• Perşembe, Temmuz 19, 2018

Atatürk’ten liderlik dersleri

ozgurerdem
Özgür Erdem
Temmuz02/ 2018

Yenmek, yenilmek
Siyasette yenmek de var, yenilmek de. Seçim kazanmak da var kaybetmek de…
Sadece siyasette mi? Askerlikte de… Hayatın genel akışında da…
Ancak bir lider için önemli olan, yenildiği koşullarda bile liderliğine devam etmesi, “yenilgi psikolojisi”nin “bozgun”a dönüşmesini engellemesi ve bir sonraki zafer için güç biriktirmesidir…
24 Haziran gecesi “kaybeden” muhalefet liderlerinin bir anda ortadan kaybolması ister istemez bunları düşündürtüyor insana… Üstelik çuvallar dolusu oy, henüz ilçe seçim kurullarına teslim edilmemişken, binlerce gönüllü gecenin 1’lerinde, 2’lerinde oylar çalınmasın diye nöbet tutarken, bir açıklama bile yapmadan yapayalnız bırakıldıkları düşünülünce…
Halbuki tarihimizde Atatürk gibi bir örnek de var. Liderin nasıl olması, ne yapması gerektiğini gösteren bir örnek.
Sanılır ki, Mustafa Kemal Atatürk hep savaş meydanlarından zaferle ayrılmıştır. Hayır. Bilakis Türk milleti hezimet üstüne hezimet yaşıyordu. Balkan Savaşları’ndan itibaren 10 yıl boyunca hep yenilmiş, İmparatorluk topraklarının 4’te 3’ünü yitirmiş, hatta Anadolu’da kalan son topraklarımızı da kaybetme tehlikesi altındaydık. İşte o karanlık dönemde dahi Mustafa Kemal, “geldikleri gibi giderler” demesini bilmiştir.
O yüzden Mustafa Kemal olmuştur!
Trablusgarp
1911’de Mustafa Kemal pek çok başka vatansever subayla birlikte İtalyan işgaline karşı direnmek için gönüllü olarak Trablusgarp’a gitmişti. Başarılı da oldular, İtalyan ordusunun ilerlemesini durdurdular. Ancak Balkan Savaşları patlak verince, Osmanlı İtalyanlarla anlaşmak ve Trablusgarp’ı terk etmek zorunda kaldı.
Peki, Mustafa Kemal ne yaptı? Ortalıktan kaybolmak yerine bu sefer de Balkan Savaşı’na katıldı, vatan savunması için savaşmaya devam etti.
Edirne
Balkan Savaşları’nda Osmanlı Ordusu tüm dünyanın hayret ettiği bir şekilde Yunan ve Bulgar ordularına yenilmiş, 600 yıllık topraklarımızı terk etmek zorunda kalmıştı. Edirne bile yitirilmişti. Mustafa Kemal’in memleketi Selanik de tek kurşun atılmadan Yunanlara terk edilmişti!
Peki, Mustafa Kemal ne yaptı? Selanik’i bile yitirmenin yarattığı düş kırıklığıyla “bir kenara” mı çekildi? Hayır… Yunanlar ve Bulgarlar İkinci Balkan Savaşı’nda birbirine düşünce, Edirne’yi geri alacak harekâtı gerçekleştirdi!
Çanakkale
Çanakkale’de kara savaşları başladığında Osmanlı’nın durumu o kadar da iyi değildi. İngiliz-Fransız birlikleri başarılı bir çıkarma gerçekleştirmiş, Osmanlı mevzilerini darmadağın etmişlerdi. Mustafa Kemal, o cephedeydi. Yarbay olarak düşük bir rütbedeydi. Büyük bir bozgun kapıdaydı. Ne İstanbul’dan bir yardım geliyor, ne de daha üst rütbeli subaylar bir çözüm üretebiliyordu.
Peki, Mustafa Kemal ne yaptı? Ah edip vah edip inlemedi… Dağılan birlikleri toparladı, düşen mevzileri sağlamlaştırdı. Ordusuna “Size ölmeyi emrediyorum” diyebildi. Ve siperlerde hep en önde savaştı. Cesaretiyle psikolojik üstünlüğün Türklere geçmesini sağladı ve tarihin gördüğü en büyük çıkarmalardan birini püskürtmeyi başardı… Üstelik tek bir kurşunu bile kalmamış askerlere “süngü tak yere yat” diyerek…
Çanakkale düşse, İstanbul düşecekti. İstanbul düşse, Anadolu düşecekti. Türk milletinin geleceğini kurtardı Mustafa Kemal Çanakkale’de. Üstelik “imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür etmiş”ken…
Doğu Cephesi (Muş/Bitlis)
Mustafa Kemal, Birinci Dünya Savaşı’nda Doğu Cephesi’nde görevlendirildiğinde, bu cephe tamamen çökmüş durumdaydı. Ruslar Van, Muş ve Bitlis’i işgal etmiş, kendi yönetimlerini kurmuştu. Sivas’a dayanmış, Anadolu’nun içlerine doğru ilerlemeyi hedefliyorlardı.
Peki, Mustafa Kemal ne yaptı? “Enkaz devraldım” demedi. Halbuki devraldığı gerçekten de bir enkazdı. Dağılan orduyu toparladı, Muş ve Bitlis’i Ruslardan geri almayı başardı. Bu şehirler bugün hâlâ Türkiye sınırları içindeyse, “Ermenistan” ya da “Kürdistan” haline gelmemişlerse, bu Mustafa Kemal’in 1917’deki cesur komutanlığı sayesindedir.
Filistin Cephesi (Halep)
1918’e gelindiğinde, Osmanlı Ordusu artık tamamen dağılmış durumdaydı. Mısır’a kadar uzanan topraklardan Filistin’e geri çekilen ordumuz büyük bir bozgun içindeydi. Bu bir “geri çekiliş” bile değildi. Çünkü geri çekilen ordular, yeni mevziler kurarak geri çekilir. Önemli olan geri çekilmemek değil, dağılmamak, bozguna uğramamak, düşmanın daha da fazla ilerlemesini engellemektir. Halbuki Filistin Cephesi’ndeki Osmanlı Ordusu’nun “bozguna uğramadan geri çekilecek” dermanı bile kalmamıştı. Mısır’dan kuzeye ilerleyen İngilizlerin Halep’i de aşıp Anadolu topraklarına girmesi an meselesiydi.
Peki Mustafa Kemal ne yaptı? O zor koşullarda sorumluluktan kaçınmadı. Dağılmış ve Alman komutanı pes etmiş Yıldırım Orduları’nın komutanlığını üstlendi. Halep’te bir direniş mevzisi kurdu. İngiliz ilerleyişini önce yavaşlattı, sonra durdurdu.
Aslında, Mustafa Kemal’in Halep’te gerçekleştirdiği her komutanın cesaret edemeyeceği bir şeydi. Halep’in içlerine çekilen Osmanlı Ordusu’nun bir düzen içinde kalmasını sağlamak için neredeyse canından bile oluyordu. Bir “kırbaç” darbesiyle savaşın seyrini değiştirdi…
Evet, bir kırbaç…
Halep’te Mustafa Kemal ve karargâhı Arap isyancıları tarafından kuşatılmıştı. Mustafa Kemal “tir tir” karargahta beklemek yerine, dışarı çıktı, isyancıların arasına girdi ve kırbacını şaklatarak kuşatmayı yarmayı başardı! Mısır’dan Halep’e kadar darmadağın bir şekilde bir bozgun halinde geri çekilen Türk Ordusu’nun “düzenli geri çekiliş”e geçtiği an işte bu andır. Mustafa Kemal sayesindedir ki, Türk Ordusu Kilis’te mevzilenebildi ve İngiliz ilerleyişini orada durdurdu.
Mondros
Osmanlı 30 Ekim 1918’de teslim oldu ve Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandı. 3 gün sonra, 2 Kasım 1918’de ise Osmanlı’yı savaşa sürükleyen Enver-Talat-Cemal üçlüsü Almanya’ya kaçtılar. O yenilgi halinde ortalıkta gözükmediler. (Tanıdık geldi, değil mi!)
Peki Mustafa Kemal ne yaptı? Kaçmadı… Mondros’un imzalandığı ve bütün ülkede büyük bir karamsarlık ve paniğin kol gezdiği o anlarda yine “lider”liğini konuşturdu.
İlk iş emrindeki subay ve askerlerin jandarma olmasını sağladı. Mondros Antlaşması, Türk Ordusu’nun silahlarını teslimini öngörüyordu, ancak jandarma birliklerine dokunulmayacaktı.
Bununla yetinmedi, bir hamle daha yaptı: Emrindeki birliklerin elindeki silahların işgalcilerin eline geçmesini engellemeliydi. Askerin elindeki silahların yöre halkına dağıtılmasını emretti. Silahlar Hatay, Adana, Urfa ve Antep ahalisine dağıtıldı. Kurtuluş Savaşı’nın ilk zaferinin Güney Cephesi’nde Fransızlara karşı kazanılmasını sağlayan işte o silahlardır!
Diğer yandan, İngilizlerin işgal etmek istediği İskenderun limanında bir direniş örgütledi, Mondros hükümlerinde yer almayan bu hukuksuz işgalin durmasını sağladı.
İzmir’in İşgali ve Bandırma Vapuru
Mustafa Kemal, Kasım 918’de Adana’dan İstanbul’a döndüğünde, Boğaz’da demirlemiş işgal donanmasıyla karşılaştı. İlk tepkisi “geldikleri gibi giderler” oldu. Ve o inançla çalışmalarına devam etti. İstanbul’daki devlet erkanının, Padişah dahil, tamamıyla teslimiyetçi tavır aldığını görünce tek çarenin Anadolu’ya geçmek olduğunu gördü. Anadolu’ya gidecek, sıfırdan bir direniş örgütleyecekti. İşte tam o günlerde, 15 Mayıs 1919’da İzmir Yunanlar tarafından işgal edildi. Türk tarihinin kara sayfalarından biriydi bu.
Peki Mustafa Kemal ne yaptı? “İngilizleri kızdırmayalım, daha fazla işgal ederler” diyenlere aldırmadı. Düşmanın suyuna giderek durdurulamayacağını gayet iyi biliyordu. İstanbul’da herkes panik ve çaresizlik içindeyken Mustafa Kemal, Bandırma Vapuru’na binip Samsun’a yola çıktı. Tarih 16 Mayıs’tı. Yani İzmir’in işgalinin hemen ertesi günü!
Yunanlar Polatlı’da!
Kurtuluş Savaşı da başlı başına bir “yenilgilerden zafer çıkarma” tarihidir. Bunun en kıymetli örneği Sakarya Savaşı’nın hemen öncesinde yaşananlardır. Türk Ordusu, İnönü Savaşlarında Yunan Ordusu durdurmuş, ancak daha sonraki saldırılarda tutunamamıştı. Eskişehir ve Kütahya yitirilmişti. Yunan öncü kuvvetleri Polatlı’ya kadar ulaşmıştı. Tüm dünyada “Yunanlar için Ankara yolu açıldı” denmekteydi.
İşte tam o günlerde, Kurtuluş Savaşı’nın belki de en karanlık ve umutsuz döneminde, TBMM büyük bir yılgınlık içindeydi. Kimi vekiller TBMM’yi Kayseri’ye taşımayı dahi teklif ettiler. Yani Ankara’yı Yunan’a terk edelim diyorlardı!
Tabii Mustafa Kemal bunu kabul etmedi.
Herkes Kayseri’ye kaçmanın yollarını ararken, Mustafa Kemal çıktı ve “Başkumandanlık” istedi! Ortadan kaybolmamış, kaçmamıştı Aksine bütün sorumluluğu üzerine almıştı…
Nitekim Türk Ordusu Sakarya’da Mustafa Kemal Başkumandanlığında destan yazdı ve Yunan ilerleyişi durduruldu…
Mustafa Kemal’in bu kararlılığı ister istemez aklımıza şu sözlerini getiriyor:
TBMM’nin ilk açıldığı günler… Ankara’da beklediklerini bulamayan ve yokluktan/yoksulluktan yakınan vekilleri eleştirmek için Mustafa Kemal kürsüye çıkar ve şöyle der:
“İşittim ki, bazı arkadaşlar yoksulluğumuzu bahane ederek memleketlerine dönmek istiyorlarmış. Ben kimseyi zorla milli meclise davet etmedim. Herkes kararında özgürdür, bunlara başkaları da katılabilirler. Ben bu mukaddes davaya inanmış bir insan sıfatı ile buradan bir yere gitmemeye karar verdim. Hatta, hepiniz gidebilirsiniz. Asker Mustafa Kemal mavzerini eline alır, fişeklerini göğsüne dizer, bir eline de bayrağını alır, bu şekilde Elmadağı’na çıkar, orada tek kurşunum kalana kadar vatanı savunurum. Kurşunlarım bitince de bu aciz vücudumu bayrağıma sarar, düşman kurşunları ile yaralanır, temiz kanımı, mukaddes bayrağıma içire içire tek başıma can veririm. Ben buna and içtim!..”
Türk milleti bugünün karanlığından kurtulmasını bilir…
Yeter ki, herkes mevzileri terk etse bile, Elmadağı’na çıkıp mücadeleye devam etme cesaretini gösterecek bir lider olsun…
Yeter ki Atatürk’ten öğrenin, Atatürk’ten cesaret alın…


Bu yazı 83 kez okundu.

Özgür Erdem
SON EKLENENLER