• Cumartesi, Haziran 23, 2018

AKP’nin seçimi: Sandıkla mı gidecek ekonomik krizle mi…

secim-kriz
Türk Solu
Haziran13/ 2018

Her iktidarın bir sonu vardır
Bir iktidar, vakti geldiğinde gitmemişse, bu onun hiç gitmeyeceği anlamına gelmez.
Biraz direnir, biraz debelenir ama en sonunda, tarihin şaşmaz akışına yenik düşer.
İktidarları, siyaset var eder.
Ama siyaset dediğimiz şey, toplumsal yapının dile gelmesidir. Toplumsal yapı değiştikçe, siyaset kurumu ona ayak uydurur. Böylece eski iktidarlar gider, yerine yeni iktidarlar gelir.
Biz, siyasal partilerin değiştiğini görürüz oysa aslında toplumsal yapı değişmekte, bu değişim size siyasal prizmadan yansımaktadır.
Toplumsal yapıdan kastımız, toplumu meydana getiren sınıflar arasındaki mücadeledir. Sınıflar arasındaki mücadele çok uzun yıllar, on yıllar, yüzyıllar sürebilir. Büyük toplumsal dönüşümler, bu nedenle devrim olarak ortaya çıkar.
Ama bir de, bizim iktisadi yapı dediğimiz düzey vardır. Bu, toplumun yavaş dönüşümünü gösterir.
Türkiye için şöyle bir son yüzyıla bakarsak, tarımın makineleşmesi, köylünün güçlenmesi, sanayinin kuruluşu ve işçi sınıfının ortaya çıkışı, ticaretin gelişmesi ve orta sınıfların yaygınlığı, eğitimin artışı ve meslek sahibi sınıfların yaygınlaşması; tüm bunlar onar yirmişer yıllık dönemlerle, toplumsal yapının dönüşümünü, iktisadi düzenin değişimini yansıtır.
AKP: 12 Eylül ve uluslararası sermayenin sözcüsü
AKP’nin ortaya çıkışını, uzun süreli iktidarını (dış politik etmenleri bir yana bırakırsak) nasıl açıklamalıyız?
AKP, en özlü anlatımıyla bir 12 Eylül partisidir. Yani 1980’lerde ortaya çıkan, sermayenin sınırsız egemenliğini amaç edinen, uluslararası sermayenin sözcüsüdür.
Türkiye, 12 Eylül’den itibaren, liberalleşti diyoruz. Özal, Demirel, Çiller çizgisi ile bizler dünyaya açıldığımızı, ilerlediğimizi, zenginleştiğimizi sandık. Tayyip Erdoğan dönemi, tam olarak bu çizgi üzerinde, Kemal Derviş’in izinde bir ekonomik sistemin egemenliğini simgeler.
Çok basit olarak, bu yeni dönemin, yani son 20 yılın özeti şudur: Türkiye’nin borçlanması hem de aşırı borçlanması, bu borçları ödeyebilmek için fabrikaların ve tüm ekonomik varlıkların özelleştirilmesi, satılması; kısaca ulusal ekonominin yıkımı.
Bugün herkes neden ekonomiyi konuşuyor? Oysa AKP sözde 15 yıldır ekonomiye düzeltmemiş miydi?
Eskiden AKP giderse kriz gelir deriyordu, şimdi ise AKP gitmezse kriz gelecek deniliyor. Demek ki bir şeyler değişmiş.
Aslında olan şey çok basit.
2013’te başlayan ekonomik çöküş
2000 krizinden sonra dünya kapitalizmi, bol dolar ve bol euro basarak, Türkiye dahil azgelişmiş ülkelerin aklını çeldi. Bu bol döviz, Türkiye’ye girince, ister istemez “yatırımlar” arttı, tüketim arttı ve bir zenginleşme ortaya çıktı. Ama bu sözde zenginleşmenin bir bedeli vardı; aşırı borçlanma!
Bu borçlanmayı ödeyebilmek için ise bir şey üretmiyoruz. Çünkü AKP iktidarı, gelen parayı inşaata/yola yatırırken, fabrikalar ve tarım arazileri yok edildi.
Sonuç şu: üretmeden tüketen bir ülke!
Ama bu paranın da bir sonu vardı. 2013 yılında ABD’nin Merkez Bankası FED’in Başkanı bir açıklama yaptığında, bizim ülkemizde kimse ciddiye almadı.
Özetle şunu diyordu Bernanke, ABD artık bu doları geri çekecek! Adım adım bütçe azaltılacak, faizler artırılacak; yabancı sermaye, ABD’ye geri çekilecek.
Bunun anlamı, azgelişmiş ülkelerin yıkıma sürüklenecek oluşu, gelişmiş ülkelerinse güçlenmesiydi.
2013 sonunda The Economist, bir gelecek öngörüsü yayınladı. Yabancı sermaye ABD’ye geri dönerken, gelişmiş ülkelere ne olacağı sorusunu sordular ve orada, yabancı sermayeye en bağımlı ülke olanın Türkiye olduğu, bunun bir krize yol açacağı açıkça hem de tablo ile gösteriliyordu! Ekonomik bir tabirle, Türkiye kırılgan bir ülkeydi.
Ekonomik dip dalgası: Enflasyon, işsizlik, dövizin artışıenflasyon-canavari
2013 sonrası dönem; siyasal bir çalkantı dönemi.
Gezi isyanı, ardından hemen 17-25, 2014 yerel seçimleri, cumhurbaşkanlığı seçimleri; 7 Haziran’da AKP’nin çoğunluğu kaybetmesi, 1 Kasım seçimleri.
Bu arada ABD ile kavga, AB ile kriz, Suriye savaşı, PKK ile mücadele. Ayrıca 15 Temmuz ve Fethullahçılarla eski ortakları olan AKP’nin kavgası.
İktidar son 2 yıldır; Türkiye’nin beka sorunundan bahsediyor. Dış düşman vurgusuyla iç düşman vurgusu eşanlı gidiyor.
Oysa, aslolanın toplumsal yapı olduğu, bu toplumsal yapının çöktüğü, ekonominin artık dönmediği ortaya çıktı.
2013’te 1,8 TL olan dolar bugün 4,5 TL. Bu, hızlı bir yıkım demek. Bu, Türk ekonomisinin 2,5 kat küçülmesi demek. Üstelik bu daha başlangıç!
Bu tablodan bakınca bir dip dalga olduğu kesin.
Peki o dip dalga ne derseniz?
Enflasyon, işsizlik, faizlerin artışı, dövizin artışı, dış borcun artışı.
Buna ekonomik kriz deniyor!
Şu an fragmanını izliyoruz; ama çok yakında sinemalarda.
AKP’yi yabancı güçler değil yerli üreticiler-çalışanlar yıkacak
Bu ekonomik tabloyu AKP yarattı demiyorum, tersine AKP bu ekonomik tabloyu ortaya çıkartmak için yaratıldı. AKP, uluslararası finans oligarşisi tarafından, yani Yahudi faiz lobisi tarafından, Türk ekonomisini çökertmek için kurulmuş ve iktidara getirilmiş bir parti.
Ama artık gitmesi gerek.
Neden gitmesi gerek derseniz, artık yabancı finansal güçler onu desteklemediği için değil!
Doğru, bu ekonomiye sıcak para girişi olmazsa çöküş kaçınılmazdır. Ama şunu da biliyoruz, son 2 yıldır iyi bir yabancı fon girişi var. Kısacası, yabancı güçler, en zor 2 yılında AKP’yi ayakta tuttu. Ama FED ve Trump, dünya ekonomik akışını değiştiriyor ve yabancı fonlar ister istemez gidecekler.
Ama AKP’nin gidişini sağlayacak olan bu değil.
Önemli olan şu: AKP’nin yakıma uğrattığı yaygın bir sınıfsal/sosyal taban var. Köylülükten işçi sınıfına, küçük esnaftan küçük üreticiye hatta geniş sanayi kesimlerine, özellikle ticaret kesimine, eğitimli meslek gruplarına, tabii ki gençlere uzanan Büyük Türkiye, Büyük İttifak, yıkılmamak için AKP’yi yıkmak zorunda!
Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi çok anlamlı bir tablo ortaya çıkarttı. Bir fabrika, Cumhuriyet sınıflarını simgeler. Bir yanda kamu girişimciliği, işçi sınıfı, oradan tarıma bağlantı ile köylülüğün kapsanması, küçük kentlerin sisteme bağlanması, üniversitelerin ve teknolojinin kapsanması, şehirli hane halklarının beslenmesi, ticaret ağının kurulması. Şeker, Türkiye’nin sınıfsal zeminini simgeler.
Ve son özelleştirmelerle tüm bu toplumsal sınıf ve tabakalar ayağa kalktı!
Gezi: Ulusal ekonomi savaşıydıgezi
Bu, aslında 2013’te sokağa inen Gezi ittifakıdır.
Gezi, Türk ekonomisini AKP’den ve yabancı finansal odaklardan kurtarmak için ortaya çıkmıştı. Aslında bir ulusal ekonomi savaşıydı.
Ağaç da bir simgeydi. O ağaç Cumhuriyet ağacıydı, Gezi’de toplanan milyonlar o ağacın dalları ve yaprakları. Sökülmek istenen, bu topraktan kazınmak istenen Türk halkıydı, Türk milletiydi!
Ama işte o millet yine ayakta!
Bugün kurulan “Millet İttifakı” işte aynı halkın aynı iradesidir, aynı dirençtir.
Gezi yenildi diyenler, siyasal alanla uğraşıyor. Oysa bu toplumsal yapı, her an yeni bir Gezi çıkarıyor. Çünkü, Türk milleti bu ekonomik yıkıma direniyor.
AKP, Gezi ile gitmedi!
Şimdi ise seçim var, sandık var!
Ben olsam onların yerinde, sandıkta yenilince çekilirdim kenara. Çünkü şunu görelim; gelen ekonomik kriz dalgası o kadar büyük ki, buradan hiçbir iktidar ayakta kalamaz!
AKP liderliği karar verecek:
Ya sandıkla gidecek ya ekonomik krizle!
Ama mutlaka gidecek!


Seçimi kaybedince ülkeyi yakarlar mı?izmir-yangini
Eskiden gitmezler, kaybetmezler denirdi.
Şimdi ise, kaybederler ama gitmezler!
Yani sandıkta kaybederlerse; öyle bir kriz, kaos ortaya çıkar ki, 1 Kasım seçimleri gibi olur!
Bu korkutucu düşünce bile, neden gitmeleri gerektiğini özetlemiyor mu?
Ne yani Yunan işgal ordusu mu bu?
İzmir’i kaybedince, yakıp öyle terk etsin şehri?
Değiller, demiyorum!
Tam aksine, tam da Yunan işgal ordusu gibiler ve elbet güzel İzmir’i yakmak isteyeceklerdir!
Ama işte tam da bu nedenle gitmeliler.
İşgalciler gitmeli.
Her ne pahasına olursa olsun; işgalciler gitmeli!


Sosyalistlerin kaçırdığı fırsatche-karamollaoglu
Yeni sistem bir şanstı.
Özellikle oy imkanı sınırlı ama etki gücü fazla muhalefet için.
Bir sosyalist parti için oy almak zor. Ama bir sosyalist cumhurbaşkanı adayı oy alırdı, hem de umulandan fazla.
Sosyalistler için, iki turlu seçim bir avantajdı. 100 bin imza ile etkili bir aday çıkarırlardı. Halkın sosyalistleri tanıması, sempati duyması sağlanırdı.
Çok basit bir soru: Saadet’in Karamollaoğlu’sunun bile “Che” olduğu bir ülkede, sosyalistler nerede!
Ya CHP’ye kapılanıyor ya HDP’ye!
Oysa farklı olabilirdi.
Şimdi sosyalist bir aday, TV ekranlarında sosyalizmi anlatıyor olurdu.
İkinci turda da, aldığı oy gücüyle gider yine CHP’nin adayına destek olabilirdi.
O halde;
Türkiye’de böyle bir sosyalist isim mi yoktu?
Ya da HDP ve Demirtaş’ın tek seçenek olarak kalması için mi?


Umudun düşmanları, düşmanların umududur

“Umutlanmak için onlara sunduğunuz her neden karşılığında akıllı bir ergen size umutsuz olmak için on tane neden sayacaktır. Fakat eğer iyi haberleri hatırlamazsak, kendi iyi haberlerimizi yapma isteğimiz de muhtemelen kalmayacaktır.”
Susan Neiman
Gramsci, iradenin iyimserliğine karşın aklın karamsarlığını tespit etmişti.
Dediği şuydu aslında; mantıklı bakacak olursak, karşıdevrimci güçler (faşistler) çok güçlüdür, akıllı her insan bunu görür ve bu da bir karamsarlık yaratır.
Oysa devrimci irade, “yapabiliriz” der, “yıkabiliriz” der; yani devrimci, karşısındaki düşman ne kadar güçlü olursa olsun, bir iç ses ona, “kazanacaksın” der!
Alman faşizmine, İtalyan faşizmine karşı direnen insanları onların nasıl olup da, “akıllı” olmadıklarını belki soruyorsunuzdur kendi kendinize!
Bizde ise durum tam tersi. Aklın iyimserliğine karşı iradenin kötümserliği hakim.
Karşımızda bir iktidar var. Güçlü sanıyoruz. Oysa yine Gramsci’nin terimiyle, bu iktidar hiçbir zaman bir “hegemonya” kuramadı. Güçlü iktidar, %50’yi alan iktidar değildir. Güçlü iktidar %90’ın altına asla düşmeyecek iktidardır.
Kaldı ki bu iktidar 7 Haziran seçimlerinde azınlığa düşmüş, yani kaybetmiş bir iktidar!
Ekonomik açıdan çıkmazda bir iktidar.
İktidar o kadar zayıf ki, MHP ile ittifak kurmak zorunda kaldı. Oysa hiçbir güçlü iktidar “ittifak” yapmaz.
Sizce AKP, neden Kurtulmuş’u, Soylu’yu kendine kattı ama onların partileriyle ittifak yapmadı?
Ve yine bugün neden Saadet’i ittifaka bile katmadı?
Bizzat Tayyip, “metal yorgunluğu” demiyor mu?
Eskiden en az 400 derken, şimdi MHP ile ittifak halinde 300+1’e neden razı?
Durum çok açık: Aklımız bize bu iktidarın gidici olduğunu söylüyor!
Peki ya irademiz?
O neden böyle inançsız, böyle güvensiz, böyle çaresiz?
Evet bir sorun var.
Ve o sorun bizde.
Maalesef, en umutlu olmak gereken bir 
dönemde, muhalefetin bir kesimi “ergenlik” yapıyor.
İster çocukluk deyin, ister şımarıklık; bu bir psikolojik dönem. Kimileri ergenlik krizinde çırpınacak elbet. Ama kimse “ergenlik” kaprisleriyle uğraşamaz.
Umutlu olacağız.umut
Bugün olmazsa yarın mutlaka!
Ve şunu bileceğiz, bugün yıkılmamak, ayakta kalmak bile başarıdır. Yarın için hazırlıktır. Aslolan, son savaşı kimin kazanacağıdır!
Elbette kendimizi kandırma çağrısı değil bu.
Şunu çok iyi biliyoruz, bazen iyimserlik bazen de karamsarlık bir kandırmaca olabilir.
Nasıl mı?
Karşınızdaki adam aslında umutsuzdur. Ama umutlu’yu oynar! O kadar umutludur ki, artık çalışmaya bile gerek yoktur! Size şöyle der; ya zaten bitti bu iktidar, biz çalışsak da çalışmasak da!
Bu tavrı özellikle oy kullanmaya gitmemek için, üstelik “devrimcilikmiş” gibi sunacaklardır!
Ya da tam zıddı.
Karşınızdaki adam aslında karamsar değildir ama çok kötümser konuşur. Bunca yıl gitmemişlerdir ve itmeyeceklerdir. Halbuki karşınızdaki aklı başında biridir. Gideceklerini de bilir. Ama işte, şöyle düşünür; madem gidecekler neden öne çıkıp kendimi riske atayım!
Emin olun, bunlar da sandığa gitmeyecek ve yine bu tavrı devrimcilik olarak sunacaklardır! Oylar zaten çalınıyordur, sandığa gitmenin bir anlamı yoktur.
Evet, karşımızda iyimser ya da kötümser numarası yapan, devrim kaçkını insanlar çıkacaktır!
Ama asıl, o “kaçkın” bizim içimizde de gizlidir.
Açık konuşalım, en iyimserimizin içinde bir kötümser, en kötümserimizin içinde bir iyimser gizlidir. Biz bunları yok saymak istesek de istemesek de!
Düşmanımızı bilelim, tedavisini bulalım!
Umutlu olmak da, umutsuz olmak da, bizi mücadele etmemeye sevk ediyorsa; hastayız demektir!
Basit bir depresyon da olabilir, köklü bir inançsızlık da, hatta ve hatta; devrimcilere düşmanlık, mücadele edene duyulan nefret de!
Hastalığın her hali ile mücadele etmek şarttır!
Aklın da iradenin de iyimser olması gereken, öyle güzel günlerden geçiyoruz ki.


Bu yazı 170 kez okundu.

Türk Solu
SON EKLENENLER