• Çarşamba, Ekim 18, 2017

31 Mart: 109 yıl sonra yine bir karanlık gece…

ozgur
Özgür Erdem
Nisan07/ 2017

17:00 (Koşu)
Çağlayan’dayız.
25. Ağır Ceza Mahkemesi’nin küçücük salonunda mahkeme heyetinin tahliye talepleriyle ilgili kararını bekliyoruz.
17:00 gibi karar açıklanacak, içeri girme şansına erişenlerden biriyim. Heyecanla dinliyorum.
Savcı, Gökçe Fırat dahil 13 gazetecinin tahliyesi için mütalaa vermiş. Ama biz yine de temkinliyiz. Sonuçta mahkeme savcı mütalaasına uymak zorunda değil. Üstelik mahkeme heyetinin başkanı 7 ay önce henüz bir Sulh Ceza Hakimiydi ve Gökçe Fırat, Atilla Taş ve Murat Aksoy’un tutuklanmasına karar veren de oydu.
Heyecanlı ve gergin bir bekleyişin ardından mahkeme heyeti salona girdi. Tahliye kararlarını okudu: 21 tahliye!
Çığlık atanlar… Alkışlayanlar…
Salondan çıkıp, diğer tutuklu yakınlarının beklemekte olduğu koridora koşuyorum. Tahliye! diye bağırarak. O 50 metreyi kaç saniyede koştum bilmiyorum, ama hayatımın en hızlı koşusuydu, buna eminim…
19:00 (Trafik)
Hızla Çağlayan’dan çıkıyoruz. Hesaplar yapılıyor. 8-9 gibi tahliye olabilirler diyoruz. En erken. Tabii 10’u, 11’i de bulabilir, ama biz yine de erkenden gidelim, çabuk tahliye olurlarsa Silivri kapılarında kalmasınlar.
Doluşuluyor arabalara, TEM’den basıyoruz Silivri’ye. 7 aydır defalarca, belki 100 kez kat ettiğimiz bir yol bu. Normalde bir saat, trafik varsa 3 saat sürer…
Trafik de hep Mahmutpaşa gişelerdedir, bilen bilir.
Ve saatlerimiz o trafikte geçiyor. Saat 7 oluyor… 8 oluyor… Biz hâlâ trafikteyiz.
Heyecanlıyız, ya çıkıverirlerse…
Ergün Poyraz’ı arıyorum. Sonuçta bir tahliye tecrübesi var. Ergenekon kumpasından dışarı çıkarlarken işlemler ne kadar sürmüş, onu soruyorum. “Biz 2 saatte çıktık. Ama kalabalıktık. Şimdi bilgisayar sistemleri falan da daha hızlıdır. Hemen çıkabilirler.” deyip farkında olmadan bizi daha da heyecanlandırıyor.
Ne kadar saf ve de ne kadar gereksiz bir heyecanmış… Bunu gecenin ilerleyen saatlerinde hatırlayıp acı acı gülümseyeceğiz…
20:00 (Silivri)
Silivri’ye varıyoruz. İlk varan araçlardan biri bizimki. Peşimiz sıra, onlarca araç doluşuyor Silivri kapısındaki otoparka.
Türk bayraklarını çıkarıyoruz. Getirdiğimiz 10-15 bayrağı kapışıyor insanlar.
Öncelikle de çocuklar…
Biri 10 yaşında ya var ya yok. Dayısını bekliyor. Gökçe Fırat’ı…
Biri biraz daha küçük, babasını bekliyor.
4-5 yaşlarında çocuklar da var, ne olduğunun tam bilincinde değil, babalarını, amcalarını, ağabeylerini bekliyorlar.
Herkes mutlu… Kimsede en ufak bir “ya tahliye olmazlarsa” kuşkusu yok. Herkes devletine ve yargıya güveniyor çünkü…
21:00 (İzmir Marşı)
Kalabalık artıyor. Soğuk da…
Hem ısınmak hem de heyecanımızı bastırmak, mutluluğumuzu haykırmak ve coşkumuzu estirmek için İzmir Marşı söylemeye başlıyoruz.
Biz marş söylerken birkaç jandarma geliyor, kalabalığı şöyle bir süzüp gidiyor. Marştan rahatsız oldular sanıyoruz, sonra anlıyoruz ki nedeni başkaymış…
Cezaevi içinden çıkışa ilerleyen her ışık, “geliyorlar” heyecanına neden oluyor.
Bir yandan da sosyal medyada yürütülen “Gazeteciler tahliye olacak, sonra da yurtdışına kaçacaklar” propagandasını takip ediyoruz. Komik… Mahkeme sürecinde ifadelerden gördük ki tutuklu gazetecilerin neredeyse tamamı arandıklarını duyunca kendileri teslim olmuş. Kaçmak isteseler tutuklanmadan kaçarlardı…
Endişeleniyoruz, ama mutluluğumuza gölge düşmesin diye önemsemek istemiyoruz.
22:00 (TOMA)
Bir TOMA geliyor. Polis TOMA’sı… İlginç… Malum, cezaevi çevresi jandarmanın görev alanı. Polis TOMA’sının ne işi var? İşkilleniyoruz ama marşlara devam…
Birileri çay getiriyor, bisküviler falan… Acıkmışız, heyecandan kimse akşam yemeği yememiş…
Birtakım polis araçları giriyor cezaevine. Garip bir şeylerin döndüğünü hissediyoruz.silivri-barikat
23:00 (Jandarma komando)
Gece yarısına doğru cezaevinin içlerinden bir kalabalığın yürüyerek geldiğini görüyoruz.
Tahliye edilenlerin bir minibüsle getirileceğini biliyoruz ama yine de heyecanlanıyoruz.
Çooook uzaktan karanlıktan kopup gelen bir kalabalık…
Acaba onlar mı?
Soğukta üşümemek için arabalarda bekleyenler heyecanla çıkıyorlar. Meğer ne kalabalıkmış…
Kalabalık yaklaşınca kim olduklarını görüp hayal kırıklığına uğruyoruz. Yooo, tahliye edilenler gelmiyor diye değil… Gelenler jandarma… 30-40 jandarma bize doğru yaklaşıyor.
Sanırım, bir aksilik olduğuna emin olduğumuz an işte o andı…
Yakındaki bir jandarmaya soruyorum “Kim bunlar?”
“Komando” diyor.
“Bizim güvenliğimiz için.” diyorum, etraftakileri biraz olsun gülümsetmek için.
Ama artık biliyoruz, tahliyede bir sıkıntı var…
Komandolar geliyor, bizi kapıdan uzaklaştırmaya başlıyorlar. Önce bariyerler birbirine bağlanıyor, sanki o bariyerleri yıkacakmışız gibi.
Halbuki, biz tahliye edilenleri bekliyoruz sadece…
Sonra öğreniyorum ki, o ara ilçe jandarma komutanı ve emniyet müdürü falan da gelmiş oraya. Aksilik büyük…
Tahliye olmayacak mı acaba?
00:00 (Jandarma trafik)
Gece yarısını geçince bir jandarma subayı gelip o bölgeyi terk etmemizi istiyor.
Neden? diyoruz.
Tahliyeler cezaevi kapısından yapılmayacakmış. “TEM bağlantı yoluna bırakacağız.”
İnanmıyoruz.
Demek ki tahliyeler gerçekleşmeyecek.
Çocuklar ağlaşmaya başlıyor…
“Tahliyeler olacak, merak etmeyin” açıklamasını yapıyorlar.
Direnmenin faydası yok. “Buradan ayrılmıyoruz” desek ne fark edecek?
Tahliye olmayacaksa yine olmaz.
Hem, biz devletimize de yargıya da güveniyoruz. Tahliye olmasa herhalde bir açıklama yaparlar, değil mi?
Üzgünce ayrılıyoruz cezaevi kapısı önündeki otoparktan. Neredeyse 50 araba var o an otoparkta. Bir konvoy yapıp trafik jandarmanın bize gösterdiği yerde beklemeye başlıyoruz.
“Tahliye olmayacaksa bir açıklama yapın” diyoruz, “bir bilgimiz yok” yanıtı geliyor. “Biz de emir kuluyuz.”
Bir görevli “emir kuluyum” diyorsa bilin ki, aksi giden bir şey vardır, sorumluluk üstlenmek istemiyordur…
Her tür hukuksuzluğu yaşamışız şu 7 ayda… Ama bu kadarını da beklemiyoruz. Koca devlet birkaç trolün yönlendirmesiyle mi davranacak?
01:00 (Twitter)
Türkiye’de basın özgürlüğü yok. Sosyal medya bu yüzden çok güçlü. Gazetelerde okuyamadığınızı, televizyonlarda izleyemediğinizi sosyal medyada bulabiliyorsunuz.
Hepimizi gözü twitter’da. Trollerin yürüttüğü kampanyayı takip ediyoruz. Dillerinden kan damlayan birkaç yandaş “yazar” da kendilerini devlet yerine koymuş, “tahliye edilmeyecekler” açıklaması yapıyor. Kışkırtmalar bir yandan. Bir sürü yalan…
Önce Gökçe Fırat ve 5 gazeteci hakkında gözaltı kararı çıktığını öğreniyoruz. Söylenti çok…
Orada devleti temsilen bulunan jandarmalara soruyoruz, bir şey bilmiyorlar. “Tahliye olmasa haber verirdik” diyorlar.
Olabilir mi böyle bir şey? Devlet tahliyeyi iptal edecek ve bu konuda hiçbir açıklama yapmayacak…
02:00 (Merak)
Hukuksuzluğa alışkınız. Bu ülke darbeler de gördü, sıkıyönetimler de… Ama bir devlet ciddiyeti olması gerekmez mi? Tahliye etmeyecekseniz, en azından cesurca bunu söyleyin.
Gece ilerlerken kimi aileler “anlaşıldı tahliye olmayacak” deyip ayrılmaya başlıyor.
Düşünebiliyor musunuz? Bir açıklama bile yok. İstedikleri insanlar usansın ve terk etsin Silivri’yi…
Birkaç arkadaş Gökçe Fırat’ın avukatıyla birlikte Vatan Caddesi’ndeki emniyete gidiyor. Belki oradan haber alırız… Ama Vatan’dan da bir açıklama gelmiyor. Telefon açıyoruz, yanıt yok. Nöbetçi savcılığa ulaşmaya çalışıyoruz, yanıt yok. Silivri’deki jandarmaya soruyoruz, yanıt yok.
Devlet yanıt vermez olur mu?
Olmamalı…
Sonra gözaltına alınanların sağlık kontrolüne alındıklarını öğreniyoruz. Tahmin miydi, bilgi miydi bilmiyorum. Ama Vatan’a giden arkadaşlar Haseki’de durumu öğrenmek isteyince içeri alınmıyorlar. Demek ki oradalar…
Böyle öğreniyoruz Gökçe Fırat ve diğer 20 gazetecinin gözaltına alındığını…
Üzülüyorum…
Tahliyenin engellenmesine değil… Yargı kararının hiçe sayılmasına da değil… Hukuksuz bir devlete de razıyız. Yeter ki devlet olsun… Devletimiz baki kalsın. Yarın öbür gün bu hukuksuzlukları düzeltmeyi başaracağız elbette…
Ama bir açıklama bile yapılmaması, devletin yaptığının arkasında durmaması… Bu, işte devletin “bittiği”nin bir göstergesi…
Maalesef…
İşte bu yüzden üzülüyorum…
31 Mart böyle kara bir geceydi… Hukuk için… Basın özgürlüğü için… Devlet için…
3 Nisan (HSYK)
O kara geceden sonra gün ağarıyor ve nihayet haber alabiliyoruz gözaltılardan. Avukatlar görüşebiliyor müvekkilleriyle… En azından sağlık durumları iyi…
1 Nisan, 2 Nisan böyle geçiyor. Neler olacak, neler yapacaklar binbir türlü senaryo yazıyoruz kafamızda…
Ve bir kara haber daha geliyor 3 Nisan’da… HSYK tahliye kararı veren mahkeme heyetindeki 3 hakim ve tahliye talebinde bulunan savcı için soruşturma başlatmış, onları da açığa almış…
Artık bu ülkede yargı bağımsızlığından bahsedilebilir mi?
Demek ki hukuka yargıçlar, savcılar, avukatlar değil ne idüğü belirsiz troller ve kalemlerinden kan damlayan yandaşlar hakimmiş.
Artık hangi savcı önüne gelen dosyada “kovuşturmaya gerek yok” kararı verebilir?
Hangi sulh ceza hakimi önüne gelen tutuklama talebini reddedebilir?
Hangi ağır ceza heyeti tahliye taleplerini kabul edebilir?
31 Mart kara bir gece olarak ikinci kez tarihimize kazındı…
3 Nisan ise yargı bağımsızlığının sadece lafta kaldığının görüldüğü gün olacak…
Umut
Umut elbette bitmez.
Bu ülke darbeler de gördü… İşgaller de…
Bu millet binlerce yıldır ne badireler atlattı.
Bunu da atlatacağız elbette.
Yeter ki biz yılmayalım. Yeter ki başlar öne eğilmesin. Yeter ki tekrar gözaltına alınan gazeteciler kalemini bırakmasın…


Bu yazı 146 kez okundu.

Özgür Erdem
SON EKLENENLER