• Perşembe, Kasım 23, 2017

Doğdu, düşler kurdu, yazdı… Ve ölümsüzleşti: Muzaffer İzgü

serap
Serap Yeşiltuna
Eylül11/ 2017

“Ökkeş” benim çocukluğumun en eğlenceli kitaplarından biriydi. “Bubaa” sesiyle, büyükşehire uyum sağlamaya çalışan gariban bir köylü çocuğunun hikâyelerini konu alan kitapları okurken kikir kikir güldüğümü, bir yandan da Ökkeş’e için için üzüldüğümü hatırlarım. İlkokul sıralarındaydım. Bir gün kitapları beraber okuduğumuz yakın arkadaşlarımdan biri okula geldi ve kendini beğenmiş bir şekilde “ben artık Ökkeş okumayacağım, babam istemiyor, dilimi bozuyormuş, bence sen de okuma” dedi. Köylü şivesi ile konuşuyor ya Ökkeş! Ne çok üzülmüştüm. Ama ben “Ökkeş”leri gizli gizli okumaya devam ettim. Türkçem bozulmadığı gibi, Muzaffer İzgü’yü de öyle sevdim ki. Daha sonra pek çok kitabını okudum. “Donumdaki Para”, “Bando Takımı”, “Gecekondu” favorilerimdi.muzaffer-izgu
Aradan yıllar geçti. Kitap fuarlarına hem okur hem de yazar olarak katılmaya başladıktan ve özellikle anne olduktan sonra Muzaffer İzgü kitapları yeniden ilgimi çekmeye başladı. Muzaffer İzgü Bilgi Yayınevi standında oturur, güler yüzüyle geçen herkesi selamlar, imzaya gelen çocuk ve anne babalarla tek tek konuşur ve kitaplarını imzalardı. “Sizin kitaplarınızla büyüdüm ve şimdi oğlumun okumasını istiyorum, imzalayabilir misiniz” dediğimde onu hiç şaşırtmadığımı anlamıştım. Çünkü neredeyse tüm anne babalar öyle geliyordu yanına.
Peki niye unutmuyorduk yazdıklarını?
Niye çocuklarımız da okusun istiyorduk?
Sanırım yazdıklarının sırrı kendi hayat öyküsünde ve kişiliğinde gizliydi.
2015 yılında onunla yapılan bir röportajda ne de güzel anlatmıştır çocukluğunu:
“Annem bana hep ‘Oğlum bando mızıkayla doğdun’ derdi. Ben gecekonduda doğdum, sadece bir odası vardı. Öyle ki o bir oda bizim yatak odamız, oturma odamız, yemek odamız, mutfağımız ve hatta banyomuzdu. Annem beni leğende yıkardı, çok iyi anımsıyorum. Bir kova su getirir, üzerinde bir de maşrapa, ben leğene otururum, annem bir tas su döker kafama ‘Yandım anne yandım’ diye bağırırım; ikinci tası döker ‘Dondum anne dondum’ derim, böyle yana dona banyo biterdi. Bütün içtenliğimle söylüyorum size havlu dahi yoktu, annem eski fanilaları birbirine dikip bir şey yapmış onunla bizi kurutur, köşeye oturturdu. Geceleri yer yatağında yatardık: Babam en başa, yanına annem, yanına ablam, yanına öteki ablam, yanına ağabeyim, yanına öteki ağabeyim, en uçta ben. Üç kişiye bir yorgan düşerdi, düşünebiliyor musunuz? Kim çok üşüyorsa o gece annem Tekir’i, Tekir dünyanın en tembel kedisiydi, üzerine koyardı. Tekir ısıtırdı onu sabaha kadar. Sabah ben uyandırırdım onu ‘Tekir kalk sabah oldu’ diye, bana ters ters bakardı ‘Benim daha uykum var’ der gibi. Sabah kahvaltıda iki zeytin ona düşerdi dört zeytin bana düşerdi; bana düşen ekmeğin yarısı kadar Tekir’e düşerdi. Alırdı zeytini ağzına, çiğner çiğner sonra ‘tu’ diye tükürürdü artık kimin suratına gelirse. İkinci çekirdeği de tükürünce rahat kahvaltı yapar ondan sonra okula gider orada ısınırdık. Şubatta odun kömür biterdi bizde. Bu hallere bakardım, annem bana nasıl bando mızıkayla doğdun diyor, diye düşünürdüm; ‘Zengin çocukları bando mızıkayla doğar anne’ derdim. Meğerse gerçekmiş. 29 Ekim 1933’te sabahleyin annem törene gidiyor, gelip geçenleri izliyor işte alkışlıyor filan. Nasıl cumhuriyetçi bir kadındı… Okuma yazma da bilmezdi. Tabii karnı da burnunda o gün. Babam ‘Gitme, sancın tutar, bir şey olur’ diyor ama annem akşam da tutturuyor ‘Herif ben fener alayına gideceğim’ diye. ‘Yahu hanım bak karnın burnunda, kalabalık yer, başına bir iş gelir’ filan dinlemiyor ‘Yok ille ben gideceğim’ diyor. Karşı komşumuz Nazmiye Teyze filan vardı onunla beraber kalkıp gidiyorlar. Yağ Camii’nin ordan fener alayı görünüyor, önünde bando filan geliyor. Annemin sancısı tutuyor tabii, Nazmiye Hanım koşmuş ‘Polis bey biz çıkamadık buradan’ demiş. Polis de çok akıllı bir adammış ‘Hanımefendi’ demiş ‘bandonun arkasına takılın, ilk bulduğunuz boş yerden çıkın gidin’ Böylece; önde bando, arkada annem, karnında ben eve gelmişiz ve annem 22:10’da beni dünyaya getirmiş. Bu tabii çok mutluluk veren bir şey.”
Muzaffer İzgü’nün dünyaya gelişi bile gülümsetir. Hayatla dalga geçen, hayattaki zorluklarla, yoksullukla, çaresizlikle, hastalıkla, sıkıntılarla böylesine güçlü bir mizah diliyle hesaplaşan başka bir üslup bulmak zordur edebiyatımızda. Cumhuriyet’in mesajını mizah diliyle ileten bir ustadır bana kalırsa. Nedir o mesaj: Ne olursa olsun çok çalışmak; hasta bir imparatorluktan yepyeni ve sağlıklı bir ulus devlet yaratmanın formülü yani. Elde yok, avuçta yok, ordu yok silah yok adam yok demek yerine ordu yoksa kurulur, para yoksa bulunur diyen Gazi Mustafa Kemal’in hayata baktığı gibi bakmak. Hep öyle bakmıştır Muzaffer İzgü. Ve çok da sevmiştir Atatürk’ü:
“…Evet, çok önemli o da benim için. Şimdi o zamanlar babam bu Saathane’nin oralardaki bir kahvede garson olarak çalışıyor. Patrona ‘Yarın Atatürk gelecek, ben çocuklarımı oraya götüreceğim, o büyük, dahi insanı görsünler.’ demiş; tabii ben tarihi sonradan öğreniyorum: 23 Mayıs 1938. Patron da ‘Çayı kahveyi kim taşıyacak gidersen?’ demiş. Babamın yanıtına bakın: ‘İstersen işime son ver, ben çocuklarımı götüreceğim’ demiş. Devrisi gün annemin elinde bir kara torba, babamın elinde bir testi yola çıktık. Adana’da, Atatürk Parkı’nın daha ötesinde, şimdiki istasyona yakın alan bomboştu, Atatürk oraya gelecek demişler, gittik oturduk. Meğer annemin elindeki kara torbanın içinde zeytin ve ekmek varmış; onu bir güzel yedik, testiden sularımızı içtik, ‘Atatürk geliyor’ dediler, herkes ayağa fırladı. ‘Babaa!’ filan diyorum, alkışlıyorum ben de. Babam beni omuzlarına aldı adamcağız, bir gördüm Atatürk’ü nasıl heyecanlandım ‘Baba bak Atatürk baba’ filan diyorum, neredeyse arka üstü gidiyordum, babam zor yakaladı beni. Atatürk’le aram 20 metreydi, oradaki son sözleri hâlâ aklımda: ‘Çok çalışacağız arkadaşlar’ dedi, kürsüden indi ve gitti. O sözler benim beynime kazındı. Belki de ondan çok çalışkan bir insanım ben. Şu an 82 yaşındayım ve hâlâ böyle hep yarına bir işim var.
Atatürk öldüğünde de biz 4 çocuk elektrik direğinin dibinde ağlamaya başladık, ağlıyorum ama neye ağladığımı bilmiyorum tabii. ‘Atatürk ölmüş’ dediler, ağlamaya başladılar, ben de ağladım. Koştum sonra eve gittim ‘Anne Atatürk ölmüş’ dedim, Nuri Amca diye bir akrabamız vardı yakınlarda götürüp toprağa koymuştuk, ‘Nuri Amca gibi mi oldu anne?’ dedim. Annem ‘He oğlum he’ dedi. Benim bir gidişim var arkadaşlarımın yanına, nasıl ağlıyorum… Çünkü benim beynimde Atatürk ölmez, öyle büyük bir insan ölmez. Işıklar içinde yatsın, büyük insanım benim o.”
İçindeki Atatürk ve Cumhuriyet sevgisini, Türk milletine olan inancını hayatı boyunca kendi tarzıyla Türk çocuklarına iletmeye çalışmıştır. Her devrin öyküsü başkadır. Gezi olayları patlak verdiğinde bunu mutlaka yazma ihtiyacı duymuştur. “Çapulcu musun?”, “Anamı da aldım geldim” gibi kitapları Gezi’ye vurulmuş bir Muzaffer İzgü damgasıdır. Karamizah da denebilir, “gezi zekası”nın Muzaffer İzgüce hali de..
“Çocuk okuru olmayan bir toplumun yetişkin okuru olmaz” diyen İzgü gelecek nesillere en güzel armağanı kazandırmıştır bana kalırsa. Severek okuma…
Ölümünün ardından hep güzel şeyler yazıldı. Herkes gülümseyerek bahsetti ondan. Güzel çocukluk anılarının sevimli kahramanıydı Muzaffer İzgü. Hastanedeki son günlerinde ardından “Muzaffer İzgü doğdu, düşler kurdu, yazdı ve gitti” denmesini istediğini söylemiş. Evet aynı öyle oldu. O kısacık cümleye 107 kitap, 200’e yakın radyo oyunu ve binlerce çocuğun ilk okuma anıları sığdı. Güzel düşler, renkli ve güler yüzlü kitaplar, eğlenceli satırlar sığdı…
Bedeni ayrılsa da aramızdan, yazdıklarıyla ölümsüzleşti.
Nur içinde yatsın…


Bu yazı 63 kez okundu.

Serap Yeşiltuna
SON EKLENENLER