• Çarşamba, Haziran 28, 2017

Demokrasiden yararlanarak demokrasiyi yok etmek

erkut
Erkut Günsayar
Temmuz18/ 2016

Antik Yunan’ın en büyük filozofu ve ilk üniversitenin kurucusu (Atina Akademisi ) Platon (asıl adı Aristotoles ama iri fiziği nedeniyle Platon -geniş – diye anılır, dahası İslam dünyası ona Eflatun der) M.Ö. 400’lü yıllarda demokrasiyi tanımlarken bakın neler demiş.
– Demokrasi kaliteli-eğitimli toplumlar gerektirir, eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse demagoglar türer ve onların arasından da diktatörler çıkar.
– Toplumu idare edecek kişilerin de iyi eğitim görmesi şarttır.
– Halk övülmeyi sever, o nedenle güzel sözler söyleyen demagoglar kötü de olsalar başa geçebilirler…
İnsanın inanası gelmiyor, adam ta 2400 yıl önce bu günleri aynen görmüş ve 2000’li yıllar Türkiye’sini birebir tarif etmiş.
Benim bu hepsi birbirinden gerçekçi öngörülerden çıkardığım sonuç da şöyle, “halk yeterince eğitimli, daha açığı bilinçli olmadığı zaman demokrasilerin bir zaafı ortaya çıkar ve aslında beş para etmeyen birileri halkı tatlı sözlerle tavlayarak yönetimi ele geçirebilirler, hatta isterlerse demokrasiyi rafa kaldırarak diktatör haline bile gelebilirler.”
İşin aslında benim çağın vazgeçilmez yaşam ve yönetim modeli olan demokrasilerin yukarıda zaaf olarak nitelediğim bu “kendini koruma yetersizliği” konusuna aklım hep takılmıştır ve özellikle ekonomik ve kültürel açıdan geri ülkeler için geçerli olmak üzere demokrasi yoluyla iktidara gelen birilerinin demokrasiyi kullanarak kolayca despotlaşabilmesini daima eleştirmişimdir.
Aslında şimdi birileri kalkıp “kardeşim, çağdaş demokrasilerde artık muhalefet partileri, anayasalar ya da siyasi iktidarları denetleyen yüksek yargı gibi demokrasileri koruyan ve kollayan birtakım kurumlar var, bu iş günümüzde antik Yunanistan’da olduğu gibi kolay değil” diyebilir ve bunu dediği anda da benden “iyi de o zaman bırakın yakın tarihlerde pek çok ülkede yaşanan onlarca örneği Türkiye’yi nasıl açıklayacaksınız” şeklindeki cevabı alıverir.
Anayasa ile başlayalım, “Cumhurbaşkanının ‘ben durağıma- yani şeriat devletine- gelince demokrasi tramvayından inerim’, ‘parlamenter Anayasa (yani yürürlükte olan Anayasa) artık askıya alınmıştır’, Başbakanın ‘Anayasa ne derse desin biz bildiğimiz yaparız’, İçişleri Bakanının ‘Ben bu Anayasaya saygı duymuyorum’” dediği bir ülkede daha hâlâ demokrasiyi koruyan ve kötü niyetli girişimleri önleyen bir Anayasa olduğunu iddia etmek sanırım bilgisizliğin de ötesinde tam anlamıyla bir zeka geriliğidir.
Demokrasinin ikinci bekçisi olan yüksek yargıya, yani Anayasa Mahkemesi’ne gelince, “demokrasiyi yok etme suçlamasını yapacak ve davayı açacak olan adamın iktidar tarafından belirlendiği bir ülkede bu mekanizmanın çalışabileceğini sanmak ise bana göre daha da büyük bir zeka sorunudur.”
Kaldı ki yedi yıl evvel böyle bir girişim yapıldı da, ancak değerli mahkememiz her nedense “suçu sabit gördü ama cezayı belirlerken korumakla yükümlü olduğu Anayasayı açıkça çiğneyerek mevcut iktidarın Anayasayı dilediğince çiğnemesine resmen ve alenen yol verdi,” anlayacağınız oradan da bir hayır yok, dahası, günümüz Türkiye’sinde yeniden böyle bir dava açılması hayal bile edilemez.
Demokrasiyi koruma anlamında Türkiye’deki muhalefet partileri konusuna ise isterseniz hiç girmeyelim zira başta ana muhalefet bu ülkede böyle bir güce ya da yeteneğe sahip tek bir parti bile yok.
Toparlarsak günümüz Türkiye’sinde gelinen nokta aynen şöyle, “ülkede demokratik yoldan iktidara gelmiş bir iktidar var ve bu iktidar ülkeyi tam gaz anti demokratik ve antilaik bir geleceğe, daha açığı demokrasinin esamisinin bile kalmayacağı bir yöne doğru götürüyor ama ülkede bu gidişi demokratik yollardan önleyebilecek tek bir kurum veya güç yok”.
Tabii o zaman da insanın aklına doğal olarak şu soru geliyor, “demokrasi yoluyla iktidara gelen ama demokrasinin kendini koruma olanaklarını bir bir pasifize ederek demokrasiyi yok etmeye kalkanlarla mücadele edilirken demokrasi içinde kalmak ne derece mantıklı ve tutarlı bir yöntemdir?
Benim cevabım kutsal kitaplarda da yer alan “cana can, dişe diş, göze göz” ilkesi. (Kuran, Maide 45)
Eskiler böyle durumlar için “bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” derler ve bana göre bu özdeyiş de aynen Platon’un demokrasiyle ilgili öngörüleri gibi günümüz Türkiye’sini olabilecek en doğru şekilde tanımlayan bir anektod.
Tek güvencem “insanlık tarihinde hiçbir zaman karanlığını kalıcı olmaması ve bazen gecikmeli de olsa güneşin mutlaka doğması.”


Bu yazı 147 kez okundu.

Erkut Günsayar
SON EKLENENLER