• Çarşamba, Eylül 20, 2017

Atatürk’ü unutturamazsınız!

ozgurerdem
Özgür Erdem
Eylül11/ 2017

15 yıldır her milli bayramda gündem değişmiyor: Atatürk…
Türkiye Cumhuriyeti’ni yok etmek isteyenlerin iki hedefi vardır her zaman: Atatürk ve Türk Ordusu. Bu ikisi olmadan Türk milleti de olmaz, Türk milli kimliği de, Türk devleti de…
Bu sene 30 Ağustos’ta yine alevlendi tartışmalar… Atatürk’ü küçümseyenler mi dersiniz, Atatürk’süz 30 Ağustos mesajı yayınlayanlar mı dersiniz, Büyük Taarruz’un önemini küçük göstermeye çalışanlar mı dersiniz…
Aslında bu bir tarih tartışması değil. Tartışılan geçmişimiz değil günümüz ve geleceğimiz. Yok etmeye çalıştıkları Türk milletinin Atatürk sevgisi. Çünkü biliyorlar ki Atatürk sadece Cumhuriyet’in kurucusu ve Türk milletinin kurtarıcısı değil, bu milleti birleştiren en önemli kimliktir.
Geçmişten intikam almak istedikleri için değil bunca saldırıları. Günümüzde Atatürkçü bir direniş yaşanmasından korkuyorlar. Ve Türkiye’nin geleceğini Atatürk’ün ve Atatürkçülerin belirlemesinden çekiniyorlar.
***
Bu açıdan Atatürk’e saldırı birkaç cepheden gerçekleşiyor.
Birincisi Atatürk Kurtuluş Savaşı’nın komutanlarından herhangi birisi olarak lanse ediliyor. Böylece Atatürk’ün liderliği sıradanlaştırılmaya çalışılıyor. Atatürk’e muhalif paşalara, Kâzım Karabekir’lere, Refet Bele’lere, Rauf Orbay’lara, Ali Fuat Cebesoy’lara yapılan güzellemelerin nedeni bu. Dikkat edin bu isimleri “Kurtuluş Savaşı’nın değerli komutanları” olarak gösterenler, aynı hüsnüniyeti İsmet İnönü ya da Fevzi Çakmak için göstermezler!
İkincisi, “Türk milleti daha ne Atatürk’ler yaratır, Kurtuluş Savaşı sadece Atatürk’ün değil bütün milletin zaferi” gibi söylemlerle Atatürk’ün rolü küçümsenmeye çalışılıyor.
Ve üçüncüsü, Kurtuluş Savaşı’nın sadece Yunanlara karşı verilen, hatta Fransız, İtalyan ve Rus desteğiyle gerçekleştirilen sıradan bir savaş olduğu propagandası yapılıyor.
Kısacası Atatürk’ü Atatürk yani “Türklerin Atası” yapan bütün özellikleri aşındırılmak isteniyor.
“Resmi tarihin yalanları”nı eleştirdiklerini söyleyenler, bir “paralel tarih” yaratmaya çalışıyor. Bu “paralel tarih”te Atatürk, Kurtuluş Savaşı zaferinin üstüne konmuş (!) sıradan bir generaldir. Dahi değildir, hatta iyi bir asker de değildir. Kurtuluş Savaşı’nın “gerçek kahramanları”nı Cumhuriyet kurulduktan sonra tasfiye etmiş ve bütün zaferi kendi üstüne almıştır!
Bu “paralel tarih”te anlatılanların hiçbiri tarihi gerçeklerle uyuşmaz. Adeta bir “paralel evren”de yaşanmıştır o sözde tarih!
“Paralel Devlet”le Türk devletini zayıflatanlar, şimdi de “paralel tarih”le Türk devletinin temellerine saldırmaktalar…
***
Peki nedir gerçekler?
İlkokul düzeyinde tarih bilgisi ve biraz mantıkla gerçekleri görmek mümkün.
Tabii vicdan da gerekiyor…
Farz edelim, Atatürk sıradan bir komutandı. Atatürk olmasa bile Türk milleti “bir değil bin Atatürk” bile yaratabilirdi.
Öyleyse basit bir soru sormak lazım: Türk milleti on 300 yılda niye hep gerilemiş, bir Atatürk çıkaramamıştır? 1699’dan itibaren sürekli gerileyen Türklere son 300 yılın en büyük zaferiyle tanıştırabilen niye bir tek Atatürk olmuştur?
Son 300 yılımızda elbette başka zaferler de var… Kanije var, Plevne var… Dikkat edin hep savunma zaferleridir bunlar. Bir taarruz zaferi, bir ileri adım son 300 yılda bir tek Atatürk önderliğinde gerçekleşebildi. O da 30 Ağustos’tur.
Üstelik Sarıkamış gibi, Balkan Savaşları gibi, 93 Harbi gibi büyük bozgunların ardından…
***
Öyleyse gelelim 30 Ağustos’a…
Öyle bir tarih yazılıyor ki, sanırsınız 5-6 general kafa kafaya vermişler, Büyük Taarruz planlanmış. Atatürk de bunu alt tarafı yönetmiş.
Halbuki 30 Ağustos öncesi Atatürk’ün liderliğinin bıçak sırtında yaşandığı en sıkıntılı dönemiydi. Fevzi Çakmak dışında stratejisini kabul eden, O’nu anlayan yoktu.
Bu durumu en güzel özetleyenlerden biri Falih Rıfkı Atay’dır. Çankaya’da şöyle der:
“Bu zafer Millet Meclisine, hükûmete, ordu komutanlarına rağmen Başkomutan Mustafa Kemal tarafından kazanılmıştır.”
Şimdi 30 Ağustos’tan 5-6 ay öncesine gidelim…
Yunanların Sakarya’yla birlikte sıkıntılı bir döneme girdiğini fark eden İtilaf Devletleri 22 Mart 1922’de bir barış antlaşması önerdiler. Yunanlar Ege’yi terk edecek, ancak Trakya Yunan egemenliğinde kalmaya devam edecekti. Bu yeni öneri şüphesiz Sevr’e göre çok daha avantajlıydı ancak Misakı Milli gerçekleşmediğine göre, Yunanlar Trakya’dan atılmadığı, İstanbul’un da işgali devam ettiği için tabii ki kabul edilemezdi.
Yine de TBMM’de bu önerinin kabul edilmesi görüşü yaygındı. Özellikle Malta’daki sürgünlerin, ki çoğu eski İttihatçı ve Mustafa Kemal’in önderliğini kabul etmeyecek isimlerdi, İngilizler tarafından Kasım 1921’de serbest bırakılmasıyla TBMM’deki hava da çok değişmişti. Çoğu TBMM’ye milletvekili olarak katılan bu isimlerden cesaret alan muhalifler sesini yükseltmeye başlamıştı.
Kısacası, 30 Ağustos öncesi asıl çarpışmalar TBMM’de gerçekleşti. Mustafa Kemal’in kontrolü dışında bir Vekiller Heyeti (Bakanlar Kurulu) oluşturmak istediler. Hatta Mustafa Kemal Malta’dan dönen Rauf Orbay’ın Başbakanlığını bu havayı biraz kontrol etmek için kabullenmek zorunda kaldı. Ve 12 Temmuz 1922’de Rauf Orbay Başbakan oldu.
Bir yandan da “Başkomutanlık” meselesi çıktı. Muhalifler Mustafa Kemal’in Başkomutanlığının “gereğinden fazla yetki verdiği” için uzatılmasına karşı çıkmaya başladılar. O kadar ki, 6 Mayıs 1922’de yapılan oylamada, Mustafa Kemal’in hasta olduğu için katılmamasını fırsat bilen muhalifler Başkomutanlık yasasının uzatılmasını engellediler! Tarihe dikkatinizi çekmek istiyorum: Mayıs 1922. Yani taarruzdan 3 ay önce!
Tabii, Mustafa Kemal restini çekti, hemen ertesi gün TBMM kürsüsünde çok sert bir konuşma yaptı. Ordu’yu başsız bırakmayacağını açıkladı:
“Başkomutanlığı bırakmadım, bırakamam ve bırakmayacağım.”
Sakarya Zaferi’nin başkomutanı bu resti çekince tabii TBMM’de dengeler değişti ve Başkomutanlık Yasası ikinci bir oylamada kabul edildi!
***
Kurtuluş Savaşı’nın bütün paşaların ortak bir zaferi olduğu da büyük bir yanıltmacadır. Mustafa Kemal, kendisine muhalif olan Refet Bele, Kâzım Karabekir gibi paşaları her zaman onore etmiş, gereken saygıyı göstermiştir. Ancak, bütün bu paşalar, Büyük Taarruz öncesinde Mustafa Kemal’i yalnız bırakmışlardı. Kâzım Karabekir Doğu Cephesi’ni terk etmeyi kabul etmedi, Büyük Taarruz’a katılmadı. Taarruz’u yürütecek asıl güç olan I. Ordu’nun Komutanlığı için ise Refet Bele de Ali Fuat Paşa da sorumluluk üstlenmek istemediler, kendilerine getirilen teklifi çeşitli gerekçelerle reddettiler.
Hatta İsmet İnönü bile, Büyük Taarruz’un planlanması sırasında Mustafa Kemal’in çizdiği stratejiye başlarda karşı çıktı, çok cüretkâr ve riskli bulmuştu! Gerçi İsmet Paşa, diğer paşalar gibi yapmadı, sorumluluktan kaçmadı ve Cephe Komutanı olarak Taarruz’u yönetmekten çekinmedi.
Büyük Taarruz sırasında Batı Cephesi’nde iki ordumuz vardı. II. Ordu’nun komutanı olan Yakup Şevki Paşa da Büyük Taarruz’un planlanması sırasında riskli bularak hep direnmiş ve itiraz etmiştir!
Tam da Büşük Taarruz öncesinde Mustafa Kemal, diğer paşalarla öyle tartışmalar yaşıyordu ki, ikna etmek için bir noktada Fevzi Çakmak ile birlikte istifa resti çekmek zorunda kalmıştı!
Dolayısıyla karşımızda “Kurtuluş Savaşı’nı birlikte yönettiği paşaları harcayan” bir Mustafa Kemal değil, tabiri caizse “ayağına dolanan” paşaları bile harcamayan, aksine tekrar ve tekrar kazanmak isteyen bir Mustafa Kemal vardır.
***
Gelelim Hükümet cephesine…
Hükümet’in başında Büyük Taarruz döneminde Rauf Orbay bulunuyordu. Ve daha önce de belirttiğimiz gibi Meclis’te yükselen muhalefetin bir sonucu olarak bir denge unsuru olarak Başbakan yapılmıştı. Ancak Mustafa Kemal, son dakikaya kadar Taarruz planlamasından ne Rauf Orbay’ı ne de Hükümet üyelerine haberdar etti! Taarruz’u öğrenmelerinin tarihi 6 Ağustos 1922’dir. Üstelik Mustafa Kemal sadece taarruz yapılacağını açıklar, tarihini bildirmez!
TBMM ise ancak ve ancak Büyük Taarruz başlayınca haberdar olacaktır!
***
Mustafa Kemal, 30 Ağustos stratejisini diğer paşalarla, TBMM’yle ve hatta Hükümet ile bunca gerginlikler yaşayarak kabul ettirmek zorunda kalmıştı!
Gerçekten de tek başınaydı…
Şevket Süreyya, Atatürk’ten “Tek Adam” olarak bahseder. Ülkeyi tek başına yöneten bir diktatör anlamında değildir bu tabii ki. Gerçekleri gören, Türk milletinin kurtuluşuna inanan, Türkiye’nin bağımsız bir ülke olarak kurtulabileceğini ve Cumhuriyet’in kurulabileceğini düşünen “Tek” adam olduğu için böyle denmiştir Atatürk’e.
Bu “Tek”lik 30 Ağustos’la da sınırlı değildir. Samsun’a ayak bastığından itibaren Atatürk’ün ufku kimsede yoktu. İstanbul’daki işbirlikçi yönetim zaten İngilizlere yalvararak bir kurtuluş peşindeydi. Eski İttihatçıların bir kısmı Bolşevik desteği peşine düşmüş, geri kalanı ise Mustafa Kemal’in başarısızlığının pususuna yatarak Enver Paşa’yı tekrar kurtarıcı olarak çağırma planları yapmaktaydı. Milli Mücadele’ye katılan pek çok subay ve aydın ise, Atatürk gibi umutlu değildi. Sivas Kongresi sırasında yapılan manda tartışmaları bunun bir kanıtıdır. Pek çok vatansever için ABD Mandası en mantıklı çözüm olarak görünüyordu o zamanlar!
İşte bu yüzden Atatürk Milli Mücadele’nin tartışmasız lideridir. Elbette emek veren pek çok değerli paşa vardır. Ancak Mustafa Kemal olmasa, onun keskin zekası, dahi stratejisi ve millete inancı olmasa, Kurtuluş Savaşı bırakın başarılı olmayı, başlayamazdı bile…
***
Tekrar günümüze gelelim.
Bugün Atatürk’e saldıranlar için Atatürk tarihi bir figür değil, yaratmak istedikleri faşist düzene direnecek milletin kurtuluş reçetesi… Milyonların “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” dediği bir Türkiye’de bu direnişi yıkmak için ilk hedefleri o yüzden Mustafa Kemal’in kendisi olmak zorunda.
Ya eserini küçük gösteriyorlar, bunu yapamadıklarında ise eserin sahibinin Mustafa Kemal olmadığını iddia ediyorlar!
Ancak her seferinde sert bir kayaya çarpıyorlar ve çarpmaya da devam edecekler. Bu milletin Mustafa Kemal’e olan sevgisini ve saygısını hiçbir zaman bitiremeyecekler.
Biz de haykırmaya devam edeceğiz:
Mustafa Kemal’in Askerleriyiz!


Bu yazı 87 kez okundu.

Özgür Erdem
SON EKLENENLER