• Pazartesi, Temmuz 24, 2017

Artık emeklemiyoruz, Ayaklandık!

serap-yurulus
Serap Yeşiltuna
Temmuz17/ 2017

Üç yıl önce oğluma bir mektup yazmış ve bu kutlu yürüyüşü anlatmışım da anlatmışım.
Daha yeni yeni adım atmaya başladığı günlermiş. Adım atarken düştüğü, desteğe ihtiyaç duyduğu, düşe kalka yürüdüğü günler. Gezi’den bir süre sonra…
“Yürü” demişim.
“‘Yürüyelim arkadaşlar’ diyerek Kurtuluş Savaşı’nı başlatan Atatürk gibi yürü…
Ordular yürüten Kanuni gibi, Fatih gibi, yürü Timur gibi yürü,
Yunus gibi Mevlânâ gibi yana yana yürü” demiş;
Nâzım’la başlamış Nâzım’la bitirmişim.
İşte şimdi bu yürüyüşü en az 2 milyon temiz kalbin katıldığı görkemli bir mitingle nihayete erdirdik.
Güvenpark’tan çıkmış, kilometrelerce yol yürümüşüm. Geriye dönüp baktığımda ben bu yolu nasıl yürüdüm diyeceğimi biliyorum. Evden otobüs durağına yürümeye erinen, arabayı biraz uzağa park etsek oflayıp puflayan bizler için ne kadar uzun bir mesafe!
Ama aradığımız şey adalet… Ateşi bulmak gibi, tekerleği ya da yazıyı bulmak gibi eğer olmasaydı, ilk insan onu da bulmak için bir çaba harcardı.
“Çin’de de olsa ilmi arayınız” diyen Hz. Muhammed bilseydi birgün adaletin bu denli ayaklar altına alacağını bunu ilim için değil adalet için söylerdi.
Türk budununa seslenen Bilge Kağan “Üstte mavi gök basmasa, altta yağız yer çökmese, ilini töreni kim bozabilir” derken bilseydi bunların yaşanacağını, adaletin çökmesinin yağız yerin çökmesi, gök basması kadar berbat bir durum olduğunu da eklerdi sözlerine…
Fatih, İstanbul’u fethettiğinde ilk yaptığı vurgu adalet vurgusuydu. Kimselerin düzeni bozulmayacak, kimselere adaletsiz davranılmayacak, tüm dinlerin ve toplumların yaşamasına izin verilecekti. Oysa sadece yürümemiş, gemileri bile karadan yürütmüş heybetli bir hakandı ve her şeye gücü yetmekteydi. Ama bilmekteydi ki adalet yoksa güç de yoktu.
Yürürken hep bunları düşündüm. Yanımdan kimler yürümedi, kimler yürüyüp geçmedi ki. Mağdur insanlar gördüm, haksız yere tutuklanmış insanların yakınları, işinden aşından edilmiş insanlar gördüm, Harbiyeli oğlu günlerdir esir edilen Veysel Amca’yı gördüm örneğin. “Nuriye ve Semih yalnız değildir” diyerek yürüyen ama sadece yollarda değil molalarda bile elindeki pankartı havaya kaldırarak insanlara onları bir kez daha hatırlatmaya çalışan Hıdır Abi’yi gördüm.
Sevim Abla ile, 10 aydır haksız biçimde Silivri’de tutulan Gökçe Fırat’ın annesi Sevim Abla ile yürüdük biz. Kılıçdaroğlu ile aynı yaşta. Güvenpark’tan Maltepe Meydanı’na kadar bir an bile “yoruldum” demeden yürüdü. Attığı her adımın yeri sarstığına ve adaletsizce geçen bunca yılın acısını çıkardığına inanarak. Yürüdüğü bu yolun sonunda oğluna kavuşacağının hayalini kurarak…
Tutuklu gazetecilerin yakınlarını gördüm.
Hatta görevi gereği yanımızda yürüyen çevik kuvvete bağlı pek çok atanamayan öğretmen gördüm.
Aydınlar geçti yanımdan, sanatçılar geçti…
Gazeteciler geçti…
Pek çoğu ünlü…
Hepsi de kan ter içinde, çoğu tanınmayacak durumda. Başlarında bir mendil, bir bez parçası, üzerinde şapka, ayaklarda bir kısmı patlamış ayakkabılar, yanmış kavrulmuş vücutlar, kırmızı yüzler. Kimsede makyaj yok. Olduğu gibi…
Makamlarında bazen görüşmenin bile zor olduğu milletvekilleri geçti.
Ellerinde megafon ya da fotoğraf makinası, bazen kortejin en sonunda dökülenleri toplayarak ve “görevli” tişörtüyle…
Görev ne?
Her şey olabilir! Korteji düzenlemek, provokasyonlara cevap vermeye çalışanları yatıştırmak olabilir, slogan atmak ya da düşenleri kaldırmak da olabilir. Görev, o an ne gerekiyorsa o. Kimseye özel bir görev verilmiyor. Yürüyüşe katılma zorunluluğu yok, davet bile edilmemişler. Kemal Kılıçdaroğlu “ben yürüyeceğim” demiş hepsi bu.
Binlerce insan geçti yanımdan. Gençler ve yaşlılar… Ama sadece mağdurlar değil! Herhangi bir yakınına bir şey olmamış. Hâlâ görev başında olan, tuzu kuru keyfi yerinde olan insanlar geçti. Belki de en çok onlar geçti. Keyiflerini bozdular! Çünkü bozulan adaletin ayarıysa bir gün mutlaka bu ayarsızlık onları da vuracaktır. Bunun bilincinde olan insanlar geçti. Kendileri ya da başkaları için değil, bozulan bu düzene isyan için yürüdüler onlar. Çadırlarını sırtlandılar ve kilometrelerce yürüdüler.
Yürümeyenler de oldu. Hatta bu kutlu yürüyüşe dil uzatanlar oldu. “Şunun bu yürüyüşte ne işi var, bu niye yok, yanındaki kimdi” diyerek çemkirdiler durdular. “Bayrak niye yok” dediler; 1011 metrelik Türk bayrağını gözleri görmedi onların. Atatürk resimlerini, Atatürklü Türk bayraklı insanları görünce hemen kanal değiştirdiler. Terörist, PKK’lı, FETÖ’cü dediler bize…
Güldük geçtik. Onları ikna etmeye hiç mi hiç çalışmadım ben. Onları tarih ikna eder. O vızıldamalar vızıldama olarak kaldı, yürüyüş korteji her gün uzadıkça uzadı. Birileri girdi, birileri çıktı ama hep artarak devam etti. Çünkü bu bir partinin yürüyüşü değildi. Bu bir grubun ya da bir fraksiyonun yürüyüşü de değildi. Elindeki tek silahı kendi bedeni, kendi naçiz vücudu olan insanların bir haykırışıydı.
Bir suskunluk bozuldu.
Yüz binlerce Mustafa Kemal sel olup aktı. Yürüyerek geldik, yürüyerek döndük, ayaklar yoruldu, ruhlar dinlendi.
Kalplerdeki umutsuzluk hastalığına merhem oldu miting, bir sürüşte söktü attı virüsü.
Biz ne azız ne de çaresiziz dedik. Sıcağın kavurucu günlerinde ılık bir rüzgar esti üzerimizden.
Bu yürüyüşle birlikte biz büyüdük.
Artık emeklemiyoruz;
Ayaklandık!


Bu yazı 68 kez okundu.

Serap Yeşiltuna
SON EKLENENLER