26.01.2009/Sayı:221
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Özgün
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy

Prof. Dr. Şener ÜşümezsoyBolşevizm, Avrasyacılık
ve Ulusalcılık

Bolşevizm ve Avrasyacılık

Bolşevizm, 70-80’li yıllarda en çok teleffuz edilen bir kavramdı. Günümüzde ise pek dillendirilmemektedir. Avrasyacılık ise 2000’den bu yana en çok kullanılan kavramlardan biridir. Bunun yanında Ulusalcılık da Avrasyacılıkla birlikte anılagelmiştir. Şimdi bu üç kavramı tarihsel kökleriyle ele aldığımızda günümüzde nasıl bir çarpıtmaya uğradığını ve anlamını tümüyle değiştirdiğini görmekteyiz.

Özellikle Avrasyacılığı, 2005 yılından beri sürekli eleştirdim ve politik anlamda olsun stratejik anlamda olsun içi doldurulmamış boş bir kavram olduğunun altını çizdim.

Rahmetli Attila İlhan’ın romantik bir şekilde Sultan Galiyevcilikten yola çıkarak Avrasyacılığı kendi tasavvurlarına göre şekillendirdiği 2000’li yıllar, Avrasyacılık kavramının içinin en boş olduğu dönemlerdir. Şöyle ki; Avrasyacılık Rusya, Çin, Hindistan ve İran’ın oluşturduğu blok içine Türkiye’nin de katılmasıyla sistem karşıtı yani Amerika ve Avrupa karşıtı bir politika olarak ileri sürülmüştür. Bu politikaya referans olarak da Sultan Galiyevizm ve Kemalizmi almıştır. Kemalizm konusundaki söylemlerin yani Avrasyacılık ve Kemalizm arasındaki ilişkilerin eleştirisi daha önceki yazılarımda görülebilir. Sultan Galiyevcilik ise özellikle batı toplumu olarak görülen Rusya’ya karşı özel olarak Tatar ve Türklerin antiemperyalist mücadelesidir. Daraltırsak Bolşevik Devrimi sürecinde birlikte görünen Rusçuluk ile Sultan Galiyev Tatarcılığı aslında Rusların taktiksel bir birlikteliğinin ürünüydü ve geçici olarak tarih sahnesinde yer almıştır.

Josef Stalin

Stalin

Putin

Putin

Atatürk

Atatürk

Sultan Galiyev

Galiyev

Özellikle 2000'li yıllardan itibaren sıkça karşımıza çıkan Avrasyacılık kavramı ulusalcı çevrelerde sıkça tartışılmaktadır. Bu tartışmalarda bir kesim Avrasyacılık adı altında Rus hegemonyasını savunmaktadır.

Bu kesmin savunduğu çizgie Stalin-Putin çizgisidir ve emperyalist bir çizgidir. Başını TÜRKSOLU'nun çektiği kesim ise Avrasyacılığa karşı tam bağımsızlıkçı stratejiyi savunur. Bu çizginin temsilcileri ise Atatürk ve Sultan Galiyev'dir.

Özetle ve kestirmeden vurgularsak Bolşevik Devrimi sonrası Moskova Dükalığı sınırlarında hapsolmuş Rus devrimi, hayatta kalabilmek ve Moskova’nın açlığını sona erdirmek için zorunlu bir strateji geliştirmiştir. Bolşeviklerin bu stratejisi ulusların kendi kaderini tayin hakkı stratejisidir. Bu strateji doğrultusunda Volga Tatarları, Başkırtlar, Sibirya Tatarları, Kazaklar ve Türkistanlıların kendi kaderlerini tayin hakkının Bolşeviklerce tanındığı ve bağımsız devletler olma hakkının verileceği ileri sürülmüştür. Bu süreçte Tatar ve Başkırt Kızıl Ordu birlikleri Sibirya’daki beyaz devrimciler olan Amiral Kolçak, Volga’daki Denikin ve Ataman Dudov, Kırım ve Kafkasya’daki Vrangler’in emperyalist devletlerce desteklenmiş güçlerine karşı Tatarların silahlı mücadelesini hedeflemişlerdir. Ve bu süreçte tarihsel Avrasyacılığın bir formu olarak Rusların ve Tatarların ve Türklerin birlikteliği Bolşeviklerce savunulmuştur. Gerçekte ise Bolşevikler beyaz generallere karşı mücadelede kaybettikleri noktada Tatarlarla ittifak yaparak iç savaşın seyrini değiştirmişlerdir. Olayın bu boyutunu ele aldığımızda Lenin’in Bolşevikleriyle sınırlanan bu dönemde, emperyalistlere ve beyaz generallere karşı teorik olarak Rus işçi sınıfıyla çevre ulus ve halkın köylülüğü ittifakı ileri sürülmüştür. Ve bu da bugünkü Avrasyacıların savunmalarına temel olan ve tarihsel olarak bir yılı aşmayan bir ittifakı ortaya çıkarmıştır. Tarihsel süreci izlediğimizde aslında Bolşevikliğin ve Lenin sonrası Stalin döneminin ana çizgisinin sosyalizm ile yaldızlanmış Rus ulusalcılığı olduğunu görürüz. Geçmişte bu sosyalizm ve ulusların birlikteliği tezi ile vurgulanırken bugün ise bu olgu Avrasyacılık formu ile Putinizm olarak  hayat bulmuştur.

Sultan Galiyev’in İleri Yayınlarından çıkan bin sayfalık tüm eserlerine bir göz atıldığında bu sürecin ne kadar kalleş bir süreç olduğu, Tatar ve Türklerin rus sömürüsüne mahkum edildiği görülür. Burada vurgulanan olgu, politik olarak Rusların sosyalizm adı altında Rus egemenliğinin en geniş coğrafyaya yayıldığı, Türkistan ve Sibirya, Volga ve Kafkasya’nın bütünüyle Ruslar tarafından yeniden sömürgeleştirildiği ve bu sürecin politik manevralı olduğudur. Bu nedenle Attila İlhan Avrasyacılık için Sultan Galiyev’i referans alırken, İşçi Partisi çevresi Sultan Galiyev’i İngiliz ajanı olarak mahkum etmektedir. Bu mahkumiyet Stalinciliğin ve Stalin’in konuşmalarının mutlak doğru olarak kabul edilmesi ile referanslandırılır.

Bolşevik devrim ve Türklerin tasfiye edilmesi

Diğer taraftan Bolşeviklik kavramını çözmemiz ve bu kavramı analiz etmemiz gerekmektedir. Bolşevik Devriminin esas olarak Rus ulusalcı devrimi olduğunu söylediğimizde paradoksal bir vurgulama gibi gelmektedir. Rus sömürgeciliğinin sosyalizm olarak en geniş alana yayıldığı Sovyetler coğrafyası, ekonomik olarak Bolşevik dönem analiz edildiğinde, Rus ulusalcılığının iç yüzü açıklıkla ortaya çıkar.

Lenin tarafından işçi-köylü ittifakı olarak tanımlanan ve Stalin tarafından da “ulusal sorun köylü sorunudur” cümlesiyle sloganlaştırılan iki söylemin Bolşevik devrimi sonrası ekonomik gelişmelerle analiz ettiğimizde perde arkası ortaya çıkacaktır. Ekim Devrimi sürecinde Bolşeviklerin Moskova Dukalığı coğrafyasında sınırlanmış egemenliği, Moskova ve Petersburg halkının açlık ile karşı karşı bir dönemi olmuştur. Bu süreci, politik olarak Şavaş Komünizmi dediğimiz bir Bolşevik politika izlemiştir.

İç savaşta Sultan Galiyevcilerin Sibirya, Volga ve Kafkasya’daki mücadelesiyle beyaz generaller ve emperyalist güçler bertaraf edilmiştir. Bu dönem sonrası Sultan Galiyev’in Tatar Kızıl Ordusu ve Başkırdistan Tataristan Sovyeti hemen tasfiye edilmiştir. Bu tasfiye sonrası savaş komünizmi ilkesine dayanarak Bolşevik komiserler Rusya’nın tahıl ambarı olan Volga, Ural ve Ukrayna bölgelerinde köylünün elindeki tüm buğdayları gaspetmiştir. Ve bu kulaklara karşı sınıfsal bir mücadele gibi gösterilerek aslında Tatar, Kazak ve Başkırt bölgeleri açlığa mahkum edilerek Rusya’daki şehirlerde halk doyurulmuştur.

Bu süreç, işçi sınıfının kırlara egemenliği olarak tanımlanan bir stratejiyi ortaya çıkarmıştır. Ve işçi-köylü ittifakının köylülüğün ulusal sorun temelini oluşturduğu denklemden hareketle Stalin ulusların kaderini tayin hakkı yerine prolateryanın kaderini tayin hakkı kavramını getirerek tüm Tatar, Başkırt, Kazak ve Türkistanlı devrimciler tasfiye edilmiştir. Bunun yanında bu bölgede  tarımsal üretim yapan köylülük ve bunların önderleri, milli burjuva sapma olarak mahkum edilmiştir. Savaş komünizmi uzun süremeyeceği için yani tarım ürünlerini sürekli gasp edilemeyeceği, tarım ürünlerinin mevsimlik olarak üretilmesi gerektiği gerçeği nedeniyle Yeni Ekonomik Politika dönemi hayata geçirilmiştir.

Yeni Ekonomik Politika (NEP)

Yeni Ekonomik Politika (NEP) şehirlerdeki işçi sınıfı ile köylülüğün ittifakı, yani orta köylülükle işçi sınıfının ittifakı olarak ele alınmıştır. Bu durumda kırsal bölgelerdeki küçük ve orta köylü işletmeleri elindeki tahılın büyük bir kesimi şehirlerin ihtiyacı için vergi olarak alınırken diğer taraftan bir kısım tarım ürünü de köylü üreticilere bırakılmıştır. Köylü üreticiler bunu piyasada satarak üretimi arttırma yoluna gitmişlerdir. Buna Lenin’in deyimiyle “demokrasisiz piyasa” denilmiştir.

Ve bu dönemde sağ kanat Buharin, sol kanat Troçki ve merkezde Stalin’in oluşturduğu üçlü bir eğilim vardır. Bu eğilimler köylü üzerindeki egemenlik konusunda birbirinden farklı noktalara gelmişlerdir. Troçkistler orta köylülük ile bürokrasinin ittifakını ileri sürerek Kapitalist bir sapma olduğunu ileri sürmüşlerdir. Parlak bir ekonomist olan Buharin, orta köylülüğün üretiminin teşvik edilmesi gerektiğini vurgulamışlardır. Bunun nedeni ise büyük şehirlerdeki açlığa cevap vermenin ötesinde küresel sistemdeki 1929 büyük krizi olmuştur. Bu kriz nedeniyle Bolşevik Devrimi sonrası da Rusya’nın temel ihraç maddesi olan tahılın dünya piyasalarına sürülmesi olmuştur. Dünya piyasalarında fiyatın düşmesi, Rusya’nın sosyalist birikim için gereken sermaye birikimini sağlamak için daha fazla buğday ihraç etmek zorunluluğunu doğmuştur. Bu zorunluluk fiyat düşmesinin Sovyet girdilerinin azalmasına yol açması nedeniyledir.

Ekim Devrimi sonrası sanayileşme incelendiği zaman sosyalist birikim için sermaye birikimi kırsal bölgelerin sömürüsüne ve şehirlerdeki büyümeye yönelik bir gelişme görülecektir. Yani Rusya şehirleri çevresindeki Türk Tatar bölgeleri, sosyalizm için aşırı sömürülerek sosyalist birikime kaynak olan tahılı, madeni üreteceklerdir. Bu tahıl ve maden emperyalist ülkelere ihraç edilerek elde edilen gelir ile özellikle sosyalizmin kurulması için gerekli ileri makine ve teknoloji satın alınacaktır. Ekim Devrimi sonrasının gerçek yüzü budur. Sovyetler’de sosyalizm kurulma sürecinde ileri teknoloji ve makineler için Amerika’ya ödeme yapılmaktadır. Bu ödeme için de gerekli birikim kırsal bölgelerin, köylülüğün aşırı sömürülmesiyle ortaya çıkarılan tarım ürününün ihracına dayanmaktadır.

O dönemde İngiltere’nin buğday ihtiyacının dörtte üçü Moskova çevresinden gaspedilmiş buğdayla karşılanmaktadır. Dünya ekonomik krizinin keskinleşmesiyle buğday fiyatlarının aşırı düşmesi, buna karşılık Amerika’dan ithal edilen makine ve teknolojinin fiyatlarının o denli düşmemesi Rusya’da yeni bir ekonomik politikaya yol açmıştır. Bu orta köylülüğün sıkılması yani elinde kendi için sakladığı tüm buğdayı gasp etmeye yönelik bir politika olmuştur. Bu politikayla Rusya’nın buğday ihracatı artmıştır. Fakat bu da geçici bir süreç olup takip eden dönemdeki üretim düşmesini engellemek için kolektif çiftlikler kurulmuştur. Bunun politik ifadesi, işçi sınıfı ve yoksul köylülüğün ittifakıdır. Orta köylülüğün tümüyle Sibirya’ya sürüldüğü, kulak olarak mahkum edildiği bu süreci takip eden dönemde, kolektif çiftlikler ile yeni bir ekonomik politika ileri sürülmüştür. 

Ve bu dönemde “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”, “ulusal sorun köylü sorunudur” gibi tüm kavramlar reddedilerek Rusya çevresindeki Türk-Tatar, Türkistan, Kafkasya ve hatta Ukrayna’daki tüm ulusal kimlikler tasfiye edilmiştir. Sultan Galiyevizm de Rus ulusçuluğu sosyalizminin kurbanı olarak fiziki olarak yok edilmiştir. Bu süreçte toplu hayvan kesimleri ve tarım ürünlerindeki gasp etme nedeniyle Rusya çevresindeki alanlarda büyük ölümlere sebep olan kıtlıklar Rusya’da sosyalizmin kuruluşu için ödenmiştir.

Ekim Devrimi Rusya’yı sistemden koparmadı

Bugüne kadar Ekim Devrimi emperyalizm ile kopma olarak yorumlanmıştır. Oysa Ekim Devrimi sonrası sanayileşme ithal ikamesinin bir sanayileşme olarak en ileri emperyalist ülke Amerika’nın teknik desteğiyle gerçekleşmiş olması Rusya’nın sistemden kopmadığını göstermektedir.

Sosyalizmin kuruluşunun önündeki en büyük engel olan ulusal sorun ve köylü sorunu çözülmemiş, tersine köylünün ve çevre ulusların tarım üretimlerinin tümüyle sömürüsüne dayanmıştır. Rusya’nın sosyalist kalkınması, çevre bölgelerdeki ulusların ve halkların tarımsal ürünlerinin gaspedilmesine dayandığından ulusal sorunu çözmemiş ulusal sorunu daha da keskinleştirmiştir.

Bu perspektiften olaya baktığımızda Sultan Galiyev karşıtı Duginci Avrasyacılık, Sovyet dönemine özellikle Stalin’e sahip çıkar ve onun dönemini baş tacı yapar. Bunu bir kader gibi görerek yani Rus halkının kaderi tüm Avrasya coğrafyasındaki halkların ve ulusların egemeni imparatoru olmaktır söylemine mutlak olarak inanmaktadırlar. Bu boyutuyla bakıldığında Rus Avrasyacılığı ve Rus Bolşevikliği aslında sistemle uzlaşmaz bir karşıtlık içinde değil sistemin çevresi olarak yer almıştır. Bu çevre-imparatorluk da kendi çevresindeki, Avrasyadaki, ulusları sömürme politikasını kader olarak saklamıştır.

Avrasyacılık emperyalizme uyumlu bir harekettir

Esas olarak geçen yazımda vurguladığım emperyalizm ve Avrasyacılık ilişkisi, merkez-çevre ilişkisi bağlamında ele alındığında Avrasya yani Rus egemenliği, batı merkezinin çevresi olarak yer almıştır. Bu anlamda Avrasyacılık, antiemperyalist bir hareket değil emperyalizmle uyumlu bir harekettir.

Soyvet Devrimi öncesi -1905 devrimi sonrası Witte ve Stolipin yönetimindeki Rusya- Petersburg hükümeti, 1905 ile 1914 arasında büyük bir gelişme, sanayileşme göstermiştir. Bu dönemde İngiliz emperyalizmi ile çelişme içinde gösterilen Petersburg hükümeti yani Rusyadaki sanayileşme, Fransız para sermayesi tarafından organize edilmektedir. Yani 1905 devrimi sonrası Rusya’daki büyüme, yani sanayileşme, Fransız emperyalizminin güdümünde gelişmiştir. Sürece baktığımızda Rusya’nın Fransız para sermayesini çekebilmek için ihracatı yine çevre ülkelerdeki, yani Rusya çevresi Tataristan, Türkistan, Ukrayna’daki tarımsal ürünlere el koyan Stolipin gericiliği dönemidir.

90’lar sonrası ise Yeltsin dönemi Rusçuluğu Rusya’nın batıyla işbirliği temelinde gelişmiş bir dönemdir. Bu dönemi Çar İvan’ın İngiliz emperyalizmi ile işbirliği yaptığı 16. yy’daki dönemle karşılaştırabiliriz.

Burada artık Rusya’nın ihracatçı olarak temel potansiyeli petrol ve doğalgazdır, madenlerdir. Ve bunların yanında tahıl ürünleridir. Yeltsin sonrası Putin dönemine paralellik kurabileceğimiz dönem ise Stalin dönemi, Witte ve Stolipin dönemi olabilir. Bu dönemde Avrupa yani Fransa ve Almanyayla petrol ve doğalgaz ihracatı konusunda yapılan işbirliği Rusya’daki birikimi oluşturmaktadır. Bu birikimin oluşturduğu politika ise Avrasyacılık olmuştur. Yani Stalin dönemindeki Rusya ve çevre halkların işbirliği söylemi altındaki sosyalizmle yaldızlanmış Rus hegemonyası tekrardan pekişme dönemine girmiştir. Bu dönemdeki temel karakteristik Amerika’nın askercil olarak Irak’ta gerilemiş olmasıdır.

Gürcistan krizi sonrası Amerika’nın bu askercil zafiyeti açıklıkla ortaya çıkmıştır. Bu zafiyet Amerika’nın hava kuvvetleriyle vurduğu coğrafyada egemen olacak karasal güç koalisyonuna sahip olmamasıdır.

Ama buna karşılık Rusya’nın temel girdisi petrol ve doğalgaz fiyatlarının şok şekilde düşmesi Rusya’nın girdilerini, birikimini şoka uğratmıştır. Nasıl Bolşevik devriminde dünya krizinin buğday fiyatlarını düşürmesi sonrası Rusya’nın ihracat girdileri azalmış ve Rusya’nın çevre halklar üzerindeki sömürüsü artmış ise günümüzde de Rusya’nın petrol fiyatları girdisinin düşmesi, çevre ülkeler Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Tataristan’da egemenliğini pekiştirebilmek ve koruyabilmek için baskılarını arttırmak zorunda kalacaktır.

Ulusalcılıkla avrasyacılığın farkı

Bu boyutuyla Ulusalcılık ile Avrasyacılık arasındaki ilişkiye baktığımızda aynı tarzda Ulusacılık ile Bolşevizm arasındaki ilişkiye baktığımızda tarihsel süreçte Bolşevizm ve Avrasyacılık Ulusalcı olmuştur ama bu ulusalcılık Rus ulusalcılığıdır. Rus ulusalcılığı Dugin’in ve Stalin’in de vurguladığı gibi çevre Tatar-Türk uluslarının ulusalcılığı olmayıp Rus süper hegemonyasını kabul etme anlamına gelmektedir. Bu geçmişte sosyalizm ile ifade edilirken bugün de antiAtlantikçi Avrasyacı blok olarak ifade edilmektedir.

Türk ulusalcılığı ise Mustafa Kemalle simgeleşmiş bir bağımsızlıkçılığı içermektedir. Bir emperyalist güce karşı diğer emperyalistle işbirliğinin o emperyalistin güdümüne girme anlamına geldiği, Mustafa Kemal’in “Bağımsızlık benim karakterimdir” cümlesiyle vurgulanmıştır. Günümüzde Kemalizmi Avrasyacılıkla birlikte anarak Ulusalcılığı Avrasyacılık kuyruğuna takmak, Kemalist ulusalcılığın antogonist zıddıdır. Bir başka ifadeyle Kemalist ulusalcılığın hiçbir zaman uzlaşmadığı uzlaşmayacağı bir emperyalist gücün güdümünde olmaktır.

Günümüzde ulusalcılığı Avrasyacılığa indirgeyerek oradan Rusçuluğa geçerek Türkiye’de ulusalcılığı Rusçuluğa indirgemek Türk Ulusalcı İdeolojisine yapılan en büyük saldırıdır. Çok ilginçtir ki, bu saldırı hem Amerikancılar tarafından hem Rusçular tarafından aynı anda “Türk ulusalcıları Avrasyacıdır” söyleminde birleşmiştir.1


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı
ve e-posta adresinizi gönderin:

İsim: 
Soyisim:
Telefon:
( 0 )
Cep
( 0 )
 e-posta: 
  
Şehir:
    
İlçe