Dr. Oğuz Doğan - Gök devrimciler
TÜRKSOLU
 
 
 
GÖKÇE FIRAT
Vendetta Türk'tü!
Halk Soruyor
Gökçe Fırat Yanıtlıyor

Açlık grevi talimatı
Apo'dan değil Esad'dan!

KAYA ATABERK
Turancı Sosyalist
Ethem Nejat

ÖZGÜR ERDEM
Maskeli ve maskesiz PKK'lılar
TÜRKSOLU'na saldırıyor

SERAP YEŞİLTUNA
Seyit Rıza heykelinden sonra sıra
Apo'nun heykelinde!
OĞUZ DOĞAN
Gök devrimciler
ABDÜLHALUK ÇAY
Halep Misak-ı Milli
sınırları içindedir

ÖZER BOSTANOĞLU
Dünya Şehircilik Günü
2012 Toplantısı izlenimleri

OKAN İŞBECER
Sen neymişsin be
Hasan Cemal

 

Dr. Oğuz Doğan
Gök devrimciler

Seçim olacaktı Türkiye'de, az kalmıştı…

Bu yazının politikadan nefret eden yazarı, oturmuş televizyonun karşısına "zaping" yapıyor, özellikle de oy avcısı politikacıların arzı endam ettiği kanalları hızla geçiyordu.

Birinde durdu…

Türk ülkesinde yayın yapan bir gayri Türk kanalın gayri Türk programcısı almıştı karşısına bağımsız milletvekili adayı bir Türk kızını, minik aklınca haddini bildirecekti.

"Irkçısın" diyordu ona… Âteşîn bir öfke içinde saldırıyordu cürmünün ne kadar yer yakacağını bile kestiremeden.

"Kim korksun, Türkler mi yoksa kürtler mi diyorsun, kürt istilası var diyorsun, kürtlerle PKK'yı bir tutuyorsun, bölücülük yapıyorsun, ateşle oynuyorsun" diye haykırıyordu sunucu.

Davasına çelik bir iradeyle kenetli Türk kızı, sunucunun her saldırısını en müstehzî yanıtlarla püskürtüyordu…

Sunucu amacına ulaşamıyor, mağlubiyeti kucaklıyor, hem de maksadının tam aksine hakikatin eşsiz soluğunun Türk çocuklarına ulaşmasına vesile oluyordu.

Bu yazının sahte milliyetçilerden ikrah getirmiş yazarı şaşkındı…

Mevcut muydu gafletin o derin uykusundan uyanmış olanlar?

Türk milliyetçiliğini tekelinde tutan (!) yapılanmanın bütün sinmişliğine, bütün etkisizliğine, üstelik Türk milletini etkisizleştirme çabalarına karşılık kürt ile Türk'ün kardeş falan olmadığının, ülkede yaşanan kabusun bir PKK sorunu değil, asırlardır aralıksız devam eden kürt ihanetinin son halkası olduğunun ayırdında Türkler var mıydı yani?

Vardı!..

Bu yazının karanlıklar içinde gökyüzünden ümidi kesmeye yüz tutmuş yazarı, buldu onları…

Hem Atatürkçü, hem Türkçü, hem solcu olduklarını iddia ediyorlardı.

Hadi canım, Allah Allah?!

Atatürkçü müydüler?

Bu yazının, Ebedî Önder'in lâiklik ilkesinin dışındaki hiçbir yönünden haberdar olmayan, kafayı şeriat tehlikesiyle bozmuş, halktan kopuk, ırkımızın kahredici çoğunluğunun Müslüman olduğunu bile bile her fırsatta İslâm dinini tahkir etmekten, mensuplarını aşağılamaktan geri durmayan, bu şekilde yıllardır milletin Mustafa'sını halkından soğutan, Türk'ün başka hiçbir tasasını iplemeyen, bağışlasınlar (yok yok bağışlamasınlar) erkekleri concon, kadınları kokona "Atatürkçümsü"lerden bezmiş yazarı, temkinliydi.

Atatürkçü idiler ya, her an ağızlarından "Lâiklik elden gidiyor", "Bu hükümet şeriatı mı getirecek?", "Türkiye lâiktir, lâik kalacak" hezeyanları dökülebilirdi.

Dökülmedi…

Ama rol yapıyor olabilirlerdi bir yabancının yanında. Bekledi…

Nasıl olsa günler geçtikçe birinin ağzından kaçardı şerrin ikrarı.

Kaçmadı…

Atatürk'ün biz çocuklarına "Lâiklik" ile birlikte "Cumhuriyetçilik" de dediğini, "Milliyetçilik" de dediğini, "Halkçılık" da dediğini, "Devletçilik" de dediğini, "Devrimcilik" de dediğini biliyorlar mıydı yoksa?!

Türk ülkesinin sorununun aslında "tam bağımsızlık"tan koparılmak üzere olması olduğunun, tam bağımsızlık denildiği zaman, bunun tabii olarak mali, ekonomik, adli, askeri, kültürel ve her konuda tam bağımsızlık ve tam serbestlik demek olduğunun, bunlardan herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyetin millet ve memleketin gerçek anlamında bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demek olduğunun farkında mıydılar?!

"Lâiklik elden gidiyor" zırvasıyla milletimizin dikkatini başka yere çekerek, deyim yerindeyse "sağ gösterip sol vurarak", onun, aslında yapılanın ülkenin bütün varlıklarının peşkeş çekilmesi ve amaçlananın sokaklarımıza yaklaşan kürt tehlikesini görmemesi olduğunu görüyorlar mıydı?

Biliyorlardı… Farkındaydılar… Görüyorlardı…

Bu yazının, 10 Kasım 1938 itibariyle bilerek ve isteyerek gönüllerden silinmek; her yaptığı, her söylediği, her rüyası imha edilmek istenen Atatürk'ünü çok özleyen yazarı, bir dolu öz Atatürk çocuğu gördü…

Gözleri çakmak çakmak, gönülleri pırıl pırıl, iradeleri polattan berk bir dolu Mustafa Kemal…

Türkçü müydüler?

Atatürkçüydüler dedin ya adam!

Bir Atatürkçü hiç Türkçü olur mu?! Atatürk'le Türk'ün ne alakası var hem?! Bağdat Caddesi'nde bir trend takipçisi olabilir bir Atatürkçü, Batı'nın zilzurna hayranı bir monşer, Etiler'de bir madam olabilir; ama ne demekmiş öyle ırkçı ırkçı Türkçülük felan? Atatürk milliyetçisi olur anca anca… "Yurtsevercilik" oynar Atatürkçü dediğin….. (!)

Bu yazının, Önderi bizatihi "Türk milliyetçisi" olduğunu ilan ettiği halde ucube "Atatürk milliyetçiliği" sakızı çiğneyicilerinin ağzına ağzına patlatmak isteyen yazarından, onlara Timur'un Türkçesini öğretmesini istediler…

Hadi ya?!

Niçin öğreneceklerdi? Ticaret mi yapacaklardı Orta Asya'da, bir dilim parsa da onlar mı kapacaklardı?!

Ne fark ederdi, öğretirdi…

Ama onlar öğrenmezlerdi ki… Çok görmüştü saman alevi gibi parlayıp da sönen sahte Turancı (!) hevesleri.

Bunlar da birkaç derse devam eder, sonra "Amaaan, bununla mı Türkçü olunurmuş, ne alakası var? Hem Türkiye'nin o kadar sorunu varken; burayı bitirdik de bir oralar kaldı kusur" diyip bırakırlardı nasıl olsa işin ucunu…

Bırakmadılar…

Biliyor musunuz? Anadolu'dan binlerce kilometre uzakta onlar için toprağa düşmüş dedelerini andılar…

Mağcan'a ağladılar…

Çolpan'ı bildiler…

Yulduz'u sevdiler…

Nevai kalkıp kabrinden selam verdi onlara, Emir Temir ruhu şad oldu, Altaylar zirvesinden bir parça buzul koptu, sanki Aral hayat buldu, hepsi hepsi duydu onları, hepsi duydu…

"Türk Birliği" ülküsü sadece sloganlarında gömülü, içten içten "olmaz ya" duygusuyla yaşadıkları her hallerinden belli samimiyetsizlik kitabı yazarları Türkçülüğün patentini ellerinde tuttuklarını "zan" etseler de Kızıl Elma için gözle görülür, elle tutulur tek bir adım atmamış "Türkçümsü"lere inat onlar, sanki inanıyorlardı büyük ve müebbet ülkeye…

Hayır!

Görüyorlardı…

İnanmak yetmezdi çünkü, biliyorlardı…

Diğerlerinden farklı olarak inandırıcıydılar hem, somuttular, vicdanları uyandıran sert adımları vardı Tanrı Dağı'na…

Bileniyor, donanıyor, hazırlanıyorlardı alnımıza yazılı kutlu güneş çağına…

Gözlerine baksaydınız eğer, görürdünüz.

Türkiye'de Türk'ün şerefi uğruna mücadele ederken, bir yandan da bozkırının toprağının tek zerresine canlar verilesi "Turan" için titreyen seslerinde erirdiniz…

Solcu muydular?

Bu yazının, Soğuk Savaş döneminde faşizmin iki büyük şahenşahı Rus'la Çin'in köpekliğini, günümüzde ırkçı kürdün yardakçılığını yapan çakma solculardan tiksinen yazarı, mazlum halkının hakkını gasp eden zalime "Dur!" diyecek insana ne kadar da hasretti…

Devirlerinin kapandığının farkındalığından kaynaklan panikle onları "profaşist" ithamıyla karalamaya yeltense de işbirlikçi fosiller, evet toplumcuydu, solcuydu, Türk Solcusuydu onlar…

Şaşırmadı bu sefer bu yazının yazarı…

Gerçek bir Atatürkçü, samimi bir Türkçü başka ne olabilirdi ki?!

Bütün doğal kaynakları, önemli bütün iktisadi teşekkülleri yabancıya peşkeş çekilmiş; tatil sektöründen tutun da her nevi seyyar satıcılığa, bütün alanlardaki nakit akışı siyah cipli kodaman kürt kırosu tarafından ele geçirilmiş ülkede, gerçek anlamda tek emekçi Türk iken,

İşçi Türk iken,

Köylü Türk iken,

Fakir Türk iken,

Fukara Türk iken,

Bağımsız yahut tutsak bütün Türk ülkelerinde hep ezilmiş, hep sömürülmüş, hep hakkı yenmiş, maddi ve manevi kıskaç altında tek ama tek halk Türk iken, vicdanını tağuta satmamış biri başka ne olabilirdi?!

Ulusal sosyalizm doktrini ile Turan Birliği idealine pratikte en çok yaklaşan kimsenin Mirseyit Sultangaliyev olduğundan haberdardı onlar.

Kompradorların bütün iftiralarına karşın, Türk ırkında şovenizm geni bulunmadığından, Türk çocuğunun istese de faşist olamayacağından, ezemeyeceğinden, hak yiyemeyeceğinden, mensup oldukları tertemiz yürekli milletin kendinden olmayanları "yok etmek" için değil, bilakis insanlığı "kurtarmak" için yaratıldığından haberdardılar…

Ancak, bütün insanlığı kucaklama iddiasının ilk şartının kendi ulusunu kucaklayabilmek olduğunu, kendi evladına sahip çıkmayan bir babanın şefkatten söz edemeyeceğini de bilen bu imanlılar; kimsesiz sanılan mazlum milletlerinin kimsesi olmaya, her türlü zulme, her çeşit faşizme göğüs germeye, hakkı tutup kaldırmaya ant içmişlerdi…

Bütün politik hesaplardan geçmişlerdi…

Devrime inanmışlardı.

Gök Devrim'e…

Bu yazının onları çok sevmiş yazarı, "Gök Devrimciler" dedi onlara…

Ve yakardı:

Ey yedi göğün Rabbi,

Ey Adl, ey Hakîm, ey Müntakîm Allah'ım…

Şaşırtma onları…

Ayırma ak yolundan…

Senin adaletini, senin hikmetini, senin intikamını tesise geldiler…

Adı görklü Tanrı'm,

Mengü, Erkli, Eşitgen Tanrı'm,

Oğan, Mungsuz, Tüzün, Törütgen Tanrı'm…

Vazgeçirme…

Sakla, koru, kolla, gözet rahmetinle.

Yanıltma…


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Atatürkçü görünüp Atatürk düşmanlığı yapanlardan Türkiyenin temizlenmesi gerek. Sözde Atatürkçülük değil özde Atatürkçü olunmalı.

Fatih, İstanbul
9 Nisan 2013


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...
 
İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 438 00 70  İzmir: 0232 421 85 15   Adana: 0322 456 29 40