• Cumartesi, Mayıs 26, 2018

Afrin, savaş, barış üzerine Sol’un 20 yıllık stratejik yanlışları ve bugünkü hazin yalnızlığı

afrin
Türk Solu
Şubat07/ 2018

Afrin Operasyonu
 ve TTB’nin bildirisi
Türk Ordusu, Afrin’de PKK’ya ve uzantılarına karşı askeri operasyona başladı. Memlekette “savaş” havası hakim.
Eh böyle “atmosferlerde”, “barış” gibi “demokrasi” gibi sloganlar, en hafifinden sevilmez, susturulur, bastırılır. Kimi zamansa, iş lince kadar gider.
Türk Tabipler Birliği’nin “Barış” temalı bildirisi sonrası, iktidarın hedef göstermesiyle, doktor yöneticiler gözaltına alındı.
CHP lideri Kılıçdaroğlu, Meclis Grup Toplantısında, cılız bir destek verebildi ama ona da hem AKP hem de MHP saldırıyor. Üstelik CHP, operasyona daha başından beri “koşulsuz destek” verdiği halde!serapeser-TTB
Türkiye’deki linç iklimini anlamak için çok önemli bir örnek bu.
Sonuçta, iktidara verilen “koşulsuz destek” bile artık iktidarı kesmiyor. “Ya bana katıl ya da yok ol” diyorlar. Bir dönemin “Ya sev ya terk et” sloganına nazire yaparcasına.
Ama bir de utanmazlık iklimi var onu da tespit edelim.
Bir yandan askere “kelle” dediği için tazminata mahkûm olan birinin, yine askerliğini yapmamış oğlu SİHA merkezinde askeri denetim yapıyor! Diğer yandan ise Kemal Kılıçdaroğlu’nun oğlu fiilen askerde ama “asker düşmanı” ilan edilen Kemal Bey!
Bu iki örnek, iktidarın ayıbı olarak görülmemeli bence; bunlar iktidar açısından suçtur, muhalefet içinse ayıptır, acizliktir!
Zaten tartışmamız gereken bu olmalı.
İktidar neden bu kadar etkin ve güçlü, muhalefet neden bu kadar zayıf?
Sol’un stratejik hataları
Siyaset, strateji sanatıdır.
Bugün yaşadığımız acziyet, çıkışsızlık ve çaresizlik; son 20 yılın stratejik hatalarının beklenen sonucudur.
Kimse, Türkiye’de neden faşizm yükseliyor, neden sol güçler zayıflıyor, artık “demokrasi” demek bile neden bu kadar zorlaştı diye sormasın!
Bu işin buraya geleceği belliydi!
CHP’nin de içinde bulunduğu sosyal demokratından sosyalistlere, liberal solundan ulusalcı soluna kadar, Atatürkçülere kadar, geniş “Sol Cephe”nin ideolojik ve stratejik hataları bu ülkeyi buraya getirdi.
Türkiye, 12 Mart’ı ve 12 Eylül’ü atlattı. Bunu yaparken toplumsal muhalefete sol güçler önderlik etti. Her iki darbeden sonra da Sol, hem halkla buluşmayı başardı hem de halka demokrasi getirdi.
Ama 1990 sonrası dönemde, hele 2002 sonrasında çok çok kritik, aslında ölümcül, stratejik hatalar yapıldı.
İki kritik hata: 
Silahlı Kürtçülüğe 
ve Siyasal İslamcılığa destek
Sol Güçler, elbette her zaman demokrasiden yana olur ve demokrasiyi de herkes için savunur.
Ama bu “herkes”, siyasal güçleri kapsar. “Siyaset dışı” güçler için demokrasi talep edilmez.
İşte tam da bu krtik hata yapıldı.
1- Başta PKK olmak üzere, Kürtçü bölücülere “koşulsuz” destek verildi.
Bunun pratik yansıması İHD gibi insan hakları kuruluşları, TTB gibi sağlık kuruluşları PKK’lılara neredeyse açık destek verirken, öldürülen, şehit edilen polislerimizi, askerlerimizi geçtim; sivillere, kadınlara bile sahip çıkmadılar.
PKK’lılarca molotoflanarak yakılan Serap Eser, tam 30 gün hastanede can çekişirken, TTB yöneticileri orada yoktu!
Halkın hafızasını küçümsememek gerekir!
2- Başka AKP’nin yasaklıları olmak üzere, Siyasal İslamcılara “koşulsuz destek” verildi.
“Yetmez ama evet” mazoşizmin doruğuydu.
Ama AKP ve Siyasal İslamcılar güçlendi ve slogan tersine döndü “evet demen yetmez” oluverdi!
Bu iki stratejik yanlış; “demokrasi”yi bir “intihar” stratejisine dönüştürdü. Silahlı veya iktidarlı; faşist zihniyetler, Sol’un, bağımsız Sol’un, yaşam alanını, politika alanını, konuşma alanını daralttı.
Ya AKP’yi ya PKK’yı incitmeyecek; bu ikisinin karşıtlarına ise acımasızca saldıracak bir politikaya itildi Sol.
İki ana düşman vardı: Milliyetçilik ve Laiklik.
Demokrasi adına
 Cumhuriyet düşmanlığı 
yapmanın doğal sonucu
Milliyetçilik ve Laiklik ise, aslında Kemalizmi ve Kemalizmin kurduğu Cumhuriyet’i simgeliyordu.
Yani Sol’un “demokrasi” mücadelesi, siyasal İslamcılığı ve gericiliği, silahlı Kürtçülüğü ve bölücülüğü güçlendirirken, Cumhuriyet’i aşındırıyordu.
Cumhuriyet ise, 1923’ten 2002’ye kadar, adım adım gelişen bir demokratik yaşam alanıydı.
Sol, Cumhuriyet’e vururken, aslında kendi üzerinde bulunduğu bu demokratik yaşam alanını yok ettiğini göremedi. Tam da “bindiği dal”ı kesmek misali.
Sonuç ne:
Güçlenen siyasal İslamcılar iktidarı ele aldı ve tüm siyasal alanı muhaliflere yasakladı. İşte bu nedenle bugün TTB’ye destek olabilecek kimse yok ortada.
TTB’ye iyi oldu demiyorum, bugün yaptıkları “doğru” bile olsa, gecikmiş doğrunun bir anlamı olmaz siyasette.
Siyaset, her şeyi vaktinde yapma sanatıdır. Strateji bunun içindir.
Yanlış zamanda benimsenen yanlış demokrasi stratejisi; bugün doğru ve ihtiyaç olunan anda “vatan hainliği” olarak damgalanıyor. Ve TTB yöneticileri, Serap Eser “yalnızlığı”nı yaşıyor.
2002’den bugünü görmek
Peki siyasal iktidar?
Onlar çok akıllı ve iyi strateji yapıyorlar.
2002’den bu yana, Cumhuriyet’e saldırırken PKK ile kol kolaydılar. Ama hiçbir faşist parti “koalisyon” olmaz. Koalisyon doğası gereği “paylaşım”dır; faşistlerse tek bir ihale rantını bile paylaşmaz, adam seninle iktidarı mı paylaşacak!?
Adamlar ne yaptı derseniz, neden PKK’yı hedefe koydular derseniz, biraz da dış dünyaya bakın derim.
Irak’ın 2002 yılında başlayan işgali bugünlerin habercisiydi. Biz Türk Solu’nda daha o zaman yazdık. Kısa vadeli bakmayın dedik. Üç önemli gelişme yaşanacaktı, uzun vadede:
1- Irak operasyonu, Kürt devleti kurmak içindi.
Bu, Türkiye için bir bölünme tehdidiydi. Sevr’in diriltilmesiydi.
2- Bu proje Kürtçülüğü doğal olarak güçlendirecekti ama bunun tepkisi de olacaktı.
Ulusalcılık yükselecekti.
3- Amerika, tek hakim güç olarak görülse bile, bölgede zayıflayacaktı.
Kısacası 2002 sonrası Türkiye’de aklı başında bir Sol’un yapacakları belliydi.
– AKP’den ve PKK’dan uzak durmak.
– Sevr’e karşı milliyetçiliğin (yani emperyalizm karşıtlığının) sözcülüğünü üstlenmek.
– Tüm bunları yaparken, sadece antiemperyalizmi değil laikliği de ısrarla savunmak.
O dönemde Sol Güçler; ulusalcı değil demokrat olalım dediler! Yanlış strateji onları bugünkü çıkmaza getirdi. Bakın, şimdi CHP’nin milliyetçiliği bile kabul görmüyor.
Ulusalcılığın çarpıtılması: Yerlilik ve millilik
Demokrasi, vazgeçilmezdir. Ama halk için, geniş yığınlar için tek başına demokrasinin bir anlamı olmaz. Halk şöyle düşünür, basın özgür olmasa ne olur?
Ama halk, olaylara milli bakar, bunu kendi varlığı için tehdit olarak algılar. Öyle bir “beka sorunu” olmasa bile, halk buna kolayca ikna olur.
Bingo!
AKP halkı tanıyordu.
Madem ki ulusalcılık yükselecekti; o halde onu da onlar yapardı!
Dün Kürtçülük yaptıkları gibi bugün Türkçülük yaparlardı.
Dün Amerikancılık yaptıkları gibi bugün anti-Amerikancılık yaparlardı.
Dün FETÖ’yle kol kolaydılar bugün onunla savaşırlardı.
Onların tek stratejisi: İktidarda kalmaktır.
Bunu yapıyorlar.
Şimdilerde ulusalcılığı çarpıtarak, “yerli ve milli” sloganı ile ırkçı, faşist, kabileci, şeriatçı bir anlayışı pompalıyorlar. Ve kimileri bunu yutuyor.
Bahçeli ve Perinçek tayfası; reisin kabilesine kolayca kapılandılar.
Pek çok Kemalist korkudan, kimileri ideolojik saplantıdan, iktidarın hezeyanlarına destek veriyor.
Solcular da haklı olarak soruyor: Atatürkçülere ne oldu?
Ben de onlara günaydın diyorum: Bu ülkede Atatürkçülerin de olduğu şimdi mi geldi aklınıza!
Hani istiyorlar ki Atatürkçüler de ses çıkarsa, sokağa inse de Sol Güçler yalnız kalmasa.
Maalesef artık öyle bir Atatürkçü kesim yok. Sizin de destek verdiğiniz Ergenekon sürecini hatırlayın! Atatürkçüler ezilirken, Sol neredeydi?
Ama bir şey anlamlı: Türkiye’ye demokrasi gerekli ve bu demokrasinin bileşenleri ortada: Sol Güçler, Atatürkçüler ve milliyetçiler.
Ama bir şartla; Sol Güçler PKK’dan, milliyetçiler hem AKP’den hem MHP’den kopmalı. Atatürkçüler ise, “yerli ve milli” hezeyanından sıyrılmalı.
Bu olabilir mi?
Neden olmasın derdim ama olmadı.
CHP, Adalet Yürüyüşü’nde tam da bunu yapmıştı.kilicdaroglu-adalet
Sonra durdu!
Siyasetin doğası: Yürüyenler, oturanları ezer geçer!
Stratejiler, belki oturarak yazılır ama yürüyerek uygulanır.
Bakın AKP’ye; biraz “metal yorgunluğu” başladı; hoop Afrin’e yürüyüş! Niye; kitleler oturtulursa, iktidar elden gider!
İktidar, adeta bir bisiklet sürücüsü. O kadar hızlı ve de yokuş aşağı gidiyor ki, geçtim durmayı, yavaşlayamaz bile!
Ya muhalefet; neden ayağa kalkmaz, neden koşmayı geçtim yürümez.
Açık olalım, ağlamayana meme vermezler.
Yürümeyene de iktidar vermezler!
Ve CHP, ayağa kalkmış, yürümeye başlamış, milyonluk kitleyi Maltepe Meydanı’nda bıraktı.
O gün o meydanda toplananların en az yarısı, bugün Afrin’e operasyonu destekliyordur!
Sol’un çıkmaz sokağı
Sonuç: çıkmaz sokak.
Sol, hem iç cephede hem de dış cephede; yanlış strateji izledi ve bugün ne zaman gözaltına alınacağını, ne zaman tutuklanacağını bekliyor.
Kurbanlık koyun gibi.
Yanlış stratejinin dönüşü yoktur. Bu yolun sonu da yoktur! Herkes kaderine razı olacak!
Ama yine de bu böyle gitmez!
Neden mi?
İçeride kazanan
 dışarıda kaybeder
AKP ne kadar iyi strateji yaparsa yapsın, her oyunun bir sınırı var.
PKK ve Fethullah’la işbirliği yapıp, milliyetçileri ve Kemalistleri temizle. Sonra milliyetçileri ve Kemalistleri yanına al ve PKK ile Fethullahçıları temizle.
Strateji dehası mı?
Evet ama işte “yerli ve milli” deha bu!
Çünkü oyun küresel; “yerli ve milli” değil.
Önce ABD’yi yanına al, Irak’a saldır, Suriye’ye saldır.
Sonra Rusya’yı yanına al Amerika’ya saldır!
Bir yandan Suriye’ye düşman ol öbür yandan İran’a işbirliği yap!
Gelinen nokta, asıl stratejik dehayı ortaya çıkarıyor.
2002’den bu yana
Türkiye
– Batı karşıtı
– Laiklik karşıtı
– Kürt düşmanı
bir diktatörlük rejimine doğru çekilmiştir!
Yani Şer Ekseni’ne!
Bu Türkiye’nin, geçtim küresel dünyayı, Suriye pazarlık masasında da yeri yok! Masa devrildi. Oturacak sandalye kalmadı, uyaralım.
Şimdi Rusya ve ABD el ele, AKP’yi o masaya, devrilen masaya oturtmaya çalışıyor.
Tüm diktatörlüklerin antik yanlışı da budur, strateji içeriye cevap verir ama dışarıda tökezlersiniz.


Antiemperyalizm, işçi sınıfı mücadelesi, laiklik çıkış mı, kaçış mı?
Türkiye, uzunca süredir OHAL ile yönetiliyor ve uzunca bir süre de böyle yönetilecek.
Herkes demokrasi istiyor!
Ama, acaba gerçekten istiyor muyuz?
Türkiye’de bir diktatörlük varsa, hele hele faşist bir diktatörlük varsa; muhalefetin (en solundan en sağına tüm muhalefetin) atacağı tek slogan vardır: Demokrasi!
Ama bizde işler farklı yürüyor.
Bir kısım Kemalist-Sol: Kahrolsun Amerika, sloganları atarak,
Bir kısım Sosyalist-Sol: İşçi sınıfının mücadelesi diyerek,
Bir kısım Laik-Özgürlükçü-Sol: Önce laiklik diyerek
topu taca atıyor!
Herkes mücadeleden kaçıyor.
Antiemperyalizm, işçi sınıfı mücadelesi, laiklik; bir çıkışın, demokratik mücadelenin sacayağı olacağına, bugün teslimiyetin, kaçışın, kolaycılığın sığınağı olmuş durumda!
Hani, “amasız” demokrasi istiyoruz ya.
Asıl sorun da bu: Bugünkü “ama”larımızı sorgulayalım derim!


Bugün demokrat olmak neden hiç olmadığı kadar zor?

Sol Güçler yıllardır “demokrasi”yi hep gericiler ve bölücüler için istedi. Yani meşhur %50’yi arkasına alıp, “demokratlık” yaptı! Eh, bu kolaydı tabi.
Şimdi ise demokrat olmak için, bu %50’ye karşı çıkmak lazım, bunun için de cesaret lazım.
Ama daha önemlisi, Sol Güçler, 20 yıldır Türk milletinin yanında hemen hemen hiç olmadı. Hiç “Türk” bile demedi!
Sen yıllarca Türk’ü yalnız bırakırsan, bugün de sen yalnız kalırsın. Bu arada “demokrasi güçleri” diye sığınılan Avrupalılar da, görüyorsunuz diktaya uçak/silah falan satmakla meşgul!
Eh, buradan ders çıkartalım derim.
Emperyalizme bel bağlamadan, gerici ve bölücü güçlerle ittifak kurmadan, Nâzım Hikmet’in şiirindeki Türk köylüsüne, Hasan Hüseyin’in şiirindeki Türk işçisine dayanalım.
Yetmez mi?
O zaman Attila İlhan’ı da alalım, “Ya İstiklal Ya Ölüm” ile “No Pasaran”ı birleştirelim.
Yürüyelim…
nazim-hasanhuseyin-attilaihlan


Bu yazı 341 kez okundu.

Türk Solu
SON EKLENENLER