• Çarşamba, Ekim 18, 2017

Başkanlık sistemi 
darbeleri önler mi?

izzet
İzzet Ege
Mayıs15/ 2017

Türk siyasi tarihinde alışılagelmeyen bir yönetim sistemine geçmeyi oyladığımız bugünlerde, başkanlık sistemini savunanlar, sistemin ne kadar güzel olduğunu anlatmaya çalışırken, darbeleri önleyeceğini de öne sürüyorlar. Ayrıca mutlak güce sahip bu tek adamın, sivil bir darbe yapmadan, diktatörleşmeden ve verilen sınırsız gücü suiistimal etmeden ülkeyi yöneteceğine inandırmaya çalışıyorlar. Sistemi ve kimin seçileceğini bilmediğimiz için, nasıl bir geleceğin bizi beklediğini de bilmiyoruz. Bilinmezlikler çoğalınca, dünyadaki diğer örnekleri incelememizin, sistemin ve ülkenin geleceği hakkında daha sağlıklı analiz yapabilmemiz için yararlı olacağı görüşündeyim. Yazımda “parlamenter sistem” kapsamına bazı sembolik monarşiler, “başkanlık sistemi” kapsamına ise yarı başkanlık sistemleri dahil edilmiş ve bir genelleme yapılmıştır. Farklı rejimlerle yönetilen az sayıdaki ülke konu kapsamında olmadığı için değerlendirmeye alınmamıştır.
Sömürge dönemi 
ve başkanlık
Avrupalı devletlerin dünyayı paylaşarak sömürmeleri 16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar devam eder. Bu dönemde Batılılar Afrika’nın hemen hemen tamamını, Güney Amerika’yı, Güney Asya ve Okyanusya’yı, postallarının altında acımasızca sömürmüşlerdir. Bu kıtalarda bağımsızlığını kazanan devletlerin bağımsızlık ve demokrasi yolundaki ilk adımı başkanlık sistemi ile olmuştur. Ne yazık ki yanlış atılan bu adım, onların bu yoldaki ilerleyişini engellemektedir.
19. yüzyılın ilk çeyreğinde Güney Amerika ülkeleri İspanya’dan bağımsızlığını almaya başlar. Ancak uzun süren mücadeleler onları yorgun düşürür. Askeri başarılarını iktisadi başarılarla taçlandırmalarını istemeyen İspanya ve ABD bu devletlerin siyasi hayatına sık sık müdahale eder. İspanya’dan başını kaldıran Güney Amerika hemen sonrasında ABD’ye boyun eğmek zorunda kalacaktır. ABD’nin rejimi başkanlıktır ve İspanya’dan bağımsızlık kazanan Güney Amerika ülkeleri de başkanlık sistemini benimserler. Başkanlık sistemini ile yönetilen Portekiz’in eski sömürgesi Brezilya da başkanlık sistemini kabul eder.
Afrika 20. yüzyıldan itibaren bağımsızlığını kazanmaya başlamıştır. Milyonlarca kilometrekareyi bölüşen Avrupalı devletler yarattıkları devletçiklere başkanlık sistemini getirmişlerdir. Afrika’nın durumu ortadadır. Eğitimli, yetişmiş insan kaynağından yoksun bu koca kıta, zenginlik içerisindeki başkanların kötü yönetimiyle, ayakları üzerinde duracak güce ulaşamamıştır. Etiyopya bu duruma istisna teşkil etmektedir. Gerçek anlamda hiçbir zaman bir Batılı devletin sömüremediği Etiyopya bugün parlamenter sisteme sahiptir.
Asya kıtasını değerlendirirken Rusya’nın etkisini göz önüne almamız gerekir. Rusya 1917’den sonra rejimini değiştirip tek parti iktidarına geçmiştir. Ekonomik, askeri ve siyasi gücü ile Asya’nın en önemli ülkesi konumuna gelen Rusya’nın, etkisi altına aldığı ülkeler ya başkanlığı ya da tek parti rejimini benimsemişlerdir. SSCB’nin dağılmasından sonra bağımsızlıklarını kazanan devletler (Kırgızistan hariç) ve Rus etkisindeki Doğu Bloğu ülkeleri ise bugün halen başkanlık sistemi ile yönetilmektedirler.
Okyanusya’da da durum benzerdir. 20. yüzyıl boyunca Amerika-Rusya hakimiyet çekişmesini yaşayan, siyasi istikrarı ve ekonomik gelişmişliği yakalayamayan bu bölgedeki ülkeler de başkanlık sitemine mahkum edilmiştir.
Kralın yetkilerini bir antlaşma ile kısıtlayan ilk ülke olarak bilinen İngiltere, parlamenter sistemin beşiği olarak anılmaktadır. Büyük Britanya İmparatorluğu kendini yeni dünya düzenine uyarlarken, tam ya da kısmi bağımsızlık verdiği Kanada, Avustralya, Hindistan, Yeni Zelanda, Pakistan gibi önemli ülkeler rejimlerini parlamenter sistem olarak belirlemişlerdir.
Dünyanın geri kalanın aksine Avrupa burjuvazisi ve aristokrasisi, ekonomik gelişmişliğini ve kültürel birikimini ileri demokrasiden yana kullanmış, parlamenter sistemlerini güçlendirmişlerdir. Genelleme yapmak gerekirse, Avrupa demokratikleşme sürecinde, ya cumhurbaşkanlarını ya da daha önce güçleri elinde toplayan krallarını sembolik bir makama indirgemişler, devletin başı olarak tanımlamışlardır. Bir yandan da parlamenter sistemlerini güçlendirmişler, güçler ayrılığı ilkesini hedeflemişlerdir.
19. ve 20. yüzyılda bağımsızlığını koruyan Osmanlı İmparatorluğu da modernleşme sürecinde padişahın yetkilerini kısıtlayıcı önlemler almış, parlamenter sisteme güçlendirmek için girişimlerde bulunmuştur. Unutulmamalıdır ki Kurtuluş Savaşı, esir edilmiş hain bir devlet başkanına rağmen, Atatürk başkanlığındaki parlamentonun gücü ile kazanılmıştır.
Darbeciler
 başkanlık sistemini sever
Son 200 yıllık dünya tarihine baktığımızda, her sistemin de en iyi ve kötü örneklerini bulabiliriz. Bazı parlamenter sistemlerde halk ülke idaresini tamamen kaybedebilmiş ve ülkeler kaoslara savaşlara sürüklemişler, bazı askeri cuntalar ve krallar ise ülkelerine modernleşme ve kalkınma getirebilmişlerdir.
Ancak istisnai örnekleri vurgulamak yerine bir genelleme yapmak gerekse, darbecilerin başkanlık sistemini sevdiğini tespit etmek gerekir. Askeri darbelerin, cuntaların, diktatörlerin sıklıkla ülkelerin siyasi hayatına damgasını vurduğu ülkelerin hemen hemen tamamı başkanlıkla yönetilen Güney Amerika, Hindiçin, Okyanusya ve Afrika’dadır.
Bu coğrafyadaki birçok ülkenin son 100 yılı kanlı darbeler, acımasız darbeciler ve kan dökerek iktidarlarını sürdürmek isteyen diktatörlerin hikayeleri ile doludur. 300-400 yıl Batılı çizmelerinin altında ezilen uluslar, belki Batılıları ülkelerinden çıkarmışlardır ama onların ülkelerine bıraktıklarını kötü siyasi sistemle ezilmeye devam etmişlerdir. Batılı ulusların etkisi olsun olmasın, başkanın elinde bulundurduğu büyük yetkileri kullanarak başta kalmak istemesi veya bu yetkilere ulaşmak isteyenlerin kolaya kaçıp darbe yolunu kullanması dünyada akan kanı çoğaltmaktan başka bir sonuç yaratmamıştır.
Eski sömürge birçok ülkenin son 100 yılı kanlı darbeler, acımasız darbeciler ve kan dökerek iktidarlarını sürdürmek isteyen diktatörlerin hikayeleri ile doludur. 300-400 yıl Batı postalının altında ezilen uluslar, belki Batılıları ülkelerinden çıkarmışlardır ama onların ülkelerine bıraktıklarını kötü siyasi sistemle ezilmeye devam etmişlerdir. Batılı ulusların etkisi olsun olmasın, başkanın elinde bulundurduğu büyük yetkileri kullanarak başta kalmak istemesi veya bu yetkilere ulaşmak isteyenlerin kolaya kaçıp darbe yolunu kullanması dünyada akan kanı çoğaltmaktan başka bir sonuç yaratmamıştır.
“Güney Amerika’nın Başkanlık Sistemi ile Sınavı” yazımda son 30 yılda Güney Amerika’daki başkanların %40’nın neden başarısız olduğunu incelemeye çalışmıştım. Bu son dönem, aynı zamanda demokrasinin güç kazandığı dönemdir. Parlamentoda çoğunluğunu kaybettikten sonra diktatörleşen, aşırı yetkisini çıkar çevrelerine yönlendiren, halkın isteklerine sırtını dönen ve skandallarını örtmek için yargıyı ele geçiren başkanların %22’si görev süreleri bitmeden seçime gitmişlerdir. Peki ya son 30 yıldan öncesinde Güney Amerika başkanları nasıl devriliyorlardı? Tabii ki darbelerle.
Başkanlık sisteminde başkana verilen yetkiler o kadar fazladır ki, askeri darbenin lideri bu yetkileri bir gecede eline aldığında, devletin tüm kurumlarına kolayca hakim olabilmektedir. Diğer bir değişle başkanlar kendi yetkilerini genişlettiği oranda darbe tehdidini arttırmaktadır.
Başkanlık sistemi ile yönetilen bir ülkede gerçekleşen askeri darbelerin iktidarda kalma süresi parlamenter sistemle yönetilen ülkelerdeki darbelere kıyasla çok daha uzundur. Çünkü başkanlık yetkileri tüm devlet kurumlarını bir çırpıda ele geçirebilecek kadar geniştir. Ayrıca askeri darbenin liderinin ulaşacağı hedef bellidir ve başkan olduktan sonra ülkeyi yönetmesi çok kolaydır. Parlamenter sistemde darbecilerin lideri en yüksek makam olan cumhurbaşkanı olsa, yürütmeyi kime emanet edecektir? Parlamentoyu feshettiğinde yasaları nasıl çıkaracaktır? Ya da parlamenter monarşi sistemini düşünelim. Darbeci, mevcut kralı öldürürse kral olacaktır, yani sembolik bir makamı ele geçirecektir. Peki halk onu kral kabul edecek midir? Kralı makamından indirmezse, onun altında başbakan düzeyinde kalacaktır. Bakanlar kurulunu oluşturup hükümet kuraktır. Böylece devletin başı ile uzlaşmak zorunluluğu ortaya çıkacaktır.
Dünyada bazı devletler parlamenter sistemden başkanlığa bazıları ise tam tersine başkanlıktan parlamenter sisteme geçmişlerdir. Örneğin Aralık 2015’te yapılan referandumla Ermenistan siyasi rejimini başkanlıktan parlamenter sisteme dönüştürmüştür. 2018’de yürürlülüğe girecek anayasa değişikliğiyle cumhurbaşkanı meclis tarafından bir kez 7 yıllığına seçilecek, tarafsız olacak ve yasalarını tamamen veto edemeyecektir. Aynı referandum sonucuyla parlamentodaki milletvekili sayısı 131’den 101’e düşürülmüştür.
Kırgızistan 1991’de Rusya Federasyonu’ndan ayrılmaya karar verdikten sonra 1993’te parlamenter sisteme uygun bir anayasayı yürürlüğe koydu. Asker Akayev Cumhurbaşkanı seçildiği 1993’ten sonra 1994 ve 1996’da referanduma giderek anayasada cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini arttırıcı kararlar almayı başardı. Ancak bunlar Akayev’e yeterli gelmedi. 1998’deki referandumda da yine parlamentonun yetkilerini azaltıcı kararlar, başka bir takım anayasa değişikleri halk oyuna sunularak kabul edildi. 2000 yılındaki seçimlere hile karıştırılması ve muhaliflere karşı alınan tedbirler Akayev’in halk nezrindeki popülaritesini azaltmaya başlamıştı. Rüşvet ve yolsuzluk skandallarının da artmasına rağmen yine 2005 yılındaki seçimleri şaibeli kazanmasının ardından halk protestolarını sokaklara taşıdı. Akayev Rusya’ya sığınmak zorunda kalmış, yerine Kurmanbek Bakiyev gelmiştir. Halkın parlamentonun güçlenmesi, yolsuzluğu önleme, kadrolaşmaya son verme ve bezeri talepleri Bakiyev tarafından karşılık bulmayınca, halk yeniden protestolara başlamış ve seçimler bir yıl erkene alınarak 2009’un Mayıs ayında yapılmıştır. Bakiyev yeniden başkan seçilse de halk protestolarına engel olamamış ve Nisan 2010’da istifa etmiştir.
Ülkeyi yeniden parlamenter sistemin eksenine çekecek yeni anayasa 27 Haziran 2010 yılında gerçekleştirilen bir halkoylaması sonucu katılımcıların oylarının % 90.55’inin desteğiyle yürürlüğe girmiştir. 3. madde çok net bir şekilde güçler ayrılığı ilkesini Kırgızistan’ın siyasal rejimin “en temel ilkelerinden biri” olduğunu vurgulamaktadır. 5. madde, hiç bir grubun, örgütün ve kişinin devletin sınırları içerisinde siyasal gücü tek elde toplayamayacağını belirttikten sonra bunun “en ağır suçlardan biri olduğunu” ilan etmektedir.
Kazakistan da parlamenter sisteme geçmek için düğmeye basmıştır. 1991’den bu yana Kazakistan’ın başkanı olan Nursultan Nazarbayev 2 ay önce yaptığı açıklamada, “Çağımızın gereği ve milletimizin çıkarı için, neslimizin geleceğini düşünerek” parlamentonun güçlendirilmesi için çalışmalar yaptırdığını duyurmuştu.
Demokratik haklar, ülkenin kalkınması ve siyasi istikrar için parlamenter sistemi savunan bu örneklerden farklı olarak parlamenter sistemden başkanlığa geçmiş bir de Endonezya’nın siyasi yaşamına kısaca bakalım:
Eski bir Hollanda sömürgesi olan Endonezya, 27 Aralık 1949 tarihinde bağımsızlığına kavuşmuştur. Ülke, 1950-1957 yılları arası dönemde, parlamenter sistemle yönetilmeye çalışıldı. Ahmet Sukarno, bağımsızlık mücadelesinin lideri olarak, ilk seçimlerde cumhurbaşkanı seçildi. Ancak çok sayıda partinin ortaya çıkması, parlamentoda güçlü bir çoğunluk hükümeti oluşmasına izin vermedi. 1955 seçimlerinde yine tek parti iktidarı çıkmayınca 1957 yılında Endonezya “Güdümlü Demokrasi”ye geçti, ülkede sıkıyönetim ilan edildi, başbakanlık ile cumhurbaşkanlığını birleştirdi. Böylece siyasi istikrar sağlanmış oldu. Ancak bu genç demokrasinin 7 yıl gibi kısa bir sürede parlamenter sistemi terk etmesinin olumlu etkileri görülmedi.
Sukarno geniş yetkiler almasına rağmen ülkeyi ve ekonomiyi iyi yönetmeyi başaramadı. Kendisini hayat boyu cumhurbaşkanı yapacak kanunu bile çıkartmasına rağmen bölgesel halk ayaklanmalarıyla etkili mücadele edemedi. Ekonomi de iyiye gitmedi. 1958’de 100 olan geçinme indeksi 1965’te 18 bine çıktı. 1 Ekim 1965 günü Sukarno’ya bir darbe girişimi oldu. Ancak onu bu darbeden kurtaran general Muhammed Suharto giderek güçlendi ve Şubat 1967’de Sukarno’nun rızasıyla başkanlığa getirildi. Bu iki yıllık başkanlık mücadelesinden ekonomi çok etkilendi ve geçinme endeksi 1967’de 600 bine yükseldi. Suharto 31 yıl boyunca ülkeyi demir yumrukla yönetti. Her 5 senede bir tekrarlanan seçimlere istediği partiler ve istediği vekiller girebildi. Ancak 1997’deki ekonomik krizle baş edemeyen Suharto, Mart 1998’de tek başına girdiği seçimde yine başkan seçilse de, artan sokak protestoları nedeniyle Mayıs ayında istifa ettiğini açıkladı.
Endonezya, 1999 yılından sonra farklı siyasi partilerin yaşam alanı bulduğu, parlamentoda temsil edildiği ve hatta koalisyonların kurulduğu bir ülkedir. Rejimi başkanlık olarak değiştirilmesinin ağır bedellerini ödemiştir. Siyasi istikrarı sağlayıp 41 yılda 2 başkanla yönetilmesine rağmen, ne ekonomik ne sosyal ne de demokratik alanda dünya ölçeğinde kayda değer bir başarı gösterememiştir. Ülkede rüşvet ve yolsuzluk hüküm sürmüş, etnik ve dini kökenli kıyımlar yaşanmış, ordunun vesayeti siyaseti belirlemiştir.
İstenilen değil dayatılan 
sistem: Başkanlık
Modern dünyada başkanlık sistemi sorgulanmakta, ileri demokrasiye ve siyasi istikrara izin vermeyen bu sistemi değiştirilmeye çalışılmaktadır. ABD ve Rusya her ne kadar başkanlık sistemi ile yönetilse de bu iki ülkeyi diğerleriyle aynı kategoride incelemek yanlış olur. Özellikle ABD’de kurulan sistem, dünyada örneği olmayan bir güçler dengesine dayanmaktadır.
Bu gerçeğin yanında dünya örneklerini incelediğimizde, başkanlık sisteminin darbeleri önlemediği gibi, onlara uygun zemin hazırladığı açıktır.
Başkanlık sistemi doğası gereği tek adama endeksli olduğu için, darbeyi yapanların yürütmenin başına geçmeleri ve devletin tüm kurumlarını birkaç saat içerisinde ele geçirmeleri kolaydır. Bu nedenledir ki darbeceler parlamenter sistemden çok başkanlık sisteminde ülkeyi daha rahat ve daha uzun süre yönetirler.
Üstelik parlamenter sistem ile yönetilen bir ülkenin başkanlık sistemine geçmesi sancılı süreçleri beraberinde getirmiştir. Parlamenter sistemdeki darbeler, başkanlık sistemindeki gibi on yıllarca sürmemekte, demokrasiye alışmış halkın tepkisi ile karşılaşmaktadır.
Başkanlık sistemi ile yönetilen bir ülkenin parlamenter sisteme geçmesi, monarşi ile yönetilen bir ülkeden daha zordur. Başkan, iktidarın mutlak hakimi olarak ya dokunulmaz bir otorite kalacak ya da hakimiyetini tümden kaybedip vatandaş olacaktır. Oysa ki kral yetkilerini parlamentoya verse de tacını vermediği, bir de üstelik devletin başı olarak unvanını koruduğu için, devlet idaresindeki yetkilerini paylaşmaktan çekinmeyecektir.
Sömürge olmamış Osmanlı Devleti çağdaşları gibi parlamenter monarşi sisteme geçmek istemiş ancak çağdaş olmayan yapısı nedeniyle bu değişimi layığıyla başaramadan tarih sahnesinden silinmiştir. Yeni Türkiye’nin kurucuları ise, günümüzde de en iyi yönetim biçimi kabul edilen cumhuriyeti parlamenter sistemle taçlandırmışlardır. Dünyada daha çok eski sömürge devletlerinin benimsediği başkanlık modeli, Türkiye’nin yüz yıllık deneyimi ile ulaşmaya çalıştığı demokratik hedeflerine uygun değildir.


Bu yazı 30 kez okundu.

İzzet Ege
SON EKLENENLER