• Cuma, Ağustos 18, 2017

Atatürk ile Afet İnan’ın 
Türklük ve tarih aşkı

serap
Serap Yeşiltuna
Mayıs15/ 2017

Mevlana ne güzel söylemiş:
“Bir lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye!”
Söz konusu Mustafa Armağan ve onun tarihçiliği olunca…
Özellikle Cumhuriyet tarihi ile ilgili “Flaş” bir iddia varsa mutlaka içinde iftiralarla ve beceriksizlerle dolu bir yalan vardır. Bilmemenin hafifliği olsa gerek!
Ancak bu seferki, artık tarihçiliği geçtim, insanlığa ve “adam”lığa sığmayacak kadar rezil ve aşağılık bir iftira halini almıştır.
Yanına aldığı Süleyman Yeşilyurt ve Yavuz Bahadıroğlu ile birlikte TVNet’te yayınlanan “Derin Tarih” isimli derinliksiz programında “Latife Hanım Çankaya’nın ikinci first ladysi miydi?” diyerek Afet İnan’la Atatürk’ün bir ilişkisi olduğunu ima etmeye çalışmıştır.
İddianın dayandığı temeller o kadar acemicedir ki! Ancak bunu iddia edene yakışır!
Afet İnan’ın Atatürk’ün manevi kızı olamayacağını çünkü varlıklı bir aileden geldiğini ve bakıma muhtaç olmadığını söyleyerek kendince dayanak uydurmaktadır. İftirasına dayanak bulmaya çalışmaktadır.
“Manevi evlat” kavramından, Atatürk’ün manevi evlat ile neyi hedeflediğinden, kadınlara olan güveninden, inancından, onları yüceltme çabasından habersiz olan bu dedikoducular, bir varsayımdan yola çıkarak Afet İnan’ın kim olduğuna karar verivermişlerdir akılları sıra.
Evet, Afet İnan bir memur kızıdır.
Afet İnan iyi eğitimlidir ve bakıma muhtaç falan da değildir.
Atatürk ile tanıştıkları 1925 yılında İzmir’de Redd-i İlhak Okulu’nda henüz üç haftalık bir öğretmen, 17 yaşında bir genç kızdır. Atatürk, Selanik-Doyranlı olan, Balkan Harbi’yle yurdunu ocağını terk etmek zorunda kalmış bir ailenin evladı olan Afet İnan’da bir cevher görmüştür. Hemen ailesi ile görüşüp babasının da izniyle naklini Ankara’ya yaptırmış ve sonra da dil öğrenmesi için Lozan’a göndermiştir. Afet İnan’ın bundan sonraki hayatı da upuzun bir öğrenme süreciyle geçecektir. Tarihe damga vuracak bilimsel çalışmalar, Türk Tarih Kurumu, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi gibi hâlâ dimdik ayakta duran kurumlar, başarılı bir kariyer, onlarca eser ve kitap bu uzun emeklerin bir sonucudur.
Atatürk bu zeki ve çalışkan Türk kızının yetişmesine ve bir bilim insanı olmasına destek olmuştur.
Cenevre’de koca koca profesörlerle fikri tartışmalara giren ve Türk Tarih Tezi’ni onlar karşısında savunan isimdir Afet İnan.
Türk Tarih Kongresi’ne damgasını vuran, Piri Reis’i, Mimar Sinan’ı en güzel haliyle yazan isimdir Afet İnan.
Atatürk’ün fikri sohbetlerinde yanında olan, onun gurur duyduğu isimdir Afet İnan.
Kızı Arı İnan’ın ifadesiyle “azmin, iradenin ve sebatın sembolü”dür Afet İnan.
Türk kadınının geldiği en güzel noktalardan biridir Afet İnan.
Sadece kendisi için değil tüm Türk kadınları için çalışan ve onlara örnek olan isimdir.
Ama “kadın”ı sadece karşı cins olarak gören, ona zihinsel ve sosyal paye biçemeyen gerici zevat için ise son derece anlaşılmazdır bu yapılanlar ve olanlar!
Evet, Atatürk ile Afet İnan’ın arasındaki büyük bir gönül bağı, büyük bir aşktır. Ama nasıl bir gönül ilişkisi, nasıl bir aşk olduğunu ancak beyni uçkurunda, zihni cinsellikte, kalbi fesatlıkta olmayanlar görebilir. Afet İnan’ın Cenevre’de üniversite eğitimi aldığı yıllarda Atatürk ile olan mektuplaşmaları bu gönül bağını öyle güzel ortaya serer ki:
“Atatürk,
Uzun günler geçti. Yolculuk, yeni üniversite yaşamı, yerleşme işleri ve birçok düşünceler hep bugünler içinde yer aldı. Sizden haber aldıkça kuvvet topluyor ve çalışma kudretini kendimde buluyorum.
Ankara yolunda iken dil teorinizi tarih ve tarihten önceki zaman içinde düşündüm. İnsan güneşin aydınlığını ve sıcaklığını yeryüzüne indirdikten sonradır ki, kültür sahasında ilerlemiş ve kendi emeği ile doğaya egemen olabilmiştir…
Ben buradaki derslere gelir gelmez başladım. Sınav için zorunlu olan kısımların profesörlerini tanıdım ve derslerine devam ediyorum. Yalnız Prof. Pittard’ın dersini benim seçtiğim bölümde gelecek yıl için olduğu halde, onun ısrarı ve benim de isteğim üzerine bu seneden almaya başladım. Şimdilik en iyi anlaştığım profesör o.
Bizim yeni hafriyattan bahsetmiştim. (Çorum Alacahöyük’teki kazılardan bahsediyor.) İlk dersinde kalabalık bir öğrenci grubuna Türkiye’deki bu yeni arkeolojik buluntulardan bahsetti ve üzerinde önemle durdu. Fırsat düştükçe gerek ders, gerek konferans hazırlamalarında Türklüğe ve Küçük Asya Kültürüne karşı olan admirasyonunu ve ilgisini tebarüz ettiriyor.

Derste bir tarih profesörü, Türklük üzerinde bilgisizce bir söz kullandı. Rektörün bir lokaldaki toplantısında bu profesörle münakaşa ettim. Bugün aynı profesör seminer konferansları için birçok talebelerle ders yaparken, daha önce yaptığı hatayı yerinde olarak tashih etti. Pek memnun oldum. Telgraf cevabınıza çok sevindim. Saygı ile ellerinizden öperim.
Afet”
Yine bir başka mektubunda Avrupa’da Türkler aleyhinde yürüyen kampanya ve yanlış bilgilendirmeye karşı Atatürk’ü haberdar etmekte, belgelerle o profesörlere tezlerini ispata girişmektedir:
“Profesörlerden birisi ile şu mevzu üzerinde münakaşam oldu. Atina Akropolü’nün Türkler tarafından cephanelik yapıldığını ve 1687’de Venedikliler tarafından bombalanarak tahrip edildiğini Voltaire’in kitabından okudu. Benim yerinde gördüğüme göre, Atina Akropolü Türkler tarafından cephanelik değil cami olarak kullanılmıştır. Atina, hatta bütün Yunanistan abideleri Türkler sayesinde muhafaza edilmiştir. Savaş esnasında cephane geçici olarak konmuş olabilir. Bunun hakkında bizim Tarih Kurumu, Atina’daki elçimiz acaba ne düşünürler? Ben bu dediklerimi dokümanla ispat etmek isterim…”
Afet İnan’ın uzun mektupları arasında buna benzer pek çok örnek karşınıza çıkar. Avrupa’da bir Türk kızı tek başına Türklere yönelik tüm önyargı ve düşmanlıklara karşı, bıkmadan yorulmadan umutsuzluğa kapılmadan mücadele etmekte, argo tabiriyle ‘çatır çatır’ tartışmakta ve gerektiğinde de tüm belgeleri toparlayarak “küçük dağları yarattıklarına inanan” Batılı profesörlerin yüzüne çarpmaktadır. Atatürk’ün tüm bunlardan nasıl da memnun olduğunu, keyifli keyifli gülümsediğini ve Türk kızıyla bir kez daha nasıl gurur duyduğunu tahmin edebiliyorum. Mektuplarından bu memnuniyetini anlamak ve Afet İnan’ın çalışmalarını ciddiye aldığını görmek zor değil.
“Afet,
Mektuplarını aldım. Ara sıra telefon görüşmelerinden de sıhhat ve afiyetinden ve muvaffakiyetle derslerini takip ettiğinden haberdar oluyor ve memnun oluyorum. Senin gaybubetinden hasıl olan bu sıkıntıyı bu suretle tahfif etmekteyim. Ben bildiğin gibi dil ile meşgul oluyorum. Sen giderken basılmış olan ilk broşürü tashih ve tadil ettirerek yeniden bastırttım. Sen de almış olacaksın. Bunlardan sana yeniden beşer tane gönderiyorum. Bununla beraber şimdiye kadar teorinin tatbikatı olmak üzere, Ulus’ta yazdığım yazıların da kupürlerini toplu olarak gönderiyorum… Bence Güneş-Dil Teorisi isabet etmiştir. Hint-Avrupa dillerine de kabil-i tatbiktir. Sen kendin, gönderdiğim tatbikat notlarıyla teoriyi kavramaya çalış. Anlaşılmayan yerleri sor izah edeyim. Ondan sonra belki linguistik profesörünle beraber tetkik ve tentik eder onun da mütalaasını bana bildirirsin…
Biz yemek odasında her gece dilcilerle tahta başında dil tatbikatı yapıyoruz. Ben gündüzleri buna hazırlanıyorum. Ekseriya çıkmaya da vakit bulamıyorum… Telefonla görüşmek istediğin gün, ben henüz yatakta yatıyordum. Celal yanıma geldi, telefonu açtım. Hâlbuki yanıma gelinceye kadar geçen zamanda konuşma bitti diye yolu kapamışlar. Ulaştık tekrar, bulamadık, pek canım sıkıldı.
K.Atatürk”
İşte bahsi geçen gizli aşk!
Türklük aşkı, bilim aşkı, tarih aşkı ve iki gönüldeşin, fikirdeşin birbiriyle olan kutsal ilişkisi!
Mektuplarında ona “Atatürk” diye hitap eder Afet İnan. Türk’ün en simge kızının, Türk’ün en simge babasına hitap ediş biçimidir bu. Bir manevi babaya, bir ölümsüz Ata’ya sesleniştir. Bu ilişkide bir anlam arayanlar, bu derin manayı nasıl göremezler anlamak zor!
Süleyman Yeşilyurt denen şahıs tutmuş bir de kitap yazmış, “Efendim ben bu iddialarımı kitabımda da yazdım, kızı Arı İnan bana cevap vermedi. Demek ki iddialar doğru” diyor! Arı İnan onu neden ciddiye alsın, değerli vaktini neden kitabını okuyarak geçirsin ve ona neden cevap versin hiç düşünmüyor anlaşılan!
Sayfalarca kitap yapmış, Türkiye’deki ilk arkeolojik kazıların öncülüğünü üstlenmiş, fakülte kurmuş, Sinoloji, Hindoloji, Hititoloji, Hungaroloji, Sümeroloji gibi kürsülerin kuruluşunu gerçekleştirmiş, saatlerce konferans vermiş bir bilim kadınının kızının, bilimsel olanla olmayanı ayırt edecek düzeyde olduğunu idrak edemiyor olmalı!
Tarihçilikle yalancılık yer değiştirince, bilim adamı ile iftiracı da yer değiştiriyor ancak bu yalancı ve iftiracıların hiç biri sonuç olarak tarihe geçemiyor. Bu yalancılar bir süre sonra unutulacak ve kimse onları hatırlamayacak. Ama aradan binlerce yıl da geçse Atatürk de Afet İnan da tarihteki yerini koruyacak.


Bu yazı 124 kez okundu.

Serap Yeşiltuna
SON EKLENENLER