• Pazar, Eylül 24, 2017

“Biz neler yapabileceğimizi 
ilk kez Gezi’de gördük”

HAZAR
Hazar Arısoy
Mayıs15/ 2017

Birkaç dakikalık bir sessizliğin ardından ihtiyar adam yavaş yavaş doğruldu. Başını güneşe çevirdi ve gözlerini açmadan tüm sıcaklığı ile hissetti güneşi. Derin bir nefes aldıktan sonra bu kez yanındaki çocuğa dönerek:
“Bak o günlere ait hiç aklımdan çıkmayan bir olayı anlatayım sana”, dedi.
***
Bir sabah havanın serinliğinin verdiği ürpertiyle uyandım revirde. Haziran’ın ilk günleri olmasına rağmen serin ve yağışlı günler geçiriyorduk. Birkaç gündür akşamları atıştıran yağmur o gece sağanağa çevirmişti. Tüm gece sağanak şeklinde yağan yağmur yazın sıcaklığını almış, yerini sonbaharın serinliğine bırakmıştı. Haziran ayında yağış kulağa hoş gelse de işin aslı hiç de öyle değildi. Yaz olsa da akşamları sıcaklık üşütecek kadar düşüyordu. Kimse de hazırlıklı olmadığı için parkta çadırlarda kalanları soğuk geceler bekliyordu.
O sabah da gözümü açtım ve -yıllardır her sabah yaptığım gibi- ilk iş olarak saatime baktım. Saat henüz yedi buçuktu. Hani bazen insan uyanır ve yeri mekânı idrak edemez ya, genellikle parktaki uyanışlarımız da böyle oluyordu. Bölük pörçük uyumanın getirdiği bir şey olsa gerek. “Neredeyim saat kaç? Gece mi gündüz mü?” diye ilk başta toparlayamıyor insan zihnini. Birkaç saniyelik duraksamanın ardından hava henüz karanlık olsa da gündüz yedi buçuk olduğunu anladım. Anlaşılan yine yağmurlu bir gün bekliyordu bizi.
Yorucu bir gecenin sabahındaydık. Gece aniden bastıran sağanakla beraber bizim de gece mesaimiz başlamıştı. Tüm gece dışarıdaki malzemeyi içeriye taşımakla, eski bir barakadan bozma revir binasının su alan yerlerini kapatmakla uğraşmıştık. Malzeme taşınması deyince öyle üç beş koli bir şey sanma sakın. Türkiye’nin dört bir yanından Gezi Reviri’ne gelen yardım malzemelerinden bahsediyorum.
Ne mi vardı içlerinde? Valla ne ararsan vardı. Uyku tulumları, yağmurluklar, ilaçlar, dikiş setleri cerrahi malzemeler, baretler… Anlayacağın yok yoktu. Her biri çok kıymetliydi bizim için. O malzemeler Türk insanının Gezi Parkı’na nasıl sahip çıktığının bir göstergesiydi. Türkiye’nin her köşesinden gelen paketler vardı. Edirne’den Ardahan’a, Sinop’tan Mersin’e hemen hemen her ilden adresler vardı “Gönderen” kutucuğunda. Oysa hepsinin “Alıcı” kutucuğunda ortak tek bir ifade vardı:
Gezi Parkı Reviri
Taksim/İstanbul
Sosyal Medya üzerinden her gün düzenli olarak ihtiyaç listesi yayınlanıyordu. İhtiyaç listesinde yayınladıklarımızın katbekat fazlası Türkiye’nin dört bir yanından yağıyordu adeta. İnsanlar sadece listede yayınladıklarımızı değil, işe yarabileceğini düşündükleri pek çok malzemeyi gönderiyorlardı. Fiilen Gezi Parkı’nda bulunamayanların “Biz de buradayız” deme şekliydi bu gelen yardım malzemeleri. Gelen her paketle bir kişinin daha ruhunun, yüreğinin parka geldiğini hissediyorduk.
Böyle olunca da her bir paket ayrı bir önemi oluyordu bizler için. Her paket bizim emanetimiz, namusumuzdu. Gelen her paket önce kayda giriyor, sonra kullanılacağı alana göre farklı bir yere istifleniyordu. Her malzemeyi ziyan etmeden mümkün olduğunca tasarruflu kullanmaya gayret ediyorduk.
Sabaha karşı işimiz anca bitmiş, nöbetleşe dinlenmeye geçmiştik. Geceleri revirde birilerini mutlaka nöbette tutuyorduk.
Ha bu nöbetler öyle hırsızlığa karşı falan da tutulmuyordu. Parkta bir kez olsun böyle bir sıkıntımız olmadı. Hatta sırf benim sorumlu olduğum zamanlarda 3 kez bulunmuş cüzdan bırakıldı revire.
Nöbet tutmamızdaki sebep hırsızdan değil polisten korkmamızdı. Her ne kadar ortalıkta polise dair hiçbir emare görülmese de yapılacak bir baskından korkuyorduk. Polis baskınına karşı direnecek bir durumumuz yoktu ama yine de en azından hazırlıksız yakalanmak istemiyorduk. Özellikle sabaha yakın olan saatler polis baskınını beklediğimiz saatlerdi.
Saatin sabah yedi buçuk olduğunu anlayınca rahatladım. Bu sabahı da baskınsız atlatmıştık. Benimle beraber Revir yavaş yavaş uyanıyordu. Birkaç saatlik tilki uykusuna rağmen çok dinç hissediyordum kendimi. Yattığım sedyeden doğruldum. Başucuma bıraktığım gaz maskesini kontrol ettikten sonra kalkıp ayakkabılarımı giydim. Revirin giriş tarafında bir karartı vardı. Kafamı kaldırdığımda o karartının 55-60 yaşlarında bir adam olduğunu fark ettim. Yorgun, çökmüş yüzüne rağmen umut dolu gözlerle bakan, bir yandan hazırlanmamı beklerken diğer yandan da beni rahatsız etmemeye çalışan bir adam. Kafamı kaldırınca yüz yüze geldik. Ağır ve çekingen adımlarla yanıma yaklaştı. Yumuşak, biraz da beni rahatsız ettiği düşüncesini belli eden bir ses tonuyla:
– Hocam rahatsız ediyorum kusura bakmayın. Birkaç saattir çok kötü öksürüyorum, bir muayene etseniz? dedi
Acil durumlara müdahale için kurmuş olsak da revir, bir yandan poliklinik hizmeti vermeye de başlamıştı. Park sanki bir mahalle, biz de onun sağlık ocağı gibiydik.
Muayenesinde ciddi bir şey çıkmadı. Anlam veremediğim kuru öksürüğü vardı sadece. Birkaç soru ile yönümü bulmam gerekiyordu.
– Bir hastalığın var mı? Şeker tansiyon?
Gülümseyerek cevap verdi:
– Çok şükür hepsi var hocam.
– Sende şimdi uykusuzluk, yorgunluk da vardır, dedim gülümseyerek.
– Var tabii hocam. Bu parkta olup da yorgunluğu, uykusuzluğu olmayan var mıdır? Onca insan kaç gündür kaçar saat uyuyor ki? Siz de, biz de adeta cephede gibiyiz.
– Eee ne diye burada duruyorsun? Git dinlen birkaç gün. Sonra yine gelirsin. Ne de olsa Park’ın bir yere gittiği yok. Hem bir süre daha bu direniş sürecek gibi gözüküyor.
Bu gitme teklifini daha yaparken olumsuz cevap alacağımın farkındaydım.
– Hocam ben emekli öğretmenim. Bir kızımdan başka kimim kimsem yok. Onunla 7 gündür parkta ufak bir çadırda kalıyoruz. Kalk gidelim desem mümkünü yok gelmez. Bense onu bırakıp gidemem. Hem bu yaşıma geldim. Bundan sonra göreceğim gün sayılı. Burada hayatımın en güzel günlerini yaşıyorum, çünkü direniyorum. Atalarımız bu ülkeyi bin bir zorlukla kurdu. Onlar kadar olmasa da bizler de bu cefayı bu vatan için çekiyoruz. Bu bana gurur veriyor. Burada ölsem de gam yemem. Hem bugünlerde burada olmadıktan sonra yaşamışım ne anlamı var?”
“Evine git, dinlen” demiş olsam da hak veriyordum öğretmenimize. Sadece o değil, parktaki binlerce insan tüm o zor koşullara rağmen bir an parktan ayrılmadılar. Gezi Parkı’nda bulunmak tarihe, atalarımıza karşı olan borcun bir kısmını ödemek gibiydi.
Bizler öğretmenimizin şikayetlerini aramızda tartışırken birkaç dakika içerisinde öğretmenimizin şikâyetlerine benzer şikâyetlerle insanlar üçer beşer revire doluşmaya başladı. Gelenlerde öksürükle beraber gözlerde yanma, hatta bazılarında ciltte kızarıklık gibi şikâyetler de vardı. Polisin biber gazı ile parka saldırdığı günlerde benzer belirtiler görmüştük. Ancak uzun süredir ortalıkta ne polis ne de biber gazı vardı. Buna rağmen bu belirtilerin ortaya çıkmasına anlam verememiştik.
Bir süre sonra şikâyetlerin sebebini anladık. Birkaç gün önce Gezi Parkı’na atılan biber gazı bir anda ortadan kaybolmamıştı.
Bir kısmı ağaçların yapraklarında, bir kısmı çadırların üzerinde toz halinde birikmişti. Yağan yağmurla beraber bu biber gazı tozları suya karışıyor, yere inerek öksürük ve benzeri belirtilerin ortaya çıkmasına sebep oluyordu. Yani yağmurla beraber zehir yağıyordu Gezi Parkı’na.
Tüm park sakinleri olarak öksürüklü, yaşlı gözlü bir gün geçirdik. Bir süre sonra belirtiler yok oldu. Ancak o gün o emekli öğretmenle olan sohbetimiz hâlâ aklımda.
***
Tarihte ilk değildi bu. Farklı örneklerini defalarca okuduk. Ama kanlı canlı ilk kez görüyorduk. İlk kez bu milletin vatanını, cumhuriyetini canı pahasına nasıl koruduğunu görüyor, bunun bir parçası oluyorduk. Mesele sadece koruması değil, bunu yaparken de tüm zorluklara karşı haklı olmanın verdiği keyfi almasıydı. İnsanların her an polis tarafından basılacağını, belki yaralanacakları hatta belki de ölecekleri bir parkı bir an olsun terk etmemelerinin sebebi de buydu. Haklıydık ve hakkımızı istiyorduk.
Bu millet, neler yapabileceğini o parkta tüm dünyaya gösterdi. Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda ataları bu topraklar için nasıl direndiyse gerekirse tekrar direnebileceğini herkes gördü. Onca zorluğa rağmen tıpkı bir cepheyi savunur gibi parkına sahip çıktı bu millet.
Haklı olduğu bir davada çekilen cefanın bile gurur kaynağı olduğunu bir kez daha o parkta hatırladı bu millet.
Bir milleti bir park etrafında kenetleyen, zor koşullar altında milyonlarca insana, belki de hayatlarında en mutlu günlerini yaşatan haklı bir davada mücadele etmenin gururuydu.
***
Ağır hareketlerle dönerek sırtını banka yasladı. Yüzünde kısa süreliğine oluşan ıstıraplı hal yerini yine o belli belirsiz tebessüme bıraktı. Bu kez uzaklara daldı ihtiyar. Önce derin bir iç çekti, ardından kaldığı yerden devam etti anlatmaya.
“Biliyorsun, Gezi sonrası bu toplum çok büyük sıkıntılar çekti. Öldürüldü, hapsedildi, susturulmaya çalışıldı. Ama hiçbir şey güzel günlerin gelmesin engel olmadı. Gezi ile beraber ok yaydan çıkmıştı bir kere. Türk milleti Gezi’de gücünü sadece dünyaya göstermedi, neler yapabileceğini kendisi de ilk kez Gezi’de gördü. Cumhuriyet’e düşmanlık edenlerin kaybedeceğini ilk kez Gezi’de anladı. Biz güçlü durursak Cumhuriyet’in değil düşmanlarının yıkılacağını ilk kez Gezi’de gördük. Öyle de oldu.
Çok bedeller ödendi ama bugün Cumhuriyet ilk günkü gibi ayakta. Bu millet o tam bağımsızlıkçı unutmadığı sürece ayakta kalmaya da devam edecek.


Bu yazı 36 kez okundu.

Hazar Arısoy
SON EKLENENLER