• Salı, Aralık 12, 2017

Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Önder Aksakal ile söyleşi: “Ecevit Irak’ta Müslüman kıyımına karşı çıkınca, sistem Türkiye’de yeni yönetim arayışına girdi”

onder-aksakal-roportaj
Türk Solu
Ağustos01/ 2017

Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Önder Aksakal ile sağ-sol ayrımından, Demokratik Sol kavramına; referandumdan dış politikaya ve Adalet Yürüyüşü’ne birçok konuyu konuştuk. Söyleşiyi Yayın Kurulu Üyelerimiz Kaya Ataberk ve Okan İşbecer gerçekleştirdi.
Demokratik Sol kavramı
TÜRK SOLU: Demokratik Sol Parti’yi okurlarımıza nasıl anlatırsınız? “Demokratik Sol”un sosyal demokrasiden farkı nedir? DSP ne yapmak istiyor? Nasıl bir dünya görüşü var?
ÖNDER AKSAKAL: Demokratik Sol kavramı, bu partinin kurucusu ve kuramcısı olan Bülent Ecevit tarafından yaratılmıştır. Dayanağı da şöyledir: Bolşevik Devrimi’nden sonra bizde ve bizim gibi ülkelerde ve özellikle de SSCB’nin çevresinde yer alan ülkelerde bu akımın iktidara gelişini önlemek adına bir çaba vardı. Bugün toplumda; manevi değerler, bayrak, din, inanç, milliyet üzerine siyaset yapanların sağcı; bunlara inanmayanların solcu olduğu gibi bir anlayış var. Fakat gerçekte sol kavramı bu değildi. Sol ve sağ kavramları Fransız Devrimi’nden sonra “hasbelkader” ortaya çıkmıştır. O gün kurulan parlamentoda toprak, sermaye ya da fabrika sahiplerini temsil edenler parlamento başkanının sağına; işçi, köylü temsilcileri ile demokrasiden yana olanlar ise soluna oturmuşlardı. Terimlerin kaynağı budur. Dünya literatüründe solculuk ve sağcılık budur. Tersi olsaydı, bugün biz sağcı, diğerleri solcu olacaktı.
Sol kavramına özellikle Türk siyaseti çerçevesinde; Bolşevik Devrimi’nin, proletaryanın, emekçi sınıfının iktidarının Türkiye’ye hâkimiyetini kırmak adına bir saldırı vardı. Fakat cumhuriyeti kuran irade ve temsilcileri devletçi yapıları ve zihniyetleri ile “cumhuriyeti biz kurduk, biz ne dersek o olur” diyerek ve bunun dışında hiçbir çalışma ve öngörüyü kabul etmeyen, bana göre marjinal düzeyde olan yapılarıyla, toplumla aralarında bir kopukluk oluşmasına neden olmuşlardı. Özellikle SSCB’nin o dönemdeki eşitlikçi Bolşevik Devrimi sonrası emekçi kesimlerin iktidarını tanımlayan, işe diyalektik materyalist açıdan baktığımızda, inançları serbest bırakan, dünyanın varlığının bir manevi güç değil, fizik kuralları tarafından kurgulandığını iddia eden teorisyenlerin etkisi altında kalan kesimlerin CHP’de yoğun olarak yer alması ve bunu toplumla da aynı düzeyde paylaşıyor olması solculuğu sanki dinsizlikmiş, inançsızlıkmış gibi anlatan bir yapının hâkim olmasına neden oldu.
TÜRK SOLU: Türkiye’de sağ-sol ayrımı emek-sermaye ekseninde değil de “dinsizler-dindarlar” ayrışması gibi mi oldu?onder-aksakal
ÖNDER AKSAKAL: Evet öyle oldu. Bunu Ecevit çok net bir şekilde tespit etmişti. Solculuk dendiğinde inançsızlık, bayraksızlık ya da vatansızlık akla gelmemeliydi. Evet, enternasyonal sol kavramı içerisinde dünya halklarının tek topluluk halinde yaşaması gibi bir ütopik ideal varsa da bunun gerçekleşmesi binlerce, belki milyonlarca yıl sürecek bir hadise iken sanki on ya da elli senede gerçekleştirilebilecek bir uygulamaymış gibi topluma anlatılmaya çalışıldı. Bu da Türkiye’de sol kavramının toplum nezdinde kötü ve olmaması gereken bir yapı gibi algılanmasına neden oldu.
O dönemin sosyalist partilerinin temsilcileri, 12 Eylül öncesi süreçteki sol fraksiyonların temsilcileri, sürekli bu argümanları öne çıkararak solu anlatmaya çalıştıklarından sol hep kötü anlaşıldı. Oysa gerçek sol emeğin iktidarını öngören bir siyaset olmalıydı. Ecevit bunu tespit etmişti ve toplumu bu sol anlayıştan gerçek solculuk anlayışına evriltecek bir süreci Demokratik Sol kavramıyla buluşturdu. Yani insanlar inançlarında özgür olmalıdır, sol inançlara saygılı olmalıdır. Hangi din ve mezhepten olursa olsun bu kural geçerlidir. Üçüncü olarak sol kavramının içerisinde demokratiklik de olmalıdır. İnsanların birbirinin hak ve menfaatlerini gözetir yaşam biçimini tartışmasız kabul etmesini gerekli buluyordu. Demokratik Sol kavramı böyle oluşmuştu. CHP’nin o yaklaşımının toplumla olan kopukluğunu gidermek adına ve bir ihtiyaç varlığından hareketle Demokratik Sol Parti’yi 12 Eylül sonrasında kurdu.
Ecevit 12 Eylül’de cuntanın izniyle parti kurmayı reddetti
TÜRK SOLU: 12 Eylül sonrası ortam nasıldı?
ÖNDER AKSAKAL: Bildiğiniz gibi siyaset bitirilmiş, tüm partiler kapatılmıştı ve siyasi yasaklar vardı. Daha sonra o dönemin cuntacılarının iznine bağlı olarak bazı partiler kurulabildi. Sosyal demokrat kanatta Halkçı Parti, merkez sağda ya da liberal diyebileceğimiz kanatta Anavatan Partisi kuruldu. Bir de yine merkeze bağlı ve biraz daha militarist söylemleri olan Milliyetçi Demokrasi Partisi Turgut Sunalp’in genel başkanlığında kuruldu. Ecevit’e de parti kurması konusunda baskılar olmuştu fakat o, cuntacıların izniyle bir parti kurmayı reddetmişti. Halkın iradesinin hâkim olduğu bir yapı oluşturma stratejisini güttü ve 1985 yılında DSP’yi kurdu. Ana felsefesi; enternasyonal sol değerleri yadsımadan, yok saymadan, Türkiye’nin kendine özgü koşullarını da göz önünde bulundurarak, hem inançlara saygılı laiklik, hem de Türkiye devletinin meşru sınırlarını koruyup kollama, bu topraklar üzerinde yaşayan tüm kesimlerin, halkların ortak adının Atatürk tarafından Türk milleti olarak tanımlandığı çerçevede bir milliyetçilikti. Atatürk milliyetçiliği esas alınmıştı. Üretimin, köyden ve köylüden başlayarak ekonomiye katkı vermesi gerektiğine inanan bir ekonomik politikayla DSP’yi oluşturmuştu. DSP’nin kuruluş felsefesi ve amacı tamamen budur.
Demokratik Sol ve ulusalcılık
TÜRK SOLU: Enternasyonalizm solun dokunulmaz bir yasası gibi değerlendiriliyor. Demokratik Sol ulusalcılık ekseninde nerede konumlanıyor?
ÖNDER AKSAKAL: Ulusalcılık kavramı bence burada bir adım öne çıkıyor. Türkiye topraklarında birden çok ulusun yaşadığı gerçeğini yadsımamamız gerekiyor. Türkmenler, Kürtler, Çerkezler, Lazlar, Araplar, Süryaniler, Arnavutlar var köken itibariyle. Osmanlı İmparatorluğu 620 yıl üç kıta üzerinde hüküm sürmüştü. Söylenirken dile kolay gelebilir ama çok önemli bir süredir bu 620 yıl. Bu sürede kendisini bu topraklara aidiyet duygusuyla bağlayan insan kitleleri var. Altında kendisini Kürt, Laz ya da Çerkez olarak tanımlıyor olabilir.
Kurtuluş Savaşı dünyada emperyalizme karşı verilen ilk halk savaşıdır. Bunun lideri de geçmişi her ne kadar saraya dayansa da, Osmanlı paşası olsa da insanların insanca yaşam koşullarında ve demokratik bir ortamda yaşamasının gerekli olduğuna inanan bir kişi olan Mustafa Kemal Atatürk’tür. Kendisi Avrupa’yı görmüş, yabancı dil bilen, medeniyeti yaşamış ve bunu kendi halkına da reva gören, onların da bu çağdaş medeniyetler düzeyinde yaşaması gerektiğine inanan bir liderdi. Onun tanımıyla bu topraklar üzerinde yaşayan ahalinin tümüne birden Türk milleti denilmesi Demokratik Sol Parti’nin ulusalcılık anlayışının temelidir. Atatürk bu Türk milleti tanımını yapmıştır. Biz de DSP olarak ve özellikle Ecevit’in bu noktadan hareketle oluşturduğu dış politikasının çerçevesi “Yurtta Barış, Dünyada Barış” temelinde yükselen bölge merkezli dış politikadır. Bunun ana kriterleri de öncelikle sınır komşularımızla barışık olmak ve dünya milletleriyle Türk ulusunun çıkarları doğrultusunda ilişkiler içinde olmayı kapsar. Genel anlatımı da budur. DSP de tabii ki bu çerçevede ulusalcı ve milliyetçi bir partidir.
Ecevit Irak işgaline karşı çıkınca sistem Türkiye’de yeni yönetim arayışına girdi
TÜRK SOLU: Ecevit’in Irak krizi günlerinde aldığı bölge merkezli tavırdan bugünkü noktaya geldik. Yine Kıbrıs’ta hiç de iyi bir noktada değiliz artık. Özellikle bu iki noktadan bakarak günümüz dış politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
ÖNDER AKSAKAL: Türkiye son 15 senedir uluslararası sistemin Ortadoğu coğrafyasında kurguladığı, planladığı bir stratejinin hayata geçirilmesi sürecini yaşıyor. Bu sürecin başlangıcında egemen sistem o gün iktidarda olan Bülent Ecevit’e stratejisini anlatıp kendilerine Irak’ın işgali için Türkiye topraklarını kullanma talebi iletildiğinde, o bunu elinin tersiyle itmişti. “Biz topraklarımızı komşularımızın işgali için kullandırmayız. Oradaki insanlar komşumuz olmakla beraber aynı zamanda bizim din kardeşlerimizdir. Müslümanların kıyımına buradan yol açarak müsaade edemeyiz” demişti. Bunun ardından egemen sistem Türkiye’de yeni bir yönetim sağlama arayışına girmişti.
Hatırlarsanız; o zamanlar gazete manşetlerinde “muhtar dahi olamaz” denilen insanlar hiçbir vasıfları yokken ABD ile görüşmeler yapmış ve oralarda kırmızı halılarla karşılanmışlardı. Bunlar da her türlü görev taahhüdünde bulundu. Türkiye’de 57. Hükümet ve parlamento dağıtılmıştı. DSP ikiye bölünmüş ve ülke hiç beklenmedik ve anlamsız bir biçimde MHP Genel Başkanı’nın aracılığıyla ya da tebliğciliğiyle bir erken seçime sürüklenmişti.
O dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice “22 ülkenin sınırlarını değiştireceğiz” beyanında bulunmuştu. Büyük Ortadoğu Projesi böylelikle ortaya konulmuştu. Şimdiki Cumhurbaşkanımız o zamanlar göreve geldiğinde çok açık ve net bir şekilde katıldığı toplantılarda, mitinglerde “Ben BOP’un eş başkanıyım ve bu görevimiz de en iyi şekilde sonuna kadar yerine getireceğiz” diyerek bağıra bağıra paylaşıyordu. Dünya da son 15 senedir bu yapılanmanın içerisinde.
Bu da belki de devlet mekanizması içinde ikili bir durum yaratmıştır. Her ülkede olduğu gibi Türkiye devletinin de legalde yani görünen yüzünde bir devlet yönetimi, bir de görünmeyen yüzünde bir devlet yönetimi mantığı vardır. Bu her devlette olabilen ve olabilirliği de bence tartışılmaması gereken noktalardır. Ancak buradaki önemli olan hadise şu; görünmeyen devlet yapısının toplumun ve devletin geleceğini tehlikeye atacak bir faaliyet içinde ya da misyonda olmaması şartıyla bunlar olabilir. Ama bir dönem o derin devlet yapılanması büyük bir gafletle, aymazlıkla Türkiye’nin bu noktalara kadar gelmesine göz yumdu. Bilerek ya da bilmeyerek…
Türkiye 15 Temmuz kalkışmasını yaşadı. 15 Temmuz kalkışması Türkiye için bir dönüm noktasıdır. Henüz üzerinden bir yıl geçmesine rağmen bunun kendi iç dinamikleriyle oluşmuş bir kalkışma mı, yoksa bölgede uygulanmaya çalışılan stratejinin hayata geçirilmesinde bir kilometre taşı mı olduğu aydınlığa kavuşmuş değildir. Her ne kadar Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan çıkıp, “Türkiye’yi teslim almak istiyorlar” gibi söylemlerde bulunuyorlarsa da siyasetin akışı içinde irdelediğimizde hâlâ stratejinin hiç kesintiye uğramadan kararlı bir şekilde sürdüğüne şahit oluyoruz. Bu söylemlerin de, politik uygulamaların da, uluslararası ilişkilerin de aynı projenin devamına hizmet ettiğini görüyoruz. Dolayısıyla; dış politikada bizim bölge merkezli stratejimiz tamamen ortadan kaldırılmış vaziyette. Sadece uluslararası egemen sistemin bu bölgedeki heveslerine hizmet eden şekilde devam ediyor.
1974 yılında çok büyük mezalimlerin yaşandığı Kıbrıs’ta o dönemki başbakan Bülent Ecevit’in ve o koalisyon hükümetinin iradesiyle buna dur denildi. Ve bir millet o topraklarda hür ve güvenli bir şekilde yaşamaya başladı. 40 yılı aşkın zamandır o insanlar orada huzur içinde yaşarlarken, bugün öyle bir noktaya geldik ki Ege kıta sahanlığı içinde Türkiye toprağı olan küçük adacıklar dahi Yunanistan’ın işgali altında ve bu hükümet buna sessiz kalarak zımnen destek verir haldedir. Bu çok büyük bir aymazlıktır. DSP’nin az önce bahsettiğim ulusalcılık tanımının içinde yer alan Kurtuluş Savaşı sonrasında sahip olduğu sınırlar içinde ve o topraklar üzerinde yaşayan insanların huzuru için kurgulanmış bir siyaset anlayışı vardı. Bu dış politikada da, iç politikada da böyleydi ve devam ediyor. Bu anlayışımızdan hiçbir zaman sapmadık.
Sistemi bloke eden yapı sermaye, medya ve siyaset aktörlerini kontrol ediyor
TÜRK SOLU: BOP’un ilan edildiği tarihle Türkiye’de DSP’nin ikiye bölündüğü ve ülkenin farklı bir duruma sürüklendiği tarih hemen hemen aynı. Acaba bu eşgüdümlü bir süreç midir? DSP, yerli bir sol anlayış olarak gücünü korusaydı süreç ne şekilde akardı sizce?
ÖNDER AKSAKAL: Egemen sistem 1950 yılından itibaren Türkiye’de çok ağırlıklı olarak hâkimiyetini yerleştirdi ve sürekli kıldı. Dikkat ederseniz sağ ve sol kavramları üzerine konuşurken Demokrat Parti iktidarının hayata geçirilmesi dönemlerinde ve o süreç içerisinde toplumun sola karşı duruşunu biçimlendiren siyasette sol hep “Allahsız, dinsiz, bayraksız, milletsiz, ahlaki değerlerden yoksun” bir anlayış gibi topluma anlatıldı. Bunu yapan DP siyaseti ve onun temsilcileriydi. Bu daha sonra evrildi. 1960 darbesinden sonra Adalet Partisi süreci başladı. MHP ve Milli Nizam Partisi, Refah Partisi, Saadet Partisi şeklinde devam etti. 12 Eylül’den sonra DYP de aynı zihniyetteydi. Bu DP ile başlamış ve hep aynı çerçevede yoluna devam etmiş bir zihniyetti.
Stratejiyi kurgulayanlar işi öyle bir noktaya getirdiler ki bugün sol değerleri en çok savunan kimseler eski DP’lilermiş gibi görünmeye başladı. Cindoruk bu işin önüne çıkmaya başladı. Geçmişti DP’de, AP’de, DYP’de siyaset yapanlar sanki CHP’den daha önde solcularmış gibi göründü. Bu isimlerden Aytun Çıray, İlhan Kesici gibi bazıları CHP’de siyaset yapmaya başladı. Hatta daha dini siyasetten gelenlerde bile benzer bir durum göründü. Bunlar, bireysel anlamda da yaratılmaya çalışılan yeni algının birer aktörüdür bize göre. Bakış açımız budur. Halka gerçekleri anlatırken, gerçek halkçılığın, milliyetçiliğin, ulusalcılığın ne olduğunu anlatırken bu unsurları da açıklamaya çalışıyoruz. Fakat güç parayla eşdeğer hale geldiği için bütün sistemi bloke etmiş bir yapı var. Sermayeyi, medyayı ve siyaset aktörlerini kontrol ediyor. Bunu aşabilmek ne kadar kolay olabilir? Bunu önümüzdeki süreç elbette gösterecek fakat bu konudaki inanç ve kararlılık DSP’liler olarak bizde hâlâ aynı etkiyle devam ediyor.
YSK bile en kanunsuz kararlara imza atabildi
TÜRK SOLU: İç politikada sürekli bir gerilim ve bu gerilimden beslenen bir iktidar gözlemliyoruz. Bu iş sizce nereye gider? DSP olarak siz bu anlamda neler yapmayı düşünüyorsunuz?
ÖNDER AKSAKAL: Bu işin sonsuza kadar gideceğini düşünmüyoruz tabii ki. 15 senedir sürdürülen bir siyaset mekanizması var Türkiye’de ve tek merkezden yönetiliyor. Parlamentoda AKP için iktidar olma, CHP, MHP ve HDP için de bu iktidarın devamını sağlama misyonu tanımlanmıştır. İktidarın tökezlediği noktalarda mutlaka bu üç aygıttan biri devreye girip koltuk değnekliği yapabiliyor. Bu bir iftira değil, açık ve doğru bir tespittir. En son yaşadığımız sözde Anayasa değişikliği… Bize göre bu değişiklik dayatıldı. Ekonomik olarak zor koşullarımız rağmen Türkiye’de İstanbul dâhil 10 vilayette “hayır” kampanyası için çalıştık. Gördüklerimiz ve aldığımız bilgiler toplumun büyük kesiminin böyle bir anayasa değişikliğine olur vermediği yönündeydi. Sonuçlar da bunu gösterdi. Fakat sistem o kadar egemen hale geldi ki Türkiye’nin bütün kurumlarını ele geçirdi. En güvenilir kurum olması gerek YSK bile en kanunsuz kararlara imza atabildi. Bu noktada Türkiye’nin bazı yeni çıkış yollarını araması gerektiğini düşünüyorum.
Bu çerçevede CHP’nin adalet arayışı noktasında başlattığı bir etkinlik var. Bize göre bu bir mücadele yöntemi değil. Sadece toplumun belirli bir kısmının dikkatlerini farklı bir yöne çekme stratejisinin bir şeklidir. Çünkü bayramdan iki gün önce iktidar ilköğretim okullarında mescit açma zorunluluğuna yönelik bir yönetmeliği hayata geçirmesi, İmam-Hatip okullarının açılabileceği yerlerin 50 bin nüfuslu yerlerden 5 bin nüfuslu yerler indirilmesi yönetmelikleri çıkarken ülkenin ana muhalefet partisinin yollarda başka işler peşinde koşmasının ne kadar manidar olduğunu sorgulamamamız gerekiyor. Ben böyle bir yürüyüşün amaç ve yöntem açısından doğru bir hareket olabileceğini ancak aktörün yanlış olduğunu iddia ediyorum. Siyasi partiler, özellikle de parlamentoda bulunanlar bu tip mücadeleleri Meclis çatısı altında etkin şekilde yürütmelidir.
Adalet Yürüyüşü’nü keşke Sezer başlatabilseydi
TÜRK SOLU: Yani bir sivil toplum kuruluşu ya da başka bir aktör mü yürüyüşü yapmalıydı?
ÖNDER AKSAKAL: Evet… Bu yürüyüşü keşke Ahmet Necdet Sezer başlatabilseydi. Ankara’dan İstanbul’a değil, Edirne’den Şırnak’a yapabilseydi. “Hakikaten büyük adaletsizlikler var. Ben ömrümü hukuk içinde geçirmiş ve bu ülkeye cumhurbaşkanlığı yapmış bir birey olarak yollara düşüyorum. Bütün dünya da bunu duysun” diyerek çıkabilmiş olsaydı o zaman Türkiye’deki bütün siyasi partiler, bütün STK’lar bu eyleme sonsuz destek verebilirdi. Parlamentoda yasa çıkarsın diye gönderdiğimiz insanlar da sokaklarda davul çalarak adalet aramasaydı keşke. Bunu topluma farklı şekilde aktaranlar da çıkabiliyor. Bir referandum süreci yaşadık ve on ilde çalışma yaptık. Ülkenin “hayır” kampanyasının önünde olduğunu iddia eden ana muhalefet partisinin lideri bu çalışmalara hiç katılmamış partilere bile teşekkür ederken DSP’nin adını hiç anmadı. Bu unutmaktan kaynaklanan bit tavır değil tamamen kasıtlı, toplumun aklına yeni bir arayış sokmamak, yeni bir adres tanımlamamak için yapılmış bir stratejiydi. Bu da parlamentodaki dört parti tek merkezden yönetiliyor tezimizin de en önemli göstergelerinden bir tanesidir.
TÜRK SOLU: Son olarak okurlarımıza bir mesajınız var mı?
ÖNDER AKSAKAL: Türkiye’de basın özgürlüğü anlamında büyük sıkıntılarımız var. Bu bir gerçek… Ancak değindiğimiz adalet arayışı içinde bunu destekleyen tüm kesimlerin aynı adaleti habercilik anlamında da toplum kesimlerine eşit dağıtıyor olabilmesi gerekir. Adalet sadece mahkemeden çıkan karar değildir. Bugün bir Cumhuriyet gazetesi sadece bir partinin çalışmalarını anlatıyor, başkasına yer vermiyorsa, ya da bir Sözcü gazetesi biz doğruları anlatmak için kendimiz yırtsak da bize değil de başkalarına yer veriyorsa adaletsizliği dibine kadar yaşatmış olmaktadırlar. Dolayısıyla yaptıkları çalışmalardaki samimiyet konusunda da şüphelerimiz daha da güçlenir.
Medyanın ve sizler gibi gazetecilerin de bağımsız bir yapıya kavuşmanızı dileriz. Buradan şu taahhütte bulunuyorum: Partimizin kurucusu Bülent Ecevit bir gazeteciydi. 57. Hükümet döneminde çok ciddi bankacılık soygunları olmuştu. İlk çıkardığımız yasa da bankacılık yasasıydı. Bugün Türk bankacılığı ayakta duruyorsa DSP’nin çıkardığı bu kanun sayesindedir. İnşallah DSP’nin adayı cumhurbaşkanı seçilirse çıkaracağımız ilk kanun Türk basınının bağımsız bir yapıya kavuşturulmasının altyapısı olacaktır.


Bu yazı 265 kez okundu.

Türk Solu
SON EKLENENLER