• Çarşamba, Eylül 20, 2017

Adem Yavuz şehit olmadan önce hastanede birlikteydik

konuksever
Ergin Konuksever
Eylül11/ 2017

İkinci harekâtın birinci günüydü. Özel bir tank birliği olan “Bora Özel Timi”nde Hakkı Borataş ile birlikte Serdarlı’ya kadar geldim. Hedef Magosa’ya gitmekti. Akaryakıt ikmali için mola verecektik. Bir kadın var hamile, doğumuna çok yakın. Bizde bir de minibüs var. “Hastaneye götürelim” dedim hemen. Gazeteye de haber yollama düşüncesindeyim.
Bir viraja girdik, terk edilmiş evler var, bizim mevziler de gözüküyor, Türk bayrağını görüyoruz. Tam oraya girdik, üzerimize ağır makinalı tüfeklerden yoğun bir ateş başladı. Arabanın ön camı patladı. Hemen yattım. O sıra yukarı bakarken, inanılmaz bir şey ama, merminin şoförün ağzından içeri girdiğini gördüm. “Allah!” dedi ve üzerime kapandı. Ensemde bir sıcaklık hissettim. Ben de vuruldum hissine kapıldım. Meğer ensemdeki sıcaklık, onun ağzından gelen kanmış.
Korkunç bir yaylım ateş var. Çocuklara “Böyle olmayacak, ineyim bari derdimizi anlatayım.” dedim. Önce makinayı çıkardım dışarı, “journalist” diye bağırarak aşağı indim. Bir ses duydum arkamdan elimi bir attım gömlek kanlı. “Ben de vuruldum” dedim.
Türk siperleri çok yakın. 50-60 metre var, yok. Oraya atlamak mümkün. Sürünerek falan gidebilirim. Tam onu denemeye kalktım bizim mevzilerden nefes almaya imkân vermeyecek bir ateş gelmeye başladı. İki ateş arasında kalınca önce ne olduğunu anlayamadım. Meğerse bizimkiler beni tanımış ve koruma ateşi altına almışlar, oraya gidebilmem için. Fakat ben geçmiş olacaktım, öbür çocuklar orada kalacaklardı.
Uzun boylu bir Rum askeri geldi. Tomsonu karnıma dayayıp, arkadaşlarının olduğu yere götürdü. İngilizce sordu: “Kimsin?”
“Press” dedim.
O anda bizleri kesin öldürecekler diye düşünüyorum. Çocuk dedi ki “Ben de gazeteciyim. Ne yazık ki şimdi düşmanız. Ben şimdi arkadaşlarını gidip alamam karşıdan ateş geliyor, istiyorsan git arkadaşlarını al getir buraya.” dedi. “Seni hastaneye götürürüz.”
Sürüne sürüne arabaya gittim. Lakin, kadının kocası da mücahit ve elbiseleri üstünde. Neyse ki kaşla göz arasında arabanın içinde soyunmuş. Bir sivil pantolon takmış ayağına, atletle indi arabadan. Karısını doğuma götüren bir adam sonuçta. Bizi zırhlı bir arabaya koydular.
Kadınla kocasını hastaneye götürdüler. Meslektaşım Rum askeri, bir havlu verdi, “Al” dedi “bunu yarana bas.”
Vurulmamın üstünden 1-2 saat sonra “Hadi seni hastaneye götüreceğiz” dediler. Tekrar o zırhlı arabayla hastaneye geldik.
Bir sedye getirdiler, beni ameliyata götürecekler. O sırada bir sürü karışıklık çıktı. Bir sürü hemşire ve doktor atışmaya başladılar kendi aralarında. Onu da sonradan öğrendik bir kısmı bırakalım ölsün diyormuş. Diğerleri sen ne karışıyorsun, burası hastane götürüp tedavi edeceğiz diyormuş. Hatta o ara bir hemşire gelip, kafama bir tokat attı.
Beni ameliyata aldılar. Bir doktor “Beni savaş falan ilgilendirmiyor. Buraya gelen yaralı Türk esirleri ile hiç konuştun mu?” dedi.
“Evet konuştum” dedim.
“Mümin var” dedi.
Mümin paraşütü daha yere inmeden, havadayken karnı baştan başa makineli tüfek ile taranmış ve o halde hastaneye kaldırılmıştı. Hakikaten o zaman iyileşmişti.
“Onu ben ameliyat ettim ve buradan yolladık. Sakın bir kötülük gelmesin aklına. Ben Hipokrat yemini etmiş bir doktorum.” dedi.
Ameliyat ettiler beni. İyileştim, sonra da Türk tarafına teslim ettiler beni, Türkiye’ye döndüm.
Yıllar sonra, beni ameliyat edip hayatımı kurtaran o doktorla tanışma fırsatını buldum. İsmi Andreas D. Demetriades’miş. Geçtiğimiz günlerde Kıbrıs’a yaptığım bir ziyarette birlikte yemek yedik. Kendisine sevgilerimi buradan da göndermek istiyorum.
***
Şimdi de ANKA muhabiri gazeteci dostum Adem Yavuz’un nasıl şehit düştüğünden bahsetmek istiyorum.
Rum doktor beni ameliyat ettikten altı ya da yedi saat sonraydı. Bir de baktım Adem’i getirdiler sedye ile. Çok şaşırdım. Hastane kapısında ameliyata girmeden önce Adem’le vedalaşmıştım. “Size artık bir şey olmaz. Ama bana bir şey olursa çoluk çocuk size emanet. Durumu anlatırsınız. Sağ çıkıp çıkamayacağım belli değil ameliyattan.” demiştim.
Adem’i yanımdaki yatağa yatırdılar. Bir hafta kendine gelemedi. Uyanınca da “Kaçalım” demeye başladı.
“Nasıl kaçacağız, nereye kaçacağız bu yaralı halimizle?” diye sordum.
“Abi bizi öldürecekler.” dedi.
“Yok oğlum,” dedim “Burası hastane, bizi niye öldürsünler?”
“Abi, beni hastanenin bahçesinde vurdular.” dedi.
Meğerse beni bıraktıktan sonra giderken bahçede bir asker karnına makinalıyı dayamış Adem’in ve…
***
Hastanede Adem’le yan yana yatarken ilginç bir tehlike de yaşadık. Bir gün bizim jetler geldi hastanenin üstüne. Hastaneyi ve çevresini ateş altına aldılar. Camdan görüyoruz bizim jetlerin ateş ede ede geldiğini. Adem’e dedim ki, “Asıl şimdi papazı bulacağız.” Zaten hastanenin en üst katında yatıyoruz. Boşaltılmış bir kattı orası. Üç-beş hemşire verdiler bize, üç-beş de muhafız. Uçaklar gidip geliyor, bir saatten fazla sürdü, sonra neyse gümbürt diye bir ses oldu. Hastane şöyle bir gitti geldi. İşin doğrusunu geldikten sonra Nurettin Ersin Paşa’dan öğrendim: “Hastane hedefimiz değildi. Hastane bahçesinin biraz ilerisinde bir Rum mevzii vardı onun üstüne uçmuştu jetler.”
***
Aradan bir hafta geçti “Sizleri Türkiye’ye teslim edeceğiz” dediler. Adem üç-dört kere ameliyat olmuştu. Durumu benden kötüydü. Onu sedyeyle bir cankurtarana koydular, beni de bir cipe…
Rumlar durumu ağır olduğu için Adem’i hemen Türkiye’ye göndermişti, beni de Limasol’a bir hapishaneye götürdüler. Bizim Selimiye Kışlası gibi bir yer. Beni üst katta bir odaya koydular. Üzerimde pijamalar. Odanın penceresinden aşağıya doğru bir baktım Ertürk Yöndem. Omzunda makinası, birkaç Türk gazeteci arkadaş daha. Onlara seslenmek istedim hemen üzerime çullandılar, kapıları filan kapattılar. Onlar da otobüse binip gittiler. Ben onları röportaja geldi sanmıştım. Meğer benden beş-altı gün sonra, on kişilik bir gazeteci grubu olarak geldiklerinden iki saat sonra yakalanmış ve tutuklu olarak Limasol’a getirilmişler. Mete Akyol falan hep beraber.
Üç-dört gün daha orada kaldım. Yaram enfekte oldu. Sonra “Seni Türkiye’ye götüreceğiz” dediler. Silah zoruyla traş oldum. Saç sakal uzamıştı. Böyle gideyim dedim. Olmaz dediler. Üzerimdeki pijama da kir pas içindeydi. Bir yerlerden bir pantolon bulup getirdiler. Hiç unutmam patlıcan moru bir pantolon. Üzerine de pembe bir gömlek. Sonra bizim sınıra geldik. Arkadaşlar orada beni karşıladılar.
Adem’i benden önce göndermişlerdi. Türkiye’ye ulaştığımda Adana’da hastanede yatıyordu. Ama çok ağırdı durumu. Biraz konuştuk, fotoğrafını çektim.
Sonra O’nu Ankara’ya sevk ettiler. Ben tamamen iyileşip İstanbul’a geçtim. İstanbul’a eve geldiğimin sabahı radyodan Adem’in öldüğünü öğrendim.
Ankara’ya cenazesine gittim.konuksever-adem-yavuz


Bu yazı 7 kez okundu.

Ergin Konuksever
SON EKLENENLER