erden gökten zembille
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Gazete  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
Kürt neden ırkçı olur?
GÖKÇE FIRAT
Güzel İzmirli...
Bil ki eline aldığın
taş değil yüreğindir...
ÖZGÜR ERDEM
"Dersim Soykırımı"
tuzağına düşmeyelim
SERAP YEŞİLTUNA
Huzurumuzu bozuyorsun Tayyip!
ALİ ÖZSOY
Tupac Amaru'nun çocukları iktidarda
OKAN İŞBECER
Aydın Doğan,
medyaya veda ediyor
TUĞRUL ÇELİK
ABD-Çin
stratejik müttefikliği
HÜSEYİN ADIGÜZEL
AKP açılımının
altında kalacak
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
İşte açılım
 
TÜRKKAYA ATAÖV
Ankara'dan
bir sergi geçti
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Anadolu'nun Türk hakimiyetine geçişi
ERGİN KONUKSEVER
Kore Savaşı'nda Türkler-3
İLYAS SALMAN
En belirgin özelliğim emeğim
TEVFİK KAYMAZ
Okçular! Bir adım ileri... Sırt çantamızda
hiç eksik ok olmamalı!..
HİDAYET SARI
Bizi birleştiren Atatürk sevgisi, onları birleştiren
Atatürk nefreti
YAŞAR AKSU
Ne mutlu bize ki
Türk'ün partisi kuruluyor
AHMET PAKSOY
Nurculuğun
dünü, bugünü
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (14)
EYKAN CAN
Yerden gökten zembille...
 
 

Eykan Can
Yerden gökten zembille

“Amanın! Bu ses ne Hatçe!”

“Deprem mi hazar bilmem ki!”

“Eşşedüenna ilahe illallah ve eşşedüenna muhammeden abduhu ve resuluh! Eşşedü enna...”

“Naparsın Kerim?”

“Son duamı ediyom, araya girme!”

Muhtar Kerim büyük bir gürültü ile gelen yer sarsıntısı arkasından diz çökmüş, ellerini açmıştı. Karısını payladıktan sonra devam etti.

“Allah’ım, günah işlemiş olabilirim, ama sen bu kulunu yanına alırken ne kadar imanlı olduğunu, her yaptığı işte seni andığını bilirsin dimi?”

“Her şeyi bilir yüce Rabbim, o sebeplen boşuna çeneni yorma Kerim!”

“Tövbe! Takkemi uzatıver Hatçe, namazımı da kılıverem.”

“O kadar imanlısın ki, bak Allah sana son namazını bile nasip eyliyor eylemesine de, epey bir kaza yapman lazım. Birde Kerim, kıble o yönde değil, son namazın güme gidicek.”

Karısı Hatice takkesini uzattı muhtar Kerim’e. Hemen aldı başına taktı. Seccadeyi de doğru yöne çevirmeyi ihmal etmedi. O namazını kıla dursun, Karasulak’taki herkes bu büyük gürültü sonrası yataklarından fırlamıştı. Kapı önlerinde çıkan köylüler, deprem mi değil mi diye düşünürken, bazıları evlerde hasar kontrolü yapmaya başlamıştı. Görünürde evlerde bir hasar yoktu. Böylesine büyük bir sesin nedeninin hiç zarar vermemiş olması ilginçti. Toplanan kalabalıktan yorumlar geldi bunun üstüne.

“Kesin uzak bir yerde zelzele oldu! Biz ondan sallandık.”

“O zaman bir yerler mahvolmuştur. Taş taş üstünde kalmamıştır desenize!”

“Yok bence öyle değildir. Derinliği azdır, küçük şiddette bile olsa, hemen ayağımızın altında olduğundan çok sallayıvermiştir.”

“Kuzey Anadolu fayımıdır acep? Yatay olsa yaylanırdık ama demi, dikey bu, kesin dikeydi, hoplattırdı bizi.”

“Öncü ise o zaman ayvayı yedik!”

“Ulen hepiniz zelzele uzmanı kesildiniz!” diyerek Fahri emmi kalabalığı yardı ve ekledi.

“Herkes her konuda uzman anasını, bir kendi yaptığınız pohu bilmezsiniz, her konuda ahkâm kesersiniz...”

“Emmi, hemen dellenme yahu! Herkes korktu...”

“Belli öyle korkmuşsunuz ki, üstünüze çul almayı bile unutuvermişsiniz,” dedikten sonra eliyle imam Nurullah’ı işaret etti, kahkahayı patlattı Fahri emmi.

İmam Nurullah, eliyle altındaki uzun paçalı iç donunu kapattı panikle. Karısı arkasından mantosunu yetiştirmese bu sahne köylüye malzeme olmaya devam edecekti. Karısına döndü:

“Haydi eve, eğleşme yeri değil burası,” dedi. Karısı oradan ayrılırken, köylüler yine sarsıntı konusuna döndü. Evlerde hasar yok, ama bağda bahçede oldu mu ki, diye bir düşünce aldı köylüyü. Bunun için bahçelere gidip bakma kararı verildiğinde, hemen hemen tüm köy halkı onayladı.

Kahvenin önünde vardıklarında, muhtar Kerim ve diğerleri de gelmişlerdi. Ve onların gelmesi ile gecenin karanlığında, hasar olsa bile, nasıl göreceğiz tartışması başlamıştı. Çoğu yatağına geri dönmek istiyor, bu işi sabah hayırlısıyla hallederiz diyordu ki, Selim koşarak geldi. Nefes nefese kalmıştı. Eliyle göğsünü tuttu, son sesinde bağırmaya başladı.

“Askeriye! Helikopterler! Geliyor! Askeriye!”

“Ne diyor bu deli gene!” diyerek öne atıldı muhtar Kerim.

“Askeriye! Helikopterler geliyor!”

“Hasbinallah! Rüyanda mı gördün deli oğlan!”

“Ne gidiyon çocuğun üstüne! Seslere bakın hele!”

Kısmet dayı haklıydı, uzaktan sesler geliyordu. Sesler bahçelerin olduğu mevkiden geliyordu.

“Amanın!” dedi muhtar Kerim.

“Düşman bomba mı salladı yoğusam!”

“Hangi düşman muhtar? Herkesi düşman belliye belliye kompilomanyak olduk, artıkın dünya gılobal, çağ dışında kalmayın diyen sen değil misin!”

“Gözümden kaçanlar olmuştur belki de Kemal!”

Kemal cevabını veremeden hacı Sabri araya girdi.

“Yahu hakkaten sesler bahçelerden geliverir. Düşman bomba salladıysa, bahçelerimizi hedef almış gavur!”

“Bombayı savuracak kadar yakındalar demek!” dedi Mahir’de.

Onun bu sözleri ateşledi ahaliyi.

“İlk önce toprağımızı heder edecek namertler! Koşun! Yetişin!” sesleri yükseldi.

Köylü hücuma geçmiş askerler gibi, bahçelere koşmaya başladı. Yol boyunca ellerine ne geçtiyse topladılar; taşı, küreği, kazmayı, ağaç dallarını. Bahçelere vardıklarında helikopterlerden biri havada, diğeri yere inmek üzereydi. Yakındaki jandarma karakolundan gelen askerler de yamacın bir başında görünmüştü.

Köylüler heyecan içinde helikopterin indiği yere ilerlemeye başladılar. Ancak Latif’in uyarısı onların dikkatini o anda başka bir yöne çevirdi. Latif, sağ yamaçtaki araziye koşmaya başladı. Bir taraftan da:

“Bu yandan, bura düşmüş bomba, aha çukur işte,” diye bağırıyordu.

Köylüler bu defa da Latif’in peşi sıra koşmaya başladı. Fahri emmi arada soluklanıyor, “Tüfengim, ah tüfengim elimde olacaktı şimci,” diyordu.

Kısmet dayı ile o diğerlerinin epey bir gerisinde kalmışlardı. Kahveci Hasan ve Kemal ise öndeki gurup içindeydi. Olay yerine ilk intikal edenler de onlar olmuştu.

Muhtar Kerim yerdeki çukuru görünce gözlerini açtı kocaman.

“Alçaklar!” diye bağırdı ardından.

“Şansa bak yahu, bula bula senin araziyi bulmuş bu, muhtar!”

Hasan gülmemek için kendini zor tutuyordu. Muhtar Kerim kıpkırmızı olmuş bağırmaya devam etti.

“Bunu ödetcem size, tek tek karşıma çıkıverin namertler!”

“Ya bu bomba çok büyük değil sanırsam Kerim emmi. Baksanıza çukura.”

“Doğru diyor İsmail,” dedi Hasan.

“Öyle yada böyle, ürünümü yaktı şerefsizler! Benim bahçeme yapılmış bu saldırı tesadüf değildir ya,” dedi muhtar ve baktı göz ucuyla etrafına, devam etti.

“Ayağımı kaydırmak için bunu bile yaptılar demek!”

“Önce düşman dedin, şimci ayağımı kaydırmak için bana düzenlendi bu diyon. Sen ne diyon muhtar, farkında mısın!”

“Büyük başın derdi büyük olur Kemal, sen anlaman!”

“İnek misin ulen sen!” dedi Fahri emmi yanlarına geldiğinde. Dizlerini ovuyordu bir yandan da.

“Senden olsa olsa küçük baş olur. Güdenin var velhasıl.”

“Siz böyle diyonuz emmi, ama ben neler çekiyorum hiçbirinizin haberi yok. Bir gün öğrenince çok utanıverceniz, çok!”

“Ne çekiyon ki?”

“Hakkımda yapılan istihibarat çalışmalarının bilem hepisinin farkındayım...”

“Ne için senin hakkında istihibarat yapılsın ki muhtar! Kendini iyice adam belledin sen!”

Muhtar Kerim cebinden bir kağıt çıkardı usulca.

“Bak işte Fahri emmi,” dedi. Sesi titrek çıkıyordu.

Hasan, kahveden yanında getirdiği el fenerini babasına tuttu. Fahri emmi kağıdı açtı.

“Hasan sen okuyuver, bu gözler görmez şimci,” dedi. Hasan kağıdı aldı.

“Muhtar Kerim, senin neler ettiğini biliyoz gari. Seni ve Sadi beyini yerinden etmek için yakında güçlerimizi seferber edivercez..

İmza yok, ıslanıverir diye atmadık.”

“Bunlar yazıyor,” diyerek kağıdı muhtara geri verdi Hasan.

“Gördünüz de mi ahali,” dedi muhtar Kerim aynı titrek sesle. Köylü de sarsıntıyı, çukuru, arka taraftaki helikopterleri, askeri birliği çoktan unutmuş buna odaklanmıştı. Köylülerin her birinden yorumlar gelmeye başladı.

“Vay be! Kim yolladı ki acep?”

“Muhtar Kerim, posta ile mi geldi?”

“Elden gelmemiştir yahu! Enayi mi bunlar?”

“Seni bu kadar hedef ettiklerine göre...”

“Yerinden etmek derken neyi kastediverdiler ki?”

“Muhtarlığını demişler işte. Seçimle gelmedi miydi ki muhtar?”

“Demokırasi düşmanı demek bunu yollayıverenler!”

Muhtar Kerim ağlamaklı gözlerle baktı köylülere.

“Benim bugüne kadar neler yaptığımı bilirsiniz. Köylüm için canım feda, bilmez misiniz?

“Biliriz,” dedi çoğunluk bunun üstüne.

“Bu sade bir tanesi size gösterdiğim. Daha neler çıkcek. Köylüsü için kendini paralayan bu insana neler yapmaktalar, hepisini sizlere zamanı gelince gösterivercem. Ama şimci sırası değil.”

Gözlerinde sanki yaş varmış gibi eliyle gözlerini sildi, burnunu çekti muhtar Kerim. Zaten gecenin karanlığı, gözlerinde yaş var mı yok mu kimsenin anlamasına fırsat vermiyordu.

Köylülerden birkaçı onun sırtını sıvazladı. Muhtar Kerim kağıdı cebine koydu. İç çekti.

“Şimci sırası değil dedim ya, bakın önümüzde hepimizi ilgilendiren bir sorun var. Tamam benim toprağıma düşmüş bu şey ama bilinir ki, bu toprak köyümüz sınırları içerisindedir. Ben derim ki hepimizi ilgilendiverir.”

“Haklı!” dediler.

“İşte böyle bir adam muhtarımız,” dedi hacı Sabri, devam etti.

“Kendi sorunlarını hiç düşünmez. Adamın başına neler gelirmişte haberimiz yok. Ama o bunları bir kenara bırakıvermiş, varsa yoksa köylüm diyor işte.”

“Hakikatli adam,” dedi Latif d.

“Has insan Allah için.”

Köylüler sevgi dolu bakışlarla muhtarlarını, bu ve benzeri sözlerle yere göğe sığdıramadılar.

Fahri emmi, kesmese iltifatlar devam edecekti.

“Jandarma buraya geliyor, akılsız deyyuslar!”

Jandarma birliği, başındaki komutanları önde yanlarına geldiğinde Karasulaklılar komutanın etrafını sardılar. Muhtar Kerim öne atıldı.

“Kumandanım, bombayı kim sallamış?”

“Kimsin sen?”

“Ben Karasulak köyünün muhtarı muhtar Kerim kumandanım.”

“Hımm, bomba olduğunu kim söyledi size?”

“Büyük bir sarsıntı ilen yataklarımızdan fırladık kumandanım. Buraya geldik sonra. Gavura göz açtırmayalım dedik.”

“Evet, açtırmayız evelallah,” dedi çoğunluk onu destekleyip.

“Önce şu alanı bir boşaltın bakalım. Bu arazi kimin?”

“Benim kumandanım.”

“Tamam. Bu alan çembere alınacak. Bir süre buraya kimsenin girip çıkması yasak.”

“Ama...”

“Aması yok. Buraya düşen şey bomba değil. Onu biliyoruz. Bir gök cisminin düşme olasılığı var.”

“Demeyin!”

Muhtar Kerim’in şaşkınlıktan dili tutulmuşken Selim sormakta gecikmedi.

“Uzaylılar mı kumandanım!”

“Bir onlar eksikti,” dedi Fahri emmi.

“Yeteri kadar her cins mahlukatla karşılaşmadıydık sankim!”

Jandarmalar alanı çevirdi. Gelen helikopterlerden inenler de çukurun başına ulaştıklarında, toprak örnekleri aldılar. Aldıkları örnekleri analiz edip buraya düşenin ne olacağını en kısa zamanda bildireceklerini söyleyerek, geldikleri gibi gitti hepsi. Köylüler arkalarından baktı bir süre ve sonra köy yoluna düşüldü.

“Muhtar, uzaylılarsa onu atan, senin ürünler uzaylı mı olcek şimci?”

“Biri şu deliyi sustursun Allah aşkına! Selim, ulen oğlum, işin gücün yok mu senin?”

“Merak ediyor soruyor işte. Ne diye ayak sürüyon sen? Merak dedim de aklıma geldi muhtar, sana gönderilen bu kağıt ne zaman gönderildiydi?”

“Şey şimci Fahri emmi, bu kağıt bana şeyde gönderildiydi.”

“Neyde gönderildiydi?”

“Şey...”

“Ney!”

“Bayram mıydı İsmail?”

İsmail baktı amcasına, bir şey diyemedi başını salladı sadece.

“Geçen kurban bayramıydı.”

“Demek geçen kurbandan bu yana sen bunu kimselere söylemedin!”

“Söylemedim, içime attım emmi.”

“Az kalsın beni bile inandırıvercektin muhtar! Senin ağzında bakla ıslanmaz ulen! Bir yıl geçcek üstünden ve sen kimseye söylemiycen ha!”

“Beni hep yanlış belliyon Fahri emmi, ne desem hep karşısın zati.”

“Peh! Dünya tükenir, senin oyunların tükenmez deyyus! Bunun altından bir şey çıkmazsa ben de Fahri emmi değilim!”

Fahri emmi, başka bir şey söylemedi. Zaten evlerinin olduğu sokağın başındaydılar. Onların yanından ayrılırken bir tek Kısmet dayıya hayırlı geceler dedi. Ardından Hasan’la birlikte evlerine girdiler.

Aradan bir hafta geçti. Bir hafta boyunca, yerel ve ulusal basına birkaç kere haber oldu Karasulaklılar. Bunu değerlendiren Muhtar Kerim, Karasulak’ın son dönemde çok gelişen bir köy olduğunu ve bunun için yatırımlarını esirgemeyen büyüklerine ne kadar minnettar olduklarını anlata anlata bitiremedi. Gazetelere yansıyan birkaç cümlesi sonunda Sadi beyden de beklediği telefonu aldı.

Sadi Bey, bu haberlerin Karasulak için ne kadar önemli olduğunu, gök cismi ile köyün turizmine katkı saylayabileceklerini söylediğinde ağzı kulaklarına vardı. “Bunun benzerlerini Amerika’da yapıyorlar,” dedi Sadi Bey. Bu uzay cisimlerinin manyakları var, duymaya görsünler. Hele ki bir de Marduk’tan geldi diye yazarsak çok ilgi çeker diye ekledi.

Tüm bu konuşmaları kahvede köylülere anlatırken muhtar Kerim, beklenen haber geldi. Oğlu Mehmet elinde zarf ile kahveye girdiğinde o anlatmaya devam ediyordu.

“Amerika’da bunun turizmini yapıyorlarmış. Hep Amerika’ya mı düşcek bunlar dedi. Bize de düşüyor işte. Hem ne idüğü belirsiz değil, halis muhlis gökten geldi işte.”

“Bu düşen şeyler hep böyle kokuyor mu ki muhtar?”

“Ben nerden bilirim Hasan! Kokulusu bize düşmüş işte, etrafına güller dikeriz koku moku kalmaz. Turizme katkısı olur hem.”

Güldü gevrek gevrek, ardından kahvedekiler de güldüler bunun üstüne. Oğlu Mehmet zarfı babasına verdiğinde, gülmeye devam ediyordu Muhtar Kerim.

“Açıyorum ahali, bakın bu tarihi bir andır ona göre!”

Köylüler tam sessizliğe büründü. Kulaklar dikkat kesildi. Muhtar Kerim okumaya başladı.

“Daha yüksek sesle oku şunu hele!” dedi Kısmet dayı.

Muhtar Kerim de uydu bu isteğe.

“Arazinize düşen gök cisminin, yabancı bir havayolu şirketinin tuvaletinden düşen insan dışkıları olduğu tespit edilmiştir. Şirketin koordinatları şaşırdığı ve yanlışlıkla arazinize boşaltım yaptığı ortaya çıkmıştır. Yaptığımız analizler de bunu kesinliğe kavuşturmuştur.

Bilgilerinize sunulur.”

Muhtar Kerim’in yüzü sarardı. Yutkundu ardından.

“Nasıl yahu!” diyebildi sadece.

Fahri emmi cevapladı.

“Şöyle muhtar! Bu şirket Allah bilir ya, taa Atlantik’ten çıkıp gelmiştir. Sen de oraları pek seven biliriz. Demişlerdir ki, ya bu arazi bizim muhtar Kerim’in değil mi? Ayrımız gayrımız var mı? Açıvermişlerdir kenefin kapaklarını. Yağmur gibi inivermiştir sonra işte. Sen buralarda atıp tutarken adamlar sana pohun âlâsını yollamış. Sen de üzülüverin yahu! Olcek iş mi? Sen daha kendi kenefinin deliğini tutturaman, ama bak adamlar nasıl tutturmuşler. Turizm işi için de Sadi Beyciğini arayıver. Bir yolunu bulup onun da turizmini yaparsınız siz.”

Bir anda yer büyük bir gürültü ile sarsıldı, Fahri emminin konuşması sırasında. Kahvenin camları sallandı. İçeridekiler kendini dışarı attı. Ancak bir tek muhtar Kerim çıkmamıştı. O, içeride yere oturmuş, ellerini açmış dua ediyordu.

Köylülerin birçoğu evlerine koştu. Kalanlar ise muhtarın dışarı çıkmadığını fark edip içeri girdi ve onu seyretmeye başladılar. Duyabildikleri ile şunları diyordu muhtar:

“Eşşedüenna ilahe illallah ve eşşedüenna muhammeden abduhu ve resuluh! Ya rabbim, bu defa bir yerlere bişi düştüyse de senden ricam benim arazi olmasın bu. Sana daha çok dua edicem, yemeyip yedircem, söz. Yemin billah. Camiye de gidicem, sade bayramlarda değil, cumaları da gidicem, daha ne yapıverem bilmem ki....”

Fahri emmi Kemal’in kulağına eğildi bu manzara karşısında.

“Ne yapıyor bu deyyus? Son duasını mı ediverir?”

“Yok emmi, günah çıkarıyor, tam gavur oldu bu başımıza, tam tekmil gavur oldu!”


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Eh Atlantik ötesinden bize gele gele ne gelecebileceğini çok güzel özetlemişsiniz :) O taraftan hayır değil, yağsa yağsa hikayenizdeki ifrazat yağar. Çok güzel bir taşlama. Teşekkür ederiz.

Murat Bahadır, Ankara
7 Aralık 2009


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40