• Pazartesi, Aralık 11, 2017

Cumhuriyet Atatürk’ten mirastır KORUYACAĞIZ!

ozgur-erdem
Özgür Erdem
Kasım03/ 2017

Cumhuriyet’in 29 Ekim 1923’te kurulması hem bir sonuç hem de bir başlangıçtı.
Sonuçtu, çünkü Kurtuluş Savaşı’nın zaferinin taçlandırılması, Atatürk’ün deyimiyle “Türk milletinin tabiat ve adetlerine en uygun olan idare”ye kavuşmasıydı.
Başlangıçtı, çünkü 10 yıllık bir savaştan çıkmış, büyük bir işgal atlatmış, yok olmanın eşiğinden kurtulmuş bir milletin tüm dünyaya “ben de varım” demesiydi.
Atatürk devrimlerinin ne ilkidir Cumhuriyet’in kuruluşu ne de sonu. Zaten bu yüzden, Atatürk Cumhuriyet’i kurmakla yetinmediği, Türk milletini “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkarmayı” hedeflediği için bir başlangıçtır. Ancak devrimlerin en önemlilerinden birisidir ki, hâlâ onun birikimiyle ayakta kalıyoruz. Ve Türk düşmanları, Türkiye düşmanları hâlâ onu ortadan kaldırmak için uğraşıyorlar.
***
Atatürk Nutuk’ta Cumhuriyet’i bir “milli sır” gibi vicdanında taşıdığından bahseder. Tam olarak şöyle der:
“Ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme kabiliyetini, bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş yavaş bütün bir topluma uygulatmak mecburiyetinde idim.”
Ancak bu, Atatürk’ün yapmak istediklerini tamamen “sakladığı” anlamına gelmemektedir.
Dedik ya, Cumhuriyet bir sonuçtu. Kurtuluş Savaşı zaferinin kaçınılmaz bir sonucuydu. Ve Atatürk tarafından yıllar öncesinden planlanmış ve yakın çevresiye paylaştığı, tartıştığı bir hedefti.
1905 yılına gidelim. Mustafa Kemal henüz genç bir yüzbaşıdır. II. Abdülhamit karşıtı görüşleri nedeniyle ilk görev yeri bir nevi sürgün olan Şam olacaktır. Şam’a geçmeden önce Beyrut’ta arkadaşlarıyla yaptığı toplantıda şu tespiti yapar:
“Dava, yıkılmak üzere olan bir imparatorluktan, öncelikle bir Türk devleti çıkarmaktır.”
Bu o dönem için gerçekten de çok devrimci bir tespitti. Tekrar edelim, 1905 yılından bahsediyoruz. Nitekim Mustafa Kemal, “Türklerin çoğunlukta bulunduğu bölgeler”i savunmanın öncelik olması gerektiğini savunur ve bu sınırları şu şekilde çizer:
“Doğu ve Batı Trakya bizde kalmalı, Edirne’nin kuzey hudutları Bulgaristan aleyhine düzeltilmeli, Arnavutluk bağımsız olmalı, Bosna-Hersek, Sırbistan ile Avusturya Macaristan arasında adilane taksim edilmeli, Anadolu sahillerinde yakın olan adalar yeni Türk Devletine kalmalı, Güney hudutlarımız ise, Hatay, Halep ve Musul vilayetlerini içine alacak şekilde geçirilmeli.”
Görüldüğü üzere Misak-ı Milli sınırlarıdır bunlar. Ve Birinci Dünya Savaşı’ndan 9, Meşrutiyet’in ilanından ise 3 yıl önce belirlenmiştir bu sınırlar Mustafa Kemal tarafından. Şimdi dönüp o günleri değerlendirdiğimizde, 1905’ten sonra Osmanlı’yı yöneten bütün otoriteler, yani sırasıyla II. Abdülhamit, İttihatçılar ve Hürriyet-İtilafçılar, bu gerçekçi Türk sınırlarını koruyamadılar. Halbuki o dönem bütün bu sınırların içinde Türk nüfus çoğunluğu bulunmaktaydı…
Ancak, biz bu tespitin askeri yönüyle ilgilenmeyelim. Mustafa Kemal’in “bir Türk devleti çıkarmak” diye 1905’te telaffuz ettiği aslında 29 Ekim 1923’te gerçekleşmiş ve cumhuriyet kurulmuştur. Yani, en az 18 yıllık bir düşüncenin, mücadelenin, iradenin ve ısrarın ürünüdür Cumhuriyet…
***
Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’ten bahsederken, hem 1905’te, hem Kurtuluş Savaşı sırasında, hem de Cumhuriyet’i gerçekten kurduğu 1923’te ve sonrasında, her zaman vurguladığı bir temel vardır: Türk milleti.
Cumhuriyet, Mustafa Kemal için Türk milletine dayanır. Yani bugün, o cumhuriyetin başkanlığı, yani cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturanların dediği gibi “bu millet” değildir Cumhuriyet’in temeli.
Türk milleti ile “bu millet” arasındaki fark Atatürk Cumhuriyeti’yle AKP’nin ülkemizi götürmek istediği yer arasındaki farkı da ortaya koymaktadır.
Türk, bu cumhuriyetin, bu devletin temelidir. Ve Atatürk için sıradan bir milli kimlik de değildir. Manevi kızı Afet İnan’ın “Türk’ün Tarifi” başlıklı tezini okurken yanına şu notu alır:
“Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği, bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne en az 7000 senelik Türk beşiğidir! Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı, onların oğlu oldu! Bugün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu, Türk oldu! Türk budur: Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir!”
Bu sözler salt Türk milletine duyulan sevginin değil, güvenin de eseridir. Atatürk’ün “Türk öğün, çalış, güven” sözüyle çok güzel özetlediği gibi Türk milleti Türk olduğuyla övünmeli, çalışmalı, yüksek karakterine ve emeğinin karşılığını alacağına güvenmelidir…
Cumhuriyet’in temeli olarak Türk milletini gören Atatürk’ün kurduğu devlet bugün “Türkçülük yapmak hakkın değildir. Çünkü bu bölücülüktür.” diyen bir zihniyet tarafından yönetiliyor. Bugün Cumhuriyet’imizin karşısında bulunduğu en büyük tehlike işte bu zihniyettir.
Bu zihniyet hâlâ iktidardayken Cumhuriyet’in kuruluşunu kutlamak ne kadar doğrudur?
Türk milleti yerine “bu millet”i koyanlar, Türkçülüğü bölücülük olarak görenler, Cumhuriyet’in “temeline dinamit koymuş” olmuyorlar mı?
Elbette yas tutmayacağız. Hatta, inadına, “bu millet” olmayı kabullenmeyerek kutlayacağız Cumhuriyet’in kuruluşunu… Tabii Cumhuriyet’i tekrar Atatürk’ün Cumhuriyet’i yapmak umudu ve inancıyla…
***
Cumhuriyet “Yurtta sulh cihanda sulh” demekti. Ülkemizi bütün komşularıyla düşman ettiler.
Cumhuriyet bağımsızlık demekti. Lozan’da kapitülasyonlar kaldırılsın diye ne mücadeleler verilmişti. Ülkemizi yabancı sermayeye peşkeş çektiler.
Cumhuriyet sanayileşme demekti. Kalkınma demekti. Kendi kendine yetmek demekti. Bütün kamu kuruluşlarını sattılar. Yolları, köprüleri bile sattılar. Ülkede yerli üretim namına hiçbir şey bırakmadılar, bankacılık olsun, sirgortacılık olsun, telekomünikasyon olsun, pek çok sektörde sadece yabancı sermaye var!
Cumhuriyet demokrasi demekti, halkın seçtiklerinin halka hesap vermesi demekti. “Milli irade”yi tek adam yönetimine dönüştürdüler. Halkın en az %50’sinin oy vermediği, asla da oy vermeyeceği, benimsemediği bir Cumhurbaşkanının kendisini eleştiren herkesi hapse attırdığı, kendi partisinde bile demokrasiye tahammül edemediği bir garip düzen yarattılar.
Cumhuriyet basın özgürlüğü demekti. Ne demişti Atatürk: “Matbuat hiçbir sebeple tahakküm ve nüfuza tabi tutulamaz.” Kendilerini eleştiren gazetecileri bir bir tutukladılar, ülkemizi dünyanın en çok tutuklu gazeteci bulunan ülkesi haline getirdiler.
Anlayacağınız, Cumhuriyet’in sadece temeline karşı çıkmadılar, bütün felsefesine aykırı hareket ettiler.
Cumhuriyet’i kuruluş felsefesiyle tekrar yaşatmak için kutlamak gerekiyor Cumhuriyet Bayramı’nı…
***
Sadece Cumhuriyet’e değil, Atatürk’e de saldırdılar. Atatürk’e hakaret etmeyi tarihçilik sanan feslileri baş tacı ettiler, sofralarında ağırladılar…
Ülkenin her yerinde Atatürk heykelleri saldırı altında…
Çanakkale Savaşı’nı, hatta Kurtuluş Savaşı’nı, hatta ve hatta 30 Ağustos’u Atatürk’süz anlatmaya giriştiler. Türk milletinin kalbinden Atatürk sevgisini ve Atatürk’e saygıyı kaldırmak istediler.
Cumhuriyet, bize Atatürk’ten mirassa, sadece o mirasa değil, mirasın asıl sahibine de saldırdılar.
Atatürk’ü de, bizlere mirası Cumhuriyet’i de korumak hâlâ görevimiz.
Atatürk İzmir’de kendisine yönelik bir suikast girişiminden kurtulduktan sonra ne demişti:
“Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır; fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”
Bu güvenin iki temeli vardı: Cumhuriyet çok sağlam temellere oturtulmuştu. Kurumlaşmış, devrimlerle güçlendirilmiş, yıkılamayacak derecede halka mal edilmişti. Diğer temel ise Türk milletiydi. Türk gençliğiydi… Cumhuriyet’i, asıl sahibine. Türk milletine emanet etmişti Atatürk. Ve bütün savaşlarda güvendiği gibi bu sözleri sarf ettiği o gün de, ölüm döşeğinde de, her zaman milletine güvendi.
Atatürk’ün güvenini boşa çıkarmamak en önemli görevimizdir…


Bu yazı 86 kez okundu.

Özgür Erdem
SON EKLENENLER