okuyup öğrenmeden müthiş gelişiyor. Borcu kabarıyor, dolar milyarderi yetiştiriyor, gökdelen yapıyor ve neredeyse her şeyi ithâl ediyor. Böyle bir ekonominin işleyişini ve sanayileşmenin doğasını, ancak iyi saatte olsunlar bilebilir. Bu cehalet sorununu serbest ticaretin (liberal ekonominin) çözmeyeceği de açık’, demektedir… (Kuban, a.g.y., ss. 259-260.) Yine Kuban’a göre, bugün ülkemizde olduğu gibi, eğer imam, öğretmenin yerine, yâni, din, bilimin yerine geçiyorsa, bu, dinin bilimi arkada bırakması, bir başka deyişle de bugünün dünyasında kölelik demektir! Bu denli büyük bir bilgisizlik çarkının ve boşa dönen yaşamın Türk toplumuna hazırladığı (kötü) geleceği görememek, ‘anıtsal bir mazoşizm’in ve ‘olağanüstü bir komplo’nun kurbanı olmak demektir! (Kuban, a.g.y., ss. 266-267.) Evet, toplantılara geçelim…

11.11.2015 günkü, ‘Bilim ve Aydınlanma’ başlıklı ilk oturumda açış konuşması yapan Prof. Dr. Bilsay Kuruç, 1999-2003 arasında TÜBİTAK Başkanlığı görevinde bulunan, (sonra da AKP tarafından görevinden alınan!) fizikçi Prof. Dr. Namık Kemal Pak’ı, bir gün evvel kaybetmiş olduğumuz haberini vererek, (temel) bilimci açısından daha da çoraklaştığımıza dikkât çekmiştir! Cumhuriyet yönetiminin, büyük bir ‘biz de yapabiliriz!’ iddiası olduğunu dile getirmiştir! 21. yüzyıla girmenin, 20. yüzyıla girmekten daha da zor olacağına değinerek, bilimin öncülüğünde, tezlere, yeni tezlere ihtiyacımız olduğunu vurgulamıştır! Tezlere sahip olmanın, bizi planlamaya götüreceğini; bilimde gelişmenin, aydınlanma ile birlikte olması gerekliliğini dile getirmiştir…

Ankara Üni.’nden Prof. Dr. Ahmet Saltık ise, Prof. Dr. Aziz Sancar’ın, Mardin’in Savur ilçesinden, 8 çocuklu yoksul bir ailenin evlâdı olarak yola çıkıp, İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirip, doktor olduktan sonra da, Amerika’nın Kuzey Carolina Üni.’nde, biyokimya, kanser(de ‘ritmik saat’) ve DNA hücresindeki onarım süreci araştırmalarına yoğunlaşıp, 7 Ekim 2015’te, ABD’li Modrich ve İsveçli Lindahl ile birlikte, ‘2015 Nobel Kimya Ödülü’nü kazandığını, büyük gururla, anlatmıştır! Sancar Hoca’nın, ‘bir bilimci nasıl yetişir?’ sorusuna güzel bir yanıt olduğunu vurgulamış ve BBC muhabirinin kendisine yönelttiği: ‘Siz, Kürt mü, yoksa Arap mısınız?!’ sorusunu, ‘Ben Türk’üm; o kadar!’ diye yanıtlayarak,  katıksız yurtseverliğini gösterdiğini de, ayrıca, belirtmiştir. Gazi Üni.’nden Prof. Dr. Nurettin Abacıoğlu ise, Sancar’ın bu çok önemli ödülünün, siyasetin hayhuyuna ve 10 Ekim’deki TCDD Garı fâciasına kurban gittiğine değinmiştir. Kendilerinin, bilimsel makalelerine 1000 atıfa sevinirlerken, Sancar’ın, 300 makaleye, 12.000 atıf alarak, büyük başarı gösterdiğini ve biyolojik evrimin önemli bir kanıtı olan biyolojik saat, saatin bozulması ve kanser arasındaki ilişkiyi ortaya koyan önemli çalışmaları olduğunu söylemiştir.

Bir diğer açış konuşmasını yapan Prof. Dr. Korkut Boratav ise, aydınlanmanın, karanlıktan, Avrupa Ortaçağı’ndan çıkış olduğunu; Kant’a göre, her şeyin, bu arada her ikisi de vesâyet sistemleri olan devlet ve dinin, eleştiri-dışı kalamayacağını söylemiştir. 3. vesâyetin para ile geldiğini ve onun eleştirisini Marx’ın yaptığını ekleyen Boratav, bu vesâyete, mensubu bulunduğu iktisat disiplininin teslim olduğunu ifâde etmiştir. Cumhuriyet mücadelesinin, siyasal İslâm’a karşı, lâiklikle verilen bir mücadele olduğunu bildiren Boratav’a göre, 1923-26 yılları arasında yaşanan saltanatın, hilâfetin kaldırılması, Medenî Kanun’un kabulü gibi olgular; 1933 Üniversite Reformu’nda, Nazi Almanya’sından kaçan Yahudi bilim insanlarına kucak açılması, 1935’te Ankara’da Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin kurularak, Türk kültürünün ve Türkiye insanlarının kökenlerinin araştırılması gibi çalışmalar, hep, Müslüman, ama lâik Türkler tarafından yapılmıştır! Âfet İnan’ın önayak olduğu antropoloji etüdleri, Avrupa’ya öncü olmuştur! Siyasal İslâm, Sünnî mezhepçiliğe dönüşür; bu yüzden, Müslüman Kardeşler, Selefîlik, IŞİD, el  Nusra, vesâire, bu gidişat, ‘Ortadoğu(lu)laşma’dır!

Cumhuriyet’ten Orhan Bursalı başkanlığında yapılan bir sonraki toplantıda, ODTÜ’den Prof. Dr. Ahmet İnam, Işık Üni.’nden Prof. Dr. Örsan K. Öymen, Gazi Üni.’nden Prof. Dr. Kadir Cangızbay fikirlerini iletmişlerdir. Bursalı, 3-4 yıldır devam eden bu toplantılara Kuruç Külliyesi!’ denilebileceğini, Korkut Hoca’ya bakarsak, aydınlanmak için daha bir 100 yıla ihtiyaç duyacağımızı; Kuban Hoca’mızın bahsetmekte olduğu ‘çağdaşlık’ın, ABD ve AB’nin Afganistan, Irak, Suriye kırımları ile nasıl bağdaştırılabileceği sorusunun haklı bir soru olduğunu, söylemiştir. İnam, aydınlık için, bilime çok ihtiyaç olduğunu, Kant’ın, 1884’teki bir ‘Aydınlık Nedir?’ başlıklı yazısında, ‘insanın aklını kullanabilmesi, cesaret işidir!’ dediğini, bilimin, şen, şenlikli, coşkulu bir cesaret ve ada(n)ma işi olduğunu, çatık-kaşla, memurca bilimin yapılamayacağını, Anadolu’ya mahsus aydınlanmayı yapabilmenin gerekliliğini, ifâde etmiştir. Cangızbay ise, 40 sene ders verdikten sonra, kendisini, Gazi’den emekli ettiklerini (!), ‘Allah’ın Gazi’nin belâsını vermesini dilediği’ni (!), bilimin aşk değil, bir isyan olduğunu, akılın tek olduğunu, Feyerabend’in dediği ‘her şey olur, gider!’ postmodern (bilim) önermesinin ayıp bir şey olduğunu; burka (çarşaf) giysisini ilk yasaklayan ülkenin Fransa olduğunu, insan yüzünden tanındığı için, bunun şart ve (burka giymenin) insan haklarına aykırı olduğunu, lâikliğin, insan olmak ve Tanrı’yı paranteze almak olduğunu, beşerî olanın, ‘anti-fıtrat’ olduğunu, bildirmiştir. Öymen ise, aydınlanmanın, 1000 yıllık Ortaçağ’dan çıkış olduğunu, sonrasında Rönesans ve Reform hareketlerinin, ABD (1776) ve Fransa (1789) Devrimlerinin yaşandığını, yasama, yürütme ve yargının ayrı güçler ve teokrasiye isyan olarak belirdiğini, din-devlet işlerinin ayrılması demek olan lâiklik ilkesinin devreye girdiğini, antik Yunan’da, doğa filozoflarının, bugün bizim ‘Aydın’ (isime dikkât!) ilimize bağlı, Miletos’ta ortaya çıkmış olduklarını, ikinci kırılma noktasının Sokrates, üçüncüsünün Aristoteles olduğunu, MS. 4. yüzyılda Hıristiyanlık’ın, 7. yüzyılda İslâm’ın ortaya çıktığını, Rousseau, Locke, Newton, Kepler, Galileo, Marx ile aydınlanmanın sürdüğünü, bugün de devam ettiğini, söylemiştir.

Prof. Dr. Ergun Türkcan, ‘Bilim Politikasının Geleceği Üzerine Düşünceler’ başlıklı konuşmasında 17. yüzyıldan beridir, bilim-teknoloji sisteminin olduğunu, Sovyet-tipi planın, kalkınmakta olan ülkelere önerildiğini, Türkiye’nin de böyle bir plan yaptığını, 1963’te, I. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın yürürlüğe girdiğini, aynı yıl, TÜBİTAK’ın kurulduğunu, 1983’te, ‘Yüksek Planlama Kurulu’nun oluşturulduğunu, burada bir tarafta planlamacıların, diğer yanda da hükûmet temsilcilerinin yer aldığını, Türkiye’de eksik olanın (bilimsel) ‘iklim’ olduğunu, var olan 200 üniversiteye rağmen, bilim-teknoloji üretilemediğini, ilkokul 2. sınıfa indirilen Arapça dersinin, bir karşı-devrim olduğunu, ‘total planlama’ya gerek duyulduğunu, ifâde etmiştir!

Prof. Dr. Esin Engin başkanlığında yapılan oturuma katılan Boğaziçi Üni.’nden Doç. Dr. İbrahim Semiz, ‘Higgs parçacığı ne işimize yarayacak, evlâdım?’ denildiğini, Einstein’in, ‘kavramlar, basit anlatılmalıdır, ancak, daha basit değil!’ dediğini, Kepler’in 20 yılda, 2000 yıllık efsaneyi yıkarak, gezegen yörüngelerinde daireden elipse geçtiğini, elektriğin, 150 yıllık bir öyküsü olduğunu, Faraday’in, ‘elektrik ne işe yarar?’ diye soranlara, ‘yeni doğmuş bir çocuk neye yararsa, ona yarar!’ dediğini, işe-yarar bilgiyi öğretmek gerektiğini, (İsviçre’de, 1954’te, dünyanın en büyük parçaçık fiziği laboratuvarı olarak  kurulmuş olan ‘Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi’) CERN’de, milyarlarca dolar harcayarak bilim yapıldığını ve bu arada, fizikçiler arasındaki iletişimi arttırmaya çabalarken, orada (internet) ‘www’ dizgesinin geliştirildiğini, teknolojinin temeli olan transistörü, fizikçilerin bulduğunu, genel görelilik bilinmeden, (uzay tabanlı uydu navigasyon sistemiyle, yer ve zaman bilgisi sağlayan ‘küresel konumlama sistemi’ olan) GPS teknolojisini kullanamayacağımızı, belirtmiştir. ODTÜ’den Doç. Dr. Mustafa Şen ise, aydınlanmanın, tüm iktidar yapılarını eleştirel bakışa tâbi tutmak olduğunu belirtmiş ve sosyal bilimlerin, 2. savaş’tan sonra, Almanya’da (Heidelberg’de) yetişmiş ve dolayısıyla okuması zor (!) olan Talcott Parsons tarafından geliştirildiğini söylemiş, Karl Polanyi’ nin İngiliz liberal iktisadını eleştirirken kullandığı ‘hayâlî meta’ kavramını, ki sonra para için de kullanılmıştır,  şimdi, bilgiye genişletebiliriz, demiştir. Türkolog İrene Mélikoff’un, bir kitabının (Hacı Bektaş, İst.: Cumhuriyet Kit., 1998 olsa gerek!) tanıtımı için geldiği Türkiye ziyaretinde: ‘Şimdiki gençlere şaşıyorum? Her yıl bir kitap yayınlıyorlar? Ben, bu kitabımı, 30 yılda bitirebildim!’ dediğini de, bu arada aktarmıştır.

Prof. Dr. Esin Ergin yönetimindeki bir sonraki toplantıya, Ankara Üni.’nden Prof. Dr. Ali Ulvi Yılmazer ve Dr. Murat Katoğlu katılmışlardır. Yılmazer, bilime bağımlı olduğumuzu, gelecek 50 yıldaki teknolojik başarımın, son 500 yıldakine eşit olacağını; Rönesans, bilimsel devrim, aydınlanma, sanayi devriminin yaşandığını, saf bilim – uygulamalı bilim – mühendislik – teknoloji – patent ürün gibi bir aşamalı silsileler bütünü  izlendiğini, kuantum mekaniği – yarı iletkenler – elektronik dünyası gelişmelerinin görüldüğünü, CERN’deki bilgisayarların, piyasadakilerin 100 katı hızla çalıştıklarını, dünya kütlesinin kökenini bulmak için, 4.500 bilim insanı ve mühendise ek olarak, 800 master ve doktora öğrencisinin burada faaliyet gösterdiğini, söylemiştir. Katoğlu ise, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, ‘ne zaman sanat söz konusu olsa, lâf, bir türlü buraya gelmez?!’ diyerek, Namık Kemal’e çattığını, ona: ‘Ne vardı, özgürlükten evvel, medeniyetin, bir bilgi birikimi işi olduğundan bahsetseydin, ya?!’ diyerek, hayıflandığını, belirtmiş ve Osmanlı’da ilk üniversite kurulma teşebbüsünün 1865’te görüldüğünü, ancak 1900 yılında, ‘Dârülfünûn’un kurulabildiğini, zaten hafızasız bir toplum olduğumuz ortada iken, şimdi daha da hafızasızlaştırıldığımızı, sözlerine eklemiştir.

12.11.2015 tarihli, ‘Teknolojiye Nasıl Bakabiliriz?’ başlıklı ikinci oturumda, bilim yazarı Aykut Göker bir konuşma yaparak, teknolojiyi bilimle birlikte ele almamız gerektiğini, teknolojiye önyargıdan uzakta bakılmasını, sanayi toplumu olabilmenin yolunun yenilikçilikten geçtiğini, ulusal inovasyon sistemi üzerine eğilinmesini, gelecek şekillendirmesinde, bilim ve teknolojinin, birlikte iki araç olacaklarını, belirtmiş ve Demirel’in, ‘dünyadaki 200 memleketin 15-20’si teknoloji üretebiliyor; diğerleri, onların ürünlerini satın alan, teknoloji müstemlekeleridir!’ sözüne atıf yaparak, ‘Türkiye, teknoloji müstemlekesi olmamalıdır!’ diyerek, bildirisini tamamlamıştır.

‘Cumhuriyet’ Gazetesi’nden Özlem Yüzak’ın yöneticilik yaptığı oturuma, Alanya H.E.P. Üni.’nden Prof. Dr. Metin Durgut ile Müfit Akyos katılmıştır. Durgut, bölgesel üstünlük inşası meselesinde, fâil – yapı ilişkisinin varlığından bahsederek, kısa vâdede oyuncuların ilişkileri, uzun vâdede ise, ilişkilerin oyuncuları yarattığını, ekonomik faaliyetin yerelleşip, yoğunlaştığını, coğrafî yoğunlaşmanın inovasyon ve rekabetçilik ortamını yarattığını, bölgenin, yaratıcı yıkımın sürekli olduğu bir yöre olduğunu, firmaların yığınlaşma ve inovasyon üzerinden, ağ yapılara evrildiklerini, bölgesel ekonomik değişimin, korunumlu denge ya da sıçramalı dengeye ulaşacağını, ‘güzergâh bağımlılığı’ diye bir kavramın olduğunu, bu yüzden tarihin önemli olduğunu, çünkü, geleceğin geçmişte başladığını, ‘ilgili çeşitlilik’ bulunduğunu, üstünlük kavramının, mukayeseli-, rekabetçi-, inşa edilmiş olarak farklılaştırılabileceğini, söylemiştir. Akyos’a göre ise, 1970’te girdiği Sümerbank, ‘girişimci mühendislik’ kavramını ve tutumunu, 1980’e kadar devam ettirebilmiştir. O zamanki Sümerli mühendisler, ‘biz bir teknolojiyi (bakarak, inceleyerek) bir kere yaparız; sonrasını, biz geliştiririz!’ derlermiş… Şimdiki büyüme teorisi, ‘bilgi temelli ekonomi’dir. ‘Avrupa 2020 Stratejisi’, akıllı büyüme, sürdürülebilir büyüme, kapsayıcı büyümeye dayanmaktadır. Akıllı uzmanlaşma ise, bölgelerin, güçlü oldukları alanlarda kaynaklarını yoğunlaştırmalarıdır.

Daha sonra, ‘Teknolojiye Bir Bakış’ başlıklı bir konuşma yapan teknolog ve girişimci Dr. Faruk Yarman, ‘teknoloji, kölemiz mi, efendimiz mi?!’ diyerek, o yakıcı sorusunu sormuştur. Teknolojinin, doğal kaynakları araca dönüştürmekle başladığına dikkât çekerek, ateşin kontrolü, neolitik tarım devrimi, tekerleğin keşfi, antik dönemden Rönesans’a geçiş, 1700’lerde I. Sanayi Devrimi, 1800’ler sonrasında II. Sanayi Devrimi (elektrik, termodinamik, kimya, nükleer, gen, telefon, radyo, TV, bilgisayar, internet, mobil dünya), küreselleşme süreci, bilgi toplumu, 11 Eylül 2001 ve sonrası derken, bugünlere gelindiğini, ancak sanayi devriminin bireysel ve toplumsal mutluluk getirmediğini, 2010 sonrasında dünyanın yeniden iki-, çok-kutuplu, 3-eksenli duruma geldiğini, teknoloji üretmeyip tüketenlerin hep altta kaldığını belirten Yarman, kendisine Kuruç Hoca’nın, toplantılar  öncesinde sorduğu: ‘Bu teknolojiyi ne yapacağız?!’ sorusuna, bunları dedikten sonra, ancak, lâtife yollu: ‘Ne yaparsanız, yapın?!’ diyebileceğini, sözlerine eklemiştir…

13.11.2015 ve 14.11.2015 tarihlerinde, ‘21. Yüzyılda Toprak, Tarım ve Gıda’ başlığı altında sürdürülen toplantılarda, bu sefer de, Türkiye’de artık neredeyse, bir yok-oluşa terk edilmiş bulunan tarım ve toprak ve her türlü ihmâle uğrayan gıda meselelerine eğilinmiş ve birçok değerli bildiri sunulmuş bulunmaktadır. (Yer darlığından değinemediğimiz bu bildirileri, okuyucularımız daha sonra, mutlaka yayınlanacak olan derleme kitapta bulabileceklerdir.)

Değinmeden geçemeyeceğimiz bir nokta, son günkü toplantılarda yer almış olan A.Ü. SBF’nden Yrd. Doç. Dr. Ozan Zengin’in bildiri konusu olan ‘Büyükşehir Yasası ve Etkileri’ başlıklı sunuşunda, AKP hükûmetlerinin izlediği yerel, beledî ve tarımsal politikaların ortaya çıkardığı hercümerç içerisinde ve 12.11.2012 kabul tarihli ve 6360 sayılı ‘Büyükşehir ya da Bütünşehir Yasası’ çerçevesinde, sınırları, il mülkî sınırları durumuna gelen büyükşehir belediyeleri çevresindeki köylerin, belediyesel mahallelere dönüş(türül)erek (!), tarımsal yaşamdan, en azından teorik olarak kopartılmalarının yaratacağı olumsuzluklara yapılmış olan haklı vurgudur! Bu konuda, sonraki konuşmacılardan birisi olan (ODTÜ’den) Prof. Dr. İlhan Tekeli, sadece bizde değil ve fakat tüm dünyada ‘kent-kır karşıtlığı’nın ortadan kalktığını söyleyerek, ‘dünya artık tek bir kent hâline gelmiştir! Yerleşme morfolojisiyle ilgili yeni kavramlar bulmalıyız!’ diyerek, artık adı bile anılmayan ‘bölge planlaması’ açısından ucu ve kendisi içeriksel olarak, epeyce tartışmaya açık bir tez ileri sürmüştür…

Bize göre ise, dünyamız, her geçen gün, bırakın ‘tek kentli’ olmayı; sürekli olarak, yoksullaşıp köyleşmekte, köylüleşmekte, köylerde geçim kalmadıkça, kentler gecekondulaşıp, gettolaşmaktadır! Belirli alanlarda yoğunlaşma, istek-dışıdır; zorunluluktandır! Bunların aşılabilmesi için gereken bilimsel ve teknolojik araçların sahipliliği ise, her geçen gün, daha da tekelleşmektedir!!


Bu yazı 183 kez okundu.

Dr. Özer Bostanoğlu
SON EKLENENLER