• Pazartesi, Aralık 11, 2017

Ayla filmi neyi anlat(a)mıyor?

billur
Özgür Billur
Kasım21/ 2017

Ayla filmi hakkında öyle övücü yazılar yazıldı, öyle övücü eleştiriler yapıldı ki, acaba ben başka bir film mi izledim diye düşünmeden edemedim.aylafilmi
En son söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Gerçek bir olayı anlatan bu kadar güçlü bir konu böyle heba edilmemeliydi!
Film 1950 yılında Kore Savaşı’na Türkiye’den gönderilen askerlerden astsubay Süleyman Dilbirliği ile onun savaş meydanında bulduğu ve adını Ayla koyduğu küçük Koreli kızın ilişkisi üzerine kurulmuş: Anne ve babasını yitirmiş küçük kıza sahip çıkan astsubay Süleyman, ona babalık yapıyor. Görev süresi dolmasına karşın Kore’den ayrılmıyor. Çünkü Ayla’yı alıp Türkiye’ye götürmesi yasak. Süleyman, kendisini dört gözle bekleyen ve evlilik hazırlıkları yapan sevgilisini bekletmek pahasına Ayla ile kalmayı tercih ediyor. Fakat dönüş zamanı geldiğinde dram başlıyor. Kızı gibi sevdiği Ayla’yı bir türlü Türkiye’ye getiremeyen Süleyman sevdiği kızın başka biri ile evlendiğini öğreniyor. Bir süre sonra o da bir başkasıyla evlenip yeni bir hayat kuruyor. Ama aklı hep Ayla’da. Onu bulmak yıllarca çabalıyor. Yaklaşık 60 yıl sonra Türkiye’den bir belgesel yapımcısı sayesinde Ayla’nın izine ulaşılıyor. Ve “baba-kız” birbirine kavuşuyor.
Filmli ilgili yorumlarda “Mendillerinizi hazırlayın, gözyaşlarınıza boğulacaksınız” gibi ifadeleri okumuşsunuzdur. Evet, filmin sonunda benim de gözlerimde yaşlar birikti. Çünkü son sahne olayı anlatan belgeselden alınan bir bölümle bitiyor: Gerçek Süleyman Dilbirliği ile artık orta yaşlı bir kadın olan Ayla birbirlerine sarılıp ağlıyorlar. (Süleyman Dilbirliği ve Ayla hâlâ hayattalar. Her ikisine de sağlıklı ve güzel bir ömür diliyorum.)
Konu o kadar güçlü ve gerçek ki, etkilenmemek mümkün değil!
Peki filmde beni tatmin etmeyen, hatta rahatsız eden ne oldu?
Oyuncuların yetersizliği mi? Görüntüler ya da müzik mi? Ziraat Bankası ve Türk Hava Yolları’nın reklamı gibi sahneler mi? Meyhanede rakı yerine çay içilmesi gibi aptal bir sahne mi? Ya da benim Kore Savaşı ile politik mesajlar beklemem mi?
Olumsuz değerlendirmemde oyuncularla ilgili seçenek dışındakilerin (çünkü oyuncular gerçekten başarılı) kısmen payı olsa da asıl mesele, filmin gerçeği saklamak için özel çaba harcaması!
Gerçek ne peki?
Gerçek, Türkiye’nin Amerikancılığın ilk kanlı faturasını Kore’de ödediğidir. Vatan savunması için değil, ABD işgalinin bir kolu olarak orada bulunduk. Kunuri’de, sırf Amerikan güçleri güneye inmekte olan Çinlilerle karşılaşmasın diye 5.090 kişilik tugayımız cepheye sürüldü. Yani feda edildi… 218 askerimizi kaybettik. 455 askerimiz yaralandı. 94 askerimizin akıbeti ise bilinmiyor.
Kahramanlık madalyaları ile ödüllendirildik Amerikalılarca! Ve o tarihten beri dış politikada Amerika’nın “müttefikiyiz”! Bu müttefikliğin bedelleri bu yazının konusu olmadığı için uzatmıyorum.
Fakat Nâzım Hikmet’in “Kore’de Ölen Bir Yedeksubayımızın Menderes’e Söyledikleri-Diyet” şiirini hatırlamalıyız:

Gözlerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki gözünüzle bakarsınız,
iki kurnaz,
           iki hayın,
           ve zeytini yağlı iki gözünüzle
bakarsınız kürsüden Meclis’e kibirli kibirli
          ve topraklarına çiftliklerinizin
          ve çek defterinize.
Ellerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki elinizle okşarsınız,
           iki tombul,
           iki ak,
               vıcık vıcık terli iki elinizle
okşarsınız pomadalı saçlarınızı,
                     dövizlerinizi,
                   ve memelerini metreslerinizin.
İki bacağınızın ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı,
iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower’in,
ve bütün kaygınız
             iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri
             halkın tekmesinden korumaktır.
Benim gözlerimin ikisi de yok.
Benim ellerimin ikisi de yok.
Benim bacaklarımın ikisi de yok.
Ben yokum.
Beni, Üniversiteli yedek subayı,
           Kore’de harcadınız, Adnan Bey.
Elleriniz itti beni ölüme,
           vıcık vıcık terli, tombul elleriniz.
Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan
ve ben al kan içinde ölürken
           çığlığımı duymamanız için
           kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip.
Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey,
ölüler otomobilden hızlı gider,
         kör gözlerim,
              kopuk ellerim,
                   kesik bacaklarımla peşinizdeyim.
Diyetimi istiyorum, Adnan Bey,
göze göz,
ele el,
bacağa bacak,
diyetimi istiyorum,
alacağım da.

Nâzım’ın bir de uzun “Mektup” şiiri var, cephedeki Veli oğlu Ahmet’e yazdığı. Şöyle bitiyor:

Biz Türkler yiğitizdir.
Yiğitliğin zerresi kaldıysa sende
teslim ol.
Teslim ol ananın başı için,
teslim ol
Türk halkı adına,
Ahmet, kardeşim,
kardeşlerine teslim ol.

Şöyle diyebilirsiniz: Ama filmin konusu bu değil ki, illa politik bir mesaj mı verilecek?
Bu eleştiriye cevabım şu: Film zaten politik mesaj veriyor ki..
Herkesin “Kore’de ne işimiz var?” sorusunu sorduğu bir dönemde filmde hiçbir askerimiz psikolojik travma ya da ikilem yaşamıyor. Sanki vatan toprağını savunuyoruz.
Kore yolunda, gemide bir sahnede umutlanıyorsunuz, buradan bir sorgulama ya da psikolojik derinlik çıkacak sanıyorsunuz: Karıncaların askerleri rahatsız edecek kadar çoğalması üzerine Üsteğmen Mesut, Astsubay Süleyman’a bu sorunu çözme görevi veriyor. Süleyman, karıncaları öldürmek yerine, onlara şeker veriyor. Mesut, Süleyman’ın kulağına eğilerek “Sen de mi benim gibi komünistsin?” diye soruyor.
Diyalog ortaokul müsamaresi düzeyi olsa bile, acaba üsteğmenin filmdeki misyonu Kore Savaşı’nı sorgulamak mı diye bekliyorsunuz ama nafile…
Film Türk askerinin Amerikalılar tarafından ateşe atıldığı gerçeğini saklamakla kalmıyor, “müttefik”imizin karizmatik generallerinin Türk askerini nasıl taltif ettiğini görüyorsunuz. Göğsünüzü kabartan askeri tören sahneleri(!).
Gurur duymak mı? Ben utanıyorum!
Emperyalist Amerika’nın övgüsüne mazhar olmak ve bununla gurur duymak… Aşağılık kompleksinden başka nedir bu?
Filmin gizli Amerikancılığını bir yana bırakalım, peki diğer konu ve karakterler başarılı işlenmiş mi? Bence hayır!
Süleyman’ın sevgilisini değil, Ayla’yı seçmesi öyle güzel işlenebilirdi ki… Süleyman’ın git-gel’lerini yansıtan iç konuşmalar olabilirdi (çünkü kızı seviyor Süleyman)…
Ya da Süleyman’ın yurda döndüğünde evlendiği kız ile sevgilisi arasındaki karakter farkı sevgi ve emek ilişkisi üzerinden derinleştirilebilirdi.
Film, siyasi ve psikolojik olarak çok güçlü bir konuyu heba ediyor bence. Senaryo zayıf. Rahatsızlık verici gizli Amerikancılığının dışında da ruhunuza işleyen ve aklınızda kalacak bir sahne/diyalog yok.
Ayla filmi, güçlü oyuncularına ve harcanan milyonlarca liraya rağmen fiyaskodur.


Bu yazı 820 kez okundu.

Özgür Billur
SON EKLENENLER