• Cumartesi, Haziran 24, 2017

Baykalizm’in temel ilkeleri

onurerkan
Genç Türk
Mayıs15/ 2017

Deniz Baykal mühürsüz oy pusulaların damga vurduğu 16 Nisan referandumunun meşruiyet tartışmalarını baltalamak istercesine yaptığı açıklamalarla muhalefetin her cephesinden tepki aldı. Bu maç bitti önümüzdeki maçlara bakalım havasında sanki büyük bir umut pompalıyormuş gibi görünen konuşması koca bir tuzaktan ibaret.
Baykal’ın muhaliflere attığı bu oltanın ve kendisinin niye böyle davrandığının yanıtlarını Baykal’ın siyasi geçmişinde bulmak mümkün.
Bu yazıda Baykal’ın herkesin hatırladığı AKP dönemi yanlışlarına değil ondan öncesine bir yolculuk yapacağız. Baykal’ın bu gün aldığı tavırların neye karşılık geldiği ve Baykalizm diye tanımlanabilecek mukaddes ideolojinin (!) gelişim evrelerini görebileceğiz.
Baykal merkez sol diye adlandırılan sosyal demokrat siyasetin her dönem değişmez aktörlerinden. Türk siyasetinde 1973 yılında aldığı “en genç milletvekili” payesini 2015 seçimleri sonrası “en yaşlı milletvekili” diye değiştirebilmiş tek örnek ve belki de bu konuda dünya siyasetinde de tektir.
Aslında Baykal’ın aktif siyasete başladığı 1973 yılında aldığı bir nam daha var. Maliye Bakanı olduğu dönem aynı zamanda “en genç bakan” olma özelliğini de gösteriyor. Maalesef ki en yaşlı bakan sanı alamadı. Sosyal demokrat çizginin -eriyerek- gelişimini gösteren ironik bir olgu…
1978’de -dışarıdan destekli- “şekil itibariyle” tek başına kurulan CHP koalisyonunda Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nı üstleniyor. Fakat sanmayın ki CHP’nin hükümetler kurduğu, yüzde 40’ları aştığı, çok partili devirdeki zirvesini gördüğü o dönem Baykal güzel güzel görevlerini yapan mücadeleci bir partiliydi. Evet mücadeleciydi belki ama mücadelesi o dönemde de kendi partisine karşıydı. Daha 1976 yılında genel sekreter yardımcılığı görevinden istifa ederken MYK’nın 4 üyesini daha tavlamış ve o dönem 5’ler Hareketi diye anılan hizipleşme sürecini başlatmıştı. Bu 5’ler Hareketi bugüne değin süren Baykalcılar gruplarının, hiziplerinin tarihteki ilk hazin örneği olması bakımından önemlidir.
1979 yılı CHP’de Büyük Kongre öncesi karışıklığı başlatmak için ellerini güçlü buldukları bir konu vardı. Baykal ve destekçileri Ecevit’e muhalefeti, 76’da kaldırılan Parti Meclisi (PM) organının yeniden kurulması çağrısıyla başlattılar. Ecevit ise çok da mantıklı olmayan açıklamalarla bunu reddedip partiye dinamizm kaybettiren bir döneme kapı açmış oldu. Kongre belki Ecevit’in istediği gibi PM’siz bir şekilde ve Baykalistlerin Genel Yönetim Kurulu’na giremediği bir sonuçla kapandı ama yalnızca 4 ay sonra TBMM’nin 5 sandalyesi için gerçekleştirilen bir ara seçim yapıldı. Bu ara seçimde Adalet Partisi 5’te 5 yaptı ve zaten pamuk ipliğine bağlı CHP hükümeti düştü.
Ecevit’in hizipçilere koz vermesi ve Baykalizm’in ilerleyen yıllarda daha çok örneği görülecek engin muhalefette kalma ya da muhalefete düşme taktik becerileri sonuç almış. 12 Eylül’e giden yolun taşlarını itinayla dizen II. MC Hükümeti kurulmuştu. Tebrikler!
12 Eylül’de bildiğiniz gibi tüm siyasi partilerle birlikte CHP de kapatıldı. Siyasi yasaklar yağmur gibi yağdı. Baykal 70’li yıllarda başlattığı bu hizipçilik ideasının meyvelerini 12 Eylül sonrasında sol siyasette edindiği yetkiler ve sol siyasete kaybettirdiği mevkilerle topladı. 1988’de -12 Eylül’de kapatılan CHP’nin ardılı- Sosyaldemokrat Halkçı Parti’nin (SHP) 2. Kurultayı’nda genel sekreterliğe seçildi ve Genel Başkan Erdal İnönü’nün vazgeçilmezi olan parti içi demokrasinin sunduğu olanaklar sayesinde MYK’ya önemli bir Baykalist kitleyi yerleştirdi.
1989 yılı yerel seçimlerinde sol siyaset 80 sonrasının en güçlü şahlanışını gerçekleştirmiş. SHP seçimlerin birincisi olmanın yanı sıra İstanbul, Ankara, İzmir dahil olmak üzere büyükşehirlerin önemli bir kısmını sağın elinden almıştı. Bu da tabii ki Baykal’ın harekete geçmesini gerektiren durumlardan biriydi. Sol güçleniyorsa Baykal engellemeliydi!
Hemen ertesi sene 1990 yılında Baykal ve kendi ekibini doldurduğu MYK görüş ayrılıkları olduğu gerekçesiyle -seçimlerden birinci çıkılması Baykalizm’in prensipleriyle hiç örtüşmez, görüş ayrığı gerekçesi gayet yerinde (!)- partiyi seçimli olağanüstü kurultaya götürdüler. Bu kongrede Baykal, İnönü’ye karşı devamı da gelecek olan genel başkan adaylıklarından ilkini gerçekleştirdi ve kaybetti. Ama yılmadı bir sene sonra tekrar İnönü’nün karşısına çıktı ve tekrar kaybetti.
Bugün belki aynı adayın 1 sene arayla aynı genel başkanın karşısına çıkabilecek desteği ve olanağı bulması tuhaf geliyor olabilir. Ama Baykal liderliğindeki CHP’den önce Türk siyasetinde, muhalif adayı ve onu destekleyen delegeleri cümbür cemaat partiden ihraç etmek gibi bir kurumsal zihniyet gelişmemişti. Bu yaklaşım kurumsal erki eline almış bir Baykalizm’in politik hayatımızda meşrulaştırdığı kendine özgü bir demokrasi uygulamasıdır (!).
1991 seçimleri sonrası 8 yıldır ülkeyi tek başına yöneten Özal’ın ANAP’ı ikinci parti çıktı ve ANAP hükümranlığı son buldu. DYP ve SHP 1991 Kasım ayında koalisyon hükümetini kurdular. 12 Eylül’den beri sol siyaset ilk kez hükümete ortak olmuş ve 12 bakanlık almıştı. Elbette ki Baykal harekete geçmeliydi!
Hükümetin kuruluşundan yalnızca 2 ay sonra Baykal ekibi partiyi tekrar olağanüstü kurultaya götürdü ve Baykal üçüncü defa İnönü’ye karşı aday oldu. Bu sefer yalnızca 30 oy farkla kaybetti. Baykalizm’in prensiplerinden biri de yenilginin dinamizme çevrilmiş olmasıdır. Daha sonraki yıllarda defalarca seçim kaybetmiş Baykal’ın niye hiç gitmediği konuşulup durdu. Bunun sırrı 90’ların başındaki bu kongre süreçlerinde gizlidir. Baykalist bakış açısına göre her türlü yenilgi kutsaldır!
Bu üçüncü kongre de kaybedildikten sonra Baykal ve hizbinin aklına yeni bir seçenek geldi. Esasında mevcut iki merkez sol partiyi -SHP ve Ecevit liderliğindeki DSP’yi- birleştirmek için yola çıkan, CHP’nin yeniden kurulması girişimini ele geçirmek…
12 Eylül Darbesi yaşandığında CHP’nin başında bulunan son yöneticilerinin solda birlik amacıyla başlattığı bu girişimin detaylarını ve Uğur Mumcu’nun tabiriyle “deniz kazasına uğramasının” hazin sonunu girişimin öncüsü Erol Tuncer’in “CHP’nin Yeniden Açılış Öyküsü” kitabında okuyabilirsiniz.
Sosyal demokrat çizgide iki değil tek çatı olması amacıyla başlayan bu iyi niyetli girişim, Baykal hizbi tarafından ele geçirilmesi sonucu tamamen amacının zıddı bir şekile sokulmuş ve sosyal demokrat çizginin Baykal liderliğinde üçüncü bir adresi konumuna getirilmişti! Baykalizm’in bölücü yönüne ürküntü verici bir örnek.
1994 yerel seçimlerinde Baykal’ın CHP’si yurt genelinde yüzde 4.5’ta kaldı. Fakat diğer sol partiler için de durum hiç iç açıcı değildi, bir önceki yerel seçimde fırtına gibi esen soldan eser yoktu. SHP yurt genelinde %13, DSP %9 almıştı. Solun bölünmesi projesi başarılı olmuş, İstanbul ve Ankara bir daha dönmemek üzere Refah ve devamında AKP’ye gitmişti. Tayyip Erdoğan ve Melih Gökçek siyasetin merkezine giren iki aktör olmuşlardı. İzmir bile Refah’a olmasa bile sağ bir partiye DYP’ye kaptırılmıştı.
(Bildiğiniz gibi Baykal’ın Erdoğan ve Gökçek’le yolları daha çok kesişecektir. 2002’de Erdoğan’ın kendisine milletvekilliğini hediye etmiş, 2007’de ise o dönem için uygulanması gereken muhalefet stratejisi olan “sine-i millet”ten kaçarak Cumhurbaşkanlığı makamına “kardeşi” Abdullah Gül’ün oturmasına neden olmuştur. Gökçek için ise 2009’da CHP’den aday olmasını istediği CHP’ye yakın çevrelerde çok dile getirilmiş fakat bu iddiayla ilgili kamuoyunda hiç bir zaman tam anlamıyla bir gerçeklik algısı oluşmamıştır. AKP özelinde malumunuz bunlar dışında da pek çok yanlışları olmasına karşın 2000’li yıllar yazının odaklandığı dönemin dışında.)
Solun bu hezimetinin sonucunda SHP CHP çatısı altında birliğe razı oldu. SHP’li Hikmet Çetin’in CHP genel başkanlığına gelmesinde uzlaşılsa da Baykalcılar için kendi partilerindeki bu sıkıntıyı aşmaları sadece 6 ay sonra topladıkları bir kongrelik işten ibaretti! Kongre sonucu hükümet ortağı bir SHP’yi bünyesine dahil etmiş CHP’ye genel başkan olan Baykal otomatikman hiç bir dahli bulunmadığı bir başbakanlık yardımcılığı makamını da kapmış oldu. Siyasi hayatının zirvesi olan bu koltuğu kaptırmak için ise pek uğraşması gerekmedi. Göreve gelir gelmez “erken seçim de erken seçim” diye tutturarak koalisyonu bozdu ve Türkiye’yi erken seçime götürdü. Başbakan yardımcılığı tamamı seçim süreci olmak üzere 55 günden ibaret kaldı.
1995 seçimleri çok daha büyük bir hezimet oldu. SHP’yi de bünyesine katmış CHP tek başına SHP’nin yereldeki oyuna ulaşamadı. %10,7 ile barajı kıl payı geçen CHP, DYP ile kurduğu koalisyondaki ortaklığını bir nevi kendi eliyle Refah’a devretmiş oldu. Aslında ne kendinin ne de Maradona’nın tabiriyle “Tanrı’nın eli”yle değil, doğrudan Baykal’ın eliyle verdi bakanlıklarını. Çünkü Baykalizm bu. Sola iktidar koltuklarını değil muhalefet koltuklarını yakıştırır sadece!
Baykal 28 Şubat sonrası Refah-Yol’un düşüşünden sonra ANAP’a dışarıdan verdiği destekle bir azınlık hükümeti kurulmasını sağladı. Bu dönemde de Baykal’ın temel pazarlık maddesi erken seçim talebiydi. Sürecin devamındaki erken seçimde de muradına erdi. Artık CHP baraj altıydı!
Adam için yenilgi temel besin maddesi gibi. Uzun bir süre yenilgi almasa daha doğrusu alamasa, yenilgi alabileceği bir platform olmasa kendisi yaratıyor. Uğraşıyor, didiniyor ve elde ediyor o çok sevdiği kaybetme hissini. Adeta “mağlubiyete giden yolda çekilen çile kutsal” diye bir şiar edinmiş ve bunu gerçekleştirmek için hiç bir şeyden çekinmiyor.
Geçmişte kısa bir tur atıp günümüze geldiğimizde Baykal’ın yaptığı moda tabirle “algı operasyonunun” hedefinde gene karşıt grubu güçlendirmek olduğu bariz görülüyor.
Türkiye ve CHP, artık Baykal’ın bu yokluğa dayalı taktik tuzaklarına düşmeyecek. 2019’u değil YSK eliyle 16 Nisan günü milli iradeye ve anayasaya yapılan saldırıyı gündem edinecek.
Onur Erkan


Bu yazı 418 kez okundu.

Genç Türk
SON EKLENENLER