• Perşembe, Mayıs 25, 2017

Diktatör

metehan
metehan özkün
Mayıs15/ 2017

Uzun süredir güncel medyanın ve kamuoyunun gündeminde olan “diktatörlük” söylemleri alıp başını gidiyor. Fakat farklı kesimlerin bu kavrama birbirinden ilginç yaklaşımları var. Oysa ki siyasette kavram tanımlar açık ve nettir. Ne yazık ki, politik kaygı ve ya stratejiden dolayı bu tanımlar, hatta örnekler çoğu kez trajikomik bir hal almaktadır. Her defasında vurguladığım gibi; bilgi olmadan siyaset bilimine hizmet etmeye çalışmak, topa vurmayı bilmeden gol atmaya çalışmaktan başka bir şey değildir.
Peki kimdir bu diktatör? Nedir? Neye ve kime denir?
Antik Roma’ya uzanan bu terim, o dönemde siyasi bir makamı temsil edip; kelime anlamı “emir veren” olarak tanımlanmıştır. Roma’ya özgü olan siyasi teşkilatlanmada diktatör, olağandışı yetkilerle donatılmış elinde mutlak ve sınırsız otoriteye sahip yöneticiydi. Resmi adı ise; “Magister Populi” yani “Halkın Efendisi” anlamına gelmekteydi.
“Halkın Efendisi” olmak terimi günümüzde zaman zaman “Halkın Hizmetkarı” olmak terimiyle kamufle edilmeye çalışılsa da bu algı oyunu çoğu kez patlak vermekten kurtulamamaktadır. Hem halk bir hizmetkardan ziyade, sistemi en iyi şekilde yönetecek ve ya iyileştirecek bir “devlet adamına” ihtiyaç duyar. Lakin aynı halk, kendisine hizmet etmesi için mevcut sisteme vergi yoluyla yatırım yapmaktadır. Bu yüzden kimse bir yolu, bir köprüyü, tüneli ya da başka bir devlet projesini halka bahşetmez, edemez! Halk parasını öder ve sistem; halkın kullanımına sunmak üzere projeyi gerçekleştirir. Ülkemize baktığımızda bizdeki sistemin işleyişinin halka daha farklı yansıtıldığını görüyoruz. Halkın vergisiyle yol, köprü, tünel, baraj vb. projeler gerçekleştiriliyor, daha sonra halkın kendi parasıyla yapılan bu projeleri kullanabilmek için halk kullanım ücretine tabi tutuluyor. Bu projelerin bahşedilir şekilde lanse edilmesi ise; politik kurnazlığın bir parçası olsa da her dönem bir grup tarafından ısıtılıp halkın önüne sürülüyor.
Diktatörlük konusuna tekrar dönecek olursak; yakın tarihimize kadar dünya siyaseti birçok diktatörlük rejimi görmüştür. Kamuoyunda en çok bilinen dikta rejimi liderlerinden bazıları; Hitler, Mussolini, Franco, Kim-İl Sung, Çavuşesku, Tojo, Miloseviç ve diğerleri… Ben bu isimlerin arasından İspanya’da dikta rejimiyle hüküm sürmüş Franco’yu çok derinlemesine girmeden anlatmak istiyorum. Franco’nun yaptıklarını okurken acaba hafızanızda tanıdık başka isim ya da isimler canlanacak mı!?
1892’de Ferrol’de doğan Franco, İspanya’daki Cumhuriyet rejimini yıkan (1936-1939) “İspanya İç Savaşı”nda milliyetçi güçlerin generaliydi. Bu cümlenin sonuna bir dipnot düşmek gerekirse; Cumhuriyeti yıkmak için, iç savaş çıkarmak ya da iç savaş çıkabilme olasılığıyla halkı tedirgin ve tehdit etmek ne yazık ki günümüzde de rastladığımız talihsiz olaylardandır.
Neler yapmış 
peki bu Franco?
Kuzey Afrika’daki; İspanyol ve Fransız sömürgesine karşı savaşan Abdülkerim Hattabi’ye karşı Fransızlarla beraber savaşmış. Yani emperyalizmin uşağı değil, generali olarak kendi ülkesinin dışında; başka coğrafyalardaki özgürlük mücadelesine, kanlı ambargo koymuş, koyulmasına yardım etmiş.
1934 yılının Ekim ayında Asturias’lı maden işçilerinin ayaklanmasını bastırmakla görevlendirilmiş. Sanırım Franco Asturias halkına “Bu işin fıtratında ayaklanma bastırmak var.” dememiştir!? Yoksa demiş midir?
18 Temmuz 1936’da yaptığı darbe bildirisini okuduktan sonra; Nazi Almanya’sı ve Mussolini İtalya’sından yardım sağlayabileceği anlaşılan Franco, Yeni Milliyetçi Hükümetin başkanlığına getirildi. Bu “yeni” kelimesi hâlâ bazı liderlerin vazgeçilmezi zaten. Tarihten gelen güçlü bir vurgu ya da geçmişi silme gayretinin getirdiği psikoloji olsa gerek.
Franco, 1947 yılında İspanya’yı tekrar bir krallığa dönüştürüyor. Bununla birlikte veraset yasasını kabul ettirip, kendisini devletin “ömür boyu koruyucusu” ve “kral naibi” olarak atıyor. Vay vay vay! Sarayın balkonuna çıkıp, balkonun altında toplanmış ve kefen giymiş Madridlilere “Büyük düşün İspanya” da demiş midir acaba? Yazmadan edemeyeceğim, bizim ülkemizde de “Osmanlı geri gelecek!” fantezisi kuranları benzetmek gibi olmasın ama aklıma da gelmedi değil! “İnsanoğlu çift yaratılmış” derler, öyle olsa gerek!..
2011 yılında İspanyol El Pais gazetesinde yer alan habere göre, Franco döneminde çocuk kaçakçılığının yapıldığı ortaya çıkarılıyor. Bizde ise; çocuk istismarları var. Ve bu istismarlar bireysel vakaların dışında vakıf bünyesinde de yapılıyor. Ama gel gelelim ki; bu alçaklığa hâlâ caydırıcı bir yaptırım uygulanmıyor. Devam ediyoruz; İspanyol İç Savaşı’nın ardından yenik düşen Cumhuriyetçi ailelerin çocukları örgütlü olarak kaçırılıyor ve istekli ailelere satılıyor.
Bu diktatör Franco, ordu-kilise ve büyük toprak sahiplerinin gücünü arkasına alarak muhalifleri bastırıyor. Ne kadar ayıp! Biz hiç bilmeyiz böyle şeyler, hiç görmedik! Dini, orduyu siyasete karıştırmak bize çok yabancı şeyler. Hatta kutsal kitabı eline alıp miting yapmak olacak iş değil! Camileri siyasi propaganda aracı olarak kullanmak, orduyu siyasete dahil etmek, vatansever genelkurmay başkanlarını terör örgütü lideri ilan etmek falan bunlar zinhar olmaz bizim ülkemizde!
Diktatör durmak bilmiyor; daha sonra komünistleri, sosyalistleri ve eşcinselleri fişlemiş ya da tutuklamış. Bu fişleme olayı bizde farklı. Sen laiksin mesela ama muhafazakar olmak istiyorsun fişini getirmeden değişim yapmıyorlar! Kıymetini bilelim Türkiye’de asla komünist, sosyalist ya da eşcinsel diye bir ayrım yok; muhalif olman yeter, artar bile!
Franco, koyu Katolikliğinin etkisiyle İspanyol kadınının çalışma hayatına ciddi kısıtlamalar getirmiştir. Bizde ise; 2009 yılında Ekonomi Bakanı demecinde aynen şu sözleri aktarıyor; “Kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek.” Yorum sizin…
Sürekli olarak İspanyolların çok çocuk sahibi olmasını istemiş ve halkı buna ikna etmeye çalışmıştır. Diktatör dediğin halkın üreme politikasını da yönetmeli sonuçta mutlak kontrol onda. Acaba Franco üç çocuk mu istiyordu? Yoksa beş mi? Yok o Franco değil miydi? Kimdi? Hay Allah!!!
Daha bitmedi! Ülkedeki Franco karşıtları ya hapishanelere gönderilmiş ya da vatandaşlıktan çıkarılarak sınır dışı edilmiş. Franco’ya kızmamak lazım bizde bu uygulama demokrasi adı altında yürüyor. Hatta ileri demokrasi! Diktayla ne alakası var!
Franco’nun uyguladığı Falanjizm ideolojisi (otoriter- kralcı faşist ideoloji) ilk başlarda İspanyol komünistlere karşı José Antonio Primo de Rivera tarafından geliştirilmiş olsa da; Franco döneminde kendisine muhalif olan her kesim için uygulanmıştır. Hafızamda oldukça yakın zamanı çağrıştıran Falanjizm’in ve Franco İspanyası’nın yönetim biçiminin bazı temel özellilerinden bahsetmek istiyorum.
Anayasa yokluğu: Liberalizm ve genel oy hakkı gibi kavramları reddetti. Özellikle siyasi görevler atama yolu ile yapıldı.
Siyasi partilerin yokluğu: Siyasi partileri bölünmenin nedeni olarak gördüğü için kapattırdı.
İktidarın tek elde toplanması: Franco kanun hükmünde kararnameler ile ülkeyi yönetiyordu ve 1942 yılına kadar herhangi bir meclis bulunmamaktaydı.
Toplanma ve örgütlenme yasağı: Yirmi kişiden fazla topluluklar ancak sivil idareden onay aldıktan sonra bir araya gelebilirdi.
Basın üzerinde mutlak kontrol: 1966 yılına kadar tüm basın kuruluşları basım öncesi sansüre tabiydi. Yayın organlarında sadece diktatörlüğü öven haber ve yorumlara izin veriliyordu.
Yukarı da yazılanlar sizlere de bir şeyleri ya da birilerini anımsattı mı? Bakınız, tarih örneklerle ve yaşanmışlıklarla gözler önüne seriyor. Şu an “Tarihten ders çıkarmak” deyiminin gediğine oturduğunu düşünüyorum. Franco bu şekilde otuz altı yıl hüküm sürdü. Sloganı ise; “Birleşik, büyük, özgür İspanya” ydı.
Sonuç olarak; İspanya halkı Franco’ya “HAYIR” diyebilseydi otuz altı yıl süren bu zulmü yaşamayacaktı. Özgürlüklerine ambargo konulmayacak, ideolojilerinden ya da cinsel tercihlerinden dolayı fişlenmeyecek, tutuklanmayacaklardı. Her şeyi geçtim; diktanın ilk yılı doğan bir çocuk, otuz altı yaşına kadar daha mutlu bir yaşama sahip olacaktı. Her türlü baskıya ve zulme “HAYIR” diyebilmeniz ümidiyle…


Bu yazı 55 kez okundu.

metehan özkün
SON EKLENENLER