• Çarşamba, Haziran 28, 2017

“Dünya 5’ten büyük” diyor ama asıl iddiası “Bir kişi 78 milyondan büyük”

soylesi
Türk Solu
Temmuz04/ 2016

Tiyatro sanatçısı Levent Üzümcü ile yeni kitabı “Boyun Eğme” ve İstanbul Şehir Tiyatroları’ndan atılmasıyla ilgili görüştük.kitap Röportajı gazetemizin sahibi ve sorumlu yazıişleri müdürü Özgür Erdem gerçekleştirdi.
Benim rahatlama yöntemim: Boyun eğmemek
TÜRKSOLU: Yeni kitabınızda “Boyun Eğme” diyorsunuz ama neye boyun eğmeyeceğiz?
LEVENT ÜZÜMCÜ: Bir kere haksızlığa. “Haksızlık” çok fazla kullanılıyor. Bu “haksızlık” lafını fazla kullandığımız zaman değeri düşmeye başlıyor.
Haksızlık, vicdansızlık, hırsızlık, düzenbazlık, uğursuzluk…
Dikkat ederseniz bu lafların kıymeti harbiyesi kalmıyor, yapanın da yanına kâr kalıyor işin acı tarafı. Düşünsenize bütün bu olmayacak işleri yapıyorlar ve yanlarına kâr kalıyor. Türkiye’nin adalet sistemini kullanıyorlar. Buna boyun eğmemek lazım.
“Üç beş tane ağaç” lafına boyun eğmemek lazım.
Bir sanat merkezi, öyle atıl bir şekilde, benim istediğim olmazsa hiçbir şey olmaz mantığı içinde duruyor. Hani yapılıyordu AKM? Sabancı’ya vermişlerdi güya? Ne oldu? Orası bir dönem karakol oldu, yağma edildi. Bunlara boyun eğmemek lazım.
TÜRKSOLU: Siz boyun eğmeyen bir sanatçı olarak İstanbul Şehir Tiyatroları’ndan atıldınız. Epey de haksızlığa uğradınız.
LEVENT ÜZÜMCÜ: Önce Yüksek Disiplin Kurulu kararıyla, sonra da mahkeme kararıyla beni tiyatrodan attılar. İdare Mahkemesi’ne gidiyorsun, diyorsun ki, beni bu suçlamalarla tiyatrodan attılar, şimdi size bir savunma yapacağım. Yapıyorsun savunmanı, karar açıklandığında bir bakıyorsun, bana mahkemenin ya da Yüksek Disiplin Kurulu’nun suç olarak isnat etmediği şeyler, belediyenin avukatının yapmış olduğu savunmadaki kulaktan dolma, yalan yanlış bilgiler, “Türk milleti adına”, başlığı böyle olan bir dava sonucu bildirgesinde, benim söyleyip söylemediğim bile araştırılmadan, oraya konuyor.
İnsan üzülmez mi Türk adaletinin bu hale gelmiş olmasına? Buna boyun eğilir mi?
Gencecik, hiçbir suçu olmayan mahalle sakinlerinin 14 yaşındaki çocuğunun öldürülmesine boyun eğilir mi?
19 yaşındaki üniversiteli gençlerin sokak ortasında birtakım paramiliter güçler tarafından öldürülmesine insan boyun eğebilir mi?
Buna boyun eğebilen bir insan rahat uyuyabilir mi? Buna karşı çıkmayan bir insan, bununla ilgili protestosunu dile getirmeyen bir insan nasıl rahat uyuyabilir? Hangi ibadetle, hangi romanla, hangi sinema filmiyle, hangi müzikle kendini rahatlatabilir?
Benim rahatlama yöntemim, huzurlu ve mutlu uyuyabilme yöntemim bu: Boyun eğmemek.
Yandaş medyanın yalan yanlış haberleri anayasal suç
TÜRKSOLU: Boyun eğme çağrısında bulunabilmek için boyun eğmemiş olmak gerekir. Siz gönül rahatlığıyla insanlara bu çağrıda bulunabiliyorsunuz çünkü boyun eğmediniz. Bunun bir bedeli de var elbette.
LEVENT ÜZÜMCÜ: Bu gazeteyi okuyan insanlar zaten benim nasıl bedeller ödediğimi takip ediyorlar. Önemli olan bu gazeteyi okumayan insanlar. Dün itibariyle, gazeteler, yandaşlar ne yaptılar bilmiyorum ama adam gazetesine “Gazze Zaferi” yazmış. Mesela ben alenen böyle yalan söylemenin anayasal bir suç olduğunu düşünüyorum. Eğer mizah unsuru yoksa mizah için yapılmıyorsa bu tarz şeylerin anayasal suç olduğunu düşünüyorum. İnsanları yalan yanlış bilgilendirmeyin. Böyle bir rezillik olabilir mi?
Böyle bir ortamın içerisinde, böylesine korkunç bir çarkın içerisinde, bu insanların televizyon kanallarında, yapımcı olduğu şirketlerde zaten çalışmam ki. Böylesine büyük bir dezenformasyonun ve yalanın meftunu olmuş insanlarla benim ne işim olur? Hangi paraya alabilirler beni? Herkesin bir bedeli olduğunu düşünen insanlar bunlar. Üç kuruşa yapıyorlar benim milyonlarca liraya yapmayacağım şeyleri.
Devlet tiyatroları Türkiye’ye özgü değil, Avrupa’da da var ABD’de de var
TÜRKSOLU: Tayyip Erdoğan geçen Erol Evgin’e de bir köpürdü. “Sanatçı olmuşsun ne olacak” dedi. Atatürk’ün güzel bir sözü var: “Her şey olabilirsiniz, milletvekili, cumhurbaşkanı bile olabilirsiniz ama sanatçı olamazsınız” Aslında Cumhuriyetin şöyle bir kazanımı da var. Cumhuriyet demiş ki, ben kimi sanatçıları, devlet tiyatrolarında, belediye tiyatrolarında olsun sanatçıların yetişmesi için önünü açacağım. Halbuki AKP bunları kapatmaya çalışıyor. “Devlet sanatçıyı beslememeli” diyor.
LEVENT ÜZÜMCÜ: Cumhuriyetin en büyük kazanımları konservatuarlar ve ödenekli sanat kurumlarıdır. Eğer siz ödenekli sanat kurumlarını kapatırsanız otomatikman konservatuarları da kaparsınız. Konservatuarlar önemli midir? Önemlidir. Genco Erkal konservatuar mezunu değildir ama Müşfik Kenter konservatuar mezunudur. Türkiye’nin son 30-40 yılına damgasını vurmuş iki büyük aktörden bahsediyoruz. Tabii ki okullu olmak bir şeyi tekeline almak demek değildir. Alaylılar vardı, inanılmaz aktörler çıkartırlardı. Bunu o anlamda söylemiyorum ama konservatuarlar çok önemlidir. Siz bugün bu ödenekli sanat kurumlarını kapattığınız zaman konservatuarlar da kapanır.
Türkiye gibi ülkelerde sanata ve sanatçıya devletin çok büyük yardımı gereklidir. Bu bir tane başbakan yardımcısı vardı, sonra meclis başkanlığı da yaptı, Manisa milletvekili, çok dezenformasyon üstadıdır kendisi, “ya laiksin ya demokrat” gibi önemli incileri vardır kendilerinin, o adam televizyona çıkıp “Avrupa’da, Amerika’da böyle kurumlar yok, bunları kapatılmalı” demişti.
Çünkü ona kapatın emri verilmişti. Ödenekli sanat kurumlarında olan insanlardan onlara bir hayır gelmeyecekti, kapatmak en hayırlısıydı. Sanatla ilgili bilgileri işte “Avrupa’da böyle mi, Amerika’da böyle mi” çapında oluyor.
Gerçekte onun dediği gibi değil. İngiltere’de, Almanya’da sanata ve sanatçıya büyük katkılar yapılıyor. Yapılma standartları bile belli. Yapanların güvenilirlikleri belli. Bir sistemi var, bütün devlet sanat kurumlarına yardım ediyor. Etmek zorunda. Tiyatro, senfoni orkestrası gibi dallar yaşayamazlar.
Fakat bunu şöyle görüyor: “Kendi başına yaşayamıyorsa o zaman bitmiştir bu sanat” diyor. Böyle bir mantık olamaz.20160627_120408
Zannediyorlar ki, Van Devlet Tiyatrosu’ndaki arkadaşlarım pencereyi açtığı zaman Picadilly Meydanı’na bakıyor o pencereler. Zannediyorlar ki, Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’ndaki arkadaşlarım Özgürlük Anıtı manzaralı evlerde oturuyorlar. Trabzon Devlet Tiyatrosu’nda oynayan arkadaşlarım, Sivas Devlet Tiyatrosu’nda oynayan arkadaşlarım Eyfel Kulesi manzaralı evlerde oturuyorlar zannediyorlar. Böyle bir şey olamaz.
Her ülkenin kendi gerçeği vardır. Bizim gerçeğimiz, kültür ve sanat kurumlarına yardım etmektir. Çok önemli bir örnek vermek istiyorum: Van Devlet Tiyatrosu kurulduğunda, çocuk oyunlarıyla da seyircisiyle buluştu. İlk kurulan ekip benim dönem arkadaşlarımdır, çok yakın arkadaşlarımdır. Nikah şahidim dâhil olmak üzere çok kalabalık bir arkadaş grubum Van’a gittiler. Mesleklerine duydukları inançtan dolayı Van’da tiyatro yaptılar. Orada çocuk tiyatrosu izleyerek, daha sonra oranın çocuk tiyatrosu kurslarına giderek yetişen Van doğumlu iki tane kardeşimiz konservatuar bitirdi Hacettepe Üniversitesi’nde. Bu arkadaşlarımız tekrar Van’a gittiler ve tiyatro yapıyorlar.
Bir tiyatro bir şehrin kaderini değiştirir. Nasıl “coğrafya kaderdir” diye bir laf vardır, buna alternatif yapabileceğimiz, senin coğrafyanın kaderine karşı çıkabileceğin iki üç tane şeyden biridir böyle bir mekân. Fakat bu ünlü dezenformatörler hiç utanmadan çıkıp halkın kafasını böyle bulandırmayı becerdiler.
Konservatuarlar sayesinde halk çocukları da 
sanatçı olabiliyor
TÜRKSOLU: Bunların öne sürdüğü şey nedir? “Sanatçılar toplumun kaymak tabakası.” Bu şekilde kendi tabanını provoke edip, kışkırtıp, bir sanatçı düşmanlığı yaratıyorlar. Halbuki şöyle ilginç bir şey de var, konservatuar dediğimiz şey aslında sıradan halk çocuklarının sanatçı olabilmesinin önünü açıyor. İlyas Salman, bizim de yazarımız, o da konservatuar mezunu. Ama Malatya’nın bir köyünden gelmiş. Malatya’nın bir köyünde doğup, yeteneğini gösterip, konservatuar mezunu bir tiyatro sanatçısı olabilmiştir. Aslında kapattıkları kurumlar, sanatın bir avuç azınlığın elinde tekelleşmesini önlüyorlardı.
LEVENT ÜZÜMCÜ: Cumhuriyet budur çünkü. İlyas Abi’yi geçiyorum, onu tüm Türkiye tanıyor, ama Türkiye’nin tanımadığı, devlet opera balesinde sanatçı olan pek çok köy çocuğu var mesela. Bale çok böyle üst sınıf sanat olarak gösterilir ya, pek çok köylü çocuğu vardır balet. Çok zordur bu işler. Bunu halka anlatabilmek çok zordur. Biz yaptığımız işleri iğneyle kuyu kazarak yaptık. Bu kazanımları kaybetmemiz geleceğimizi de kaybetmemiz anlamına gelir. Sadece birkaç tane kalburüstü insanın eline kalıyor her şey.
Himaye edilmesi gereken ve sürekli korunması gereken bir yapı olarak görüldü ya Cumhuriyet, ama bunu yapmayı söyleyen insanlar, hiç öyle davranmadılar Cumhuriyete. Kenan Evren de Kemalistti, örneğin bugün Atatürkçü Düşünce Derneği’nde çalışanlar da Kemalist. Nasıl bir fark var arada? Kenan Evren nasıl Kemalist olabilir? Ama sorulduğunda Kemalistti. Bu ülkenin Cumhuriyetine düşman olan sınıfların yetiştirilmesindeki en büyük pay, açtıkları İmam Hatiplerle Kenan Evren ve Süleyman Demirel’dedir. Çünkü İmam Hatipler belli bir ideoloji için öğrenci yetiştiren kurumlar haline geldi. Buralardaki öğrencilerin %90’ı Cumhuriyet düşmanı olarak yetişiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nden hoşnut değiller ve Türkiye’nin bir Şeriat devleti olmasını isteyen çok sayıda İmam Hatip mezunu var.
O kadar büyük farklardan bahsediyoruz ki, şu kısacık ömrümüzde aşabileceğimiz farklar değil bunlar. Herkes bir sistem üzerine çalışarak diğer sistemi yok etmeye çalışıyor. Bir arada yaşayamıyoruz. Bugün Kürtler apayrı bir yere savruldular, Türkler apayrı bir yere savruldular.
“Dünya 5’ten büyük” diyor ama asıl iddiası “Bir kişi 78 milyondan büyük”
TÜRKSOLU: Kitabınızda çok güzel bir örnek vermişsiniz: Brecht’in ünlü tiyatro oyunu “Kafkas Tebeşir Dairesi.” Ve “Evlad-ı Osmanlıyım” diyenlere soruyorsunuz, “emek sarf ederek onu büyüten midir gerçek baba, yoksa onun genetik babası mı?”
Aynı örnekten yola çıkarak şöyle de bakabiliriz: Bu AKP zihniyeti öyle bir germek üzerine kurmuş ki kendi iktidarını. O çocuğu çekiştirmek, şu Türkiye’de yaşayan insanları çekiştirmek, germek, adamın iktidarın devamı için bulabildiği tek yöntem ve emek vermediği için de, aynı o öyküde geçtiği gibi, bu ülkenin bu noktaya gelmesinde en ufak emekleri olmadığı için ve aslında ülke insanına da en ufak bir sevgi duymadıkları için o insanı çekiştirmekte hiçbir sorun görmüyorlar.
LEVENT ÜZÜMCÜ: Şöyle bir şey söyleyebilirim. Bu bir siyasi parti değildir. Kitapta da anlamaya çalıştığım hikayeden bahsediyorum. Siyasi parti olarak kurulmuş olabilir. Bir siyasi parti olarak çalışmış da olabilir. İnsanlara bir siyasi parti olarak görünmüş de olabilir ama bugün bir siyasi partiden bahsedemeyiz. Bahsedebileceğimiz tek şey bir rejimdir.
“Dünya 5’ten büyüktür” gibi laflar eden birinin aslında “bir kişi 78 milyondan büyük” olduğunu iddia etmesidir. Çok nettir, bu kadar basittir.
Benim takıldığım nokta, asıl hazmedemediğim nokta, açıkça söylemek gerekirse, Türk adaletinin bunun oyuncağı olmasıdır. Ben bunu kaldıramıyorum. Bakın ne atılmama üzülüyorum, ne İdare Mahkemesi’nin bunu onaylamış olmasına üzülüyorum. Vallahi, billahi üzülmüyorum. Bütün içtenliğimle söylüyorum. Ama koskoca bir mahkemenin söylemediğim sözleri, sırf savunma dilekçesinde yarım yamalak yazılan sözleri alıp eklemiş olmasına üzülüyorum. Araştırmamışlar. Adaletin, en güvenilir olması gereken şeyin bu hale gelmiş olmasına üzülüyorum.
Hiçbir kimseyi öldürmeyen, tam bağımsızlık isteyen insanları astı bu adalet. Bu adalet çok büyük hatalar yaptı, çok suçlar işledi. Bunun ilk etapta önüne geçmemiz lazım. Tam bağımsız Türkiye, tam bağımsız adaletten geçer. Adaletin bütün mekanizmalarının tam bağımsız olması gerekmektedir. Bu dava, benim atılma davam, yine oraya dönüyorum kusura bakmayın, çok ibret olduğu için söylüyorum, açılamıyordu biliyor musunuz? Açılma ihtimali yoktu. Çünkü 6 ay içinde dava açılması lazım. Ama bana 11 ay sonra dava açtılar. Usulen bir hata var. Bunu bile görmezden geliyor. Açılamayacak bir davayı açmakla kalmıyor, üstüne bir de kaybediyorum.
TÜRKSOLU: Bizim başımıza da ilginç şeyler geliyor. Sürekli davalarla boğuşuyoruz. Tayyip’in Başbakan olduğu dönemlerde yazdığımız yazılardan Cumhurbaşkanına Hakaret suçlamasıyla yargılanıyoruz. Hatta başyazarımız bu suçlamayla bir süre hapse girdi, tutuklu kaldı.
LEVENT ÜZÜMCÜ: Tuzun kokmasıdır bu. Senin artık yapacak hiçbir şeyin kalmamasıdır. Ne yapacağız biz peki? Adalet yoluyla, herkesin kabul ettiği bir sistem yoluyla seni mahvetmeye çalışıyor. Üstelik haksız yere. Ne yapacağım ben?
TÜRKSOLU: Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması hepimizin üzerimizde bir Demokles’in Kılıcı gibi duruyor.
LEVENT ÜZÜMCÜ: Kendisi bunu söyledi biliyor musun? Adaletin Demokles’in Kılıcı gibi başımızda durmasına izin vermeyeceğiz dedi. Ne olacak o zaman? Peki ne yapacağız Allah aşkına? Adalet de yok, bir tek sen varsın, senin takipçilerin var. Biz de varız. Ama “de”, biz de varız! Biz bu ülkenin üvey evladı mıyız? Bu ülkede bu insanı takip etmeyen, bu insanın yaptıklarını onaylamayan her insan üvey evlat. Bu ülkenin vatandaşı değil, vatan haini. Bu ülkenin iyiliğini istemiyor, deli çünkü. Bu toplumun yarısı deli. Bunlar akıl almaz şeyler.
Şükrediyorum çünkü yanlışların karşısında durma cesaretine sahibim
TÜRKSOLU: Sizin bir açıklamanız vardı, dava açıldıktan sonra, diyorsunuz ki, üzüntü, şükür ve mesuliyet hissediyorum. Üzüntüyü anlıyorum. Zaten açıkladınız. Şükür? Neye şükrettiniz?
LEVENT ÜZÜMCÜ: Kitabımda o açıklamanın tam metni var. Aynen okuyorum:
“Şükrediyorum çünkü bu kararın da teyit ettiği üzere yanlışların karşısında durma cesaretine sahibim. Aklım, vicdanım, hırsımdan ve komplekslerimden daha güçlü. Her insan gibi benim de zayıflıklarım var. Fakat anamdan, babamdan aldığım eğitim, çocuklarımdan, eşimden, dostlarımla beslendiklerimle, yanlışa yanlış deme gücünü kendimde bulabiliyorum. Acı çeken hangi etnik kökenden, hangi sosyo ekonomik düzeyden olursa olsun, canı yanan köpek de olsa, ağaç da olsa, haksızlığa uğrayan can dostum da olsa düşmanım da olsa yanındayım. Haksızlığın da açgözlülüğün de karşısındayım. Allah kimseyi şaşırtmasın.”
Bunun üstüne denilebilecek bir şey görmüyorum. Şükran duyuyorum çünkü böyle bir sistemin çarkı değilim ben. O çarkın bir dişlisi değilim. Hayatım boyunca olmadım. Yanlışa yanlış her zaman dedim. Bedeli ne olursa olsun. Ben siyasetçi değilim ki, onun hesabını yapamam. Onlar yapsınlar, başıma ne gelir, o olur mu, bu olur mu, ben bunu diyeyim de şu olsun diye onlar düşünürler. Ben niye düşüneyim? Ne beklentim olabilir daha iyi, güzel bir yarın dışında? Bugünümüzü heba ettik, dünümüz rezalet. Ne olabilir başka? Daha iyi bir yarın dışında ne beklentim olsun benim. Bir yerden para, maaş mı alıyorum?
Neden şehir tiyatrosunda duruyorsun diye soruyorlar bana. İnsanlar, benim tanınırlığımda bir aktörden 5 liraya bir dünya klasiği izleyebilsin diye duruyorum. Çünkü sosyalizm dediğimiz şey lafta olmaz. Ben buna inanıyorum. Bu benim hayatımın içinde olan bir şey.
Sanatçı olmak sel geçirmiş New Orleans’ta botla insan kurtaran Sean Penn olmaktırgezi
TÜRKSOLU: Gezi eylemleri denilince insanın aklına birkaç simge fotoğraf geliyor. Bir tanesi de Halit Ergenç’in, Mehmet Ali Alabora’nın ve sizin kol kola, omuz omuza yürüdüğünüz fotoğraftır. Sanatçılar yürüyor. Türkiye’de sanatçının rolünü de gösteren bir fotoğraf.
LEVENT ÜZÜMCÜ: Bir örnek vermek istiyorum. Biliyorsunuz Katrina kasırgası oldu, New Orleans battı. Denizin altında bazı bölgelerin olduğu bir yerdi orası. Deniz çok fazla kabarınca, pek çok insanın hayatına, malına mal oldu. Bir Papaz, kilisenin tepesine çıkmış. Küçük şapeller vardır, kubbeli bir oda gibi. Katrina Kasırgası’nın sabahında oluyor bu. Gece kasırga olmuş, ölen ölmüş, etraf rezalet bir halde, sular basmış. Çatıdalar ve öleceklerini düşünüyorlar. Çünkü Amerika da farkında değildi. Amerika’nın o büyük sivil örgütleri falan da farkında değil ne olduğunun ama New Orleans batmış. Adam kilisenin üzerinde bir botun yaklaştığını görüyor. Diyor ki, kurtulduk! İniyorlar can havliyle aşağı, Allah razı olsun diyorlar. Ne diyecek adamlar? Buyur geçin oturun, rica ederim diyor. Papaz nasıl yani falan diye bakıyor, Sean Penn! New Orleans’a gitmiş. Bir tane bot bulmuş, botla insan kurtarıyor.sean-penn
“Sanatçı sadece sanatını yapsın” lafı bugün bunların çok fazla kullandıkları bir laf. Çünkü seni isterler ki, parayla satın alınmış, 1700 TL maaşla, orada burada sana küfretmesi için çalışan insanlar isterler ki, sen sadece filmde oyna, insanlar sadece filmde beğensinler. Ama o filmle, o tiyatro oyunuyla yaratmış olduğun etkiyi sakın ha ülkenin yararına kullanma. Kötü gördüklerini, yanlışları sakın söyleme. Sen nasıl olsa toplumun genelinden çok fazla para kazanıyorsun bir tane film yaparak, bir tiyatro oyununda oynayarak. Kapa çeneni otur. Çocuklarının, torunlarının geleceği, aydınlık yarınlar falan gibi şeyler yapma. Bu ülkenin malını mülkünü satacağız, elindeki bütün değerleri yabancı sermayeye peşkeş çekeceğiz, sus, konuşma diyorlar.
Kime benziyor onlar biliyor musunuz? Er Ryan’ı Kurtarmak filminde bir Almanı esir ederler. Öldürüp öldürmeme konusunda karar veremezler. Çünkü o Almanı esir ettikleri çatışmada bir arkadaşlarını kaybetmişlerdir. Doğru olanın onu serbest bırakmak olduğunu düşünürler ve öyle de yaparlar. Aynı Alman döner dolaşır onların kuşatmasında bir başka arkadaşlarını öldürür. Onun serbest bırakılmasına önayak olmuş olan Amerikan askeri de çıkar onu vurur. Olayın farkına varmıştır.
İşte tam da o Alman askerin durumu gibidirler. Yakalandıkları zaman her türlü ağlamayı yaparlar, mağdura yatarlar, ama serbest bırakıldıkları anda seni öldürmeye gelirler.
İnsanlığın kötülüğü 
devam ettiği sürece 
tiyatro metni zamansızdır
TÜRKSOLU: Sırf muhalif sanatçıya değil, aslında sanatın kendisine de düşmanlar.
LEVENT ÜZÜMCÜ: İyi yazılmış bir tiyatro metni zamansızdır. İnsanlığın kötülüğü devam ettiği sürece tiyatro metni zamansızdır. Mesela bir tiyatro oyun yazarı veya bir romancıya sanatını yap demek ne demektir? Bunlar şimdi onlara gidip sanatını yap deseler adam gördüğümü yazmayacağım mı diyecek? Bir roman neden yazılır? Bir tiyatro oyunu neden yazılır? Bir heykel neden yontulur? Bir film neden çekilir? Söylemek istediği bir şey vardır. Bir derdi vardır.
Hani sulu zırtlak komedi filmlerinden bahsetmiyorum. 1980’lerde Kemal Sunal’ın yaptığı bütün filmlerden bahsediyorum mesela… Hangi birinde bir dert yoktur? Komedidir. Şimdilerde dertsiz komedi filmi çekmeye çalışıyorlar. Komedi, o derdin komik bir şekilde anlatılmasıdır. Ama dert vardır, olmalıdır. Davaro’sundan tut da Kapıcılar Kralı’na kadar hepsi bir derttir. Komik midir? Elbette komiktir. Çok komik, çok güldüğümüz klasikleşmiş sahneleri vardır. Bizim Aile diye bir tane komedi filmi vardır. Turşucular kavga eder gülersiniz falan, “dokunma çocuklarıma” der. Klasikleşmiş bir sahne, sosyal içerikli bir sahnedir o. Çok içten oynuyorlar.
Ne yapacağız biz şimdi sanatçılar olarak? Sakın bunları yapma mı?
Düşünsenize, adam 1606’da yazmış Macbeth’i, Köy Enstitüsü’nde Macbeth’i okutuyor, adam diyor ki “İşte bizim ağa.” Çünkü Macbeth de dönemin derebeyi, Macbeth Ağa! Sıkıntı aynı sıkıntı, o tahta kafayı takmış.
Al Game of Thrones. Dizinin adı “Taht Oyunları”. Demir taht var bir tane, onun için ölmedik adam kalmadı. 300 tane adam öldü 6 sezonda. Ben 300 diyorum, binlercesi öldü de… 300’ü bizim gördüğümüz. İnsanoğlunun ne kadar vahşi olabildiğini görüyorsun. Ne kadar fütursuzca, hesapsızca, korkunç şekilde davrandığını görüyorsun. Nereye varır bu?
Hukuksuzlukları yaparken bir gün kaybedeceklerini 
hiç düşünmediler
TÜRKSOLU: Gezi eylemleriyle özdeşleşen isimlerden birisiniz. Herkesin kafasında bin türlü soru var. Nereye gidiyoruz? İkinci bir Gezi olabilir mi? Olmalı mı? Olursa nasıl olmalı gibi. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?
LEVENT ÜZÜMCÜ: Mağdur olabilme için ve mağduru oynayabilmek için her şeyi yapacaklardır. Çünkü bu halk mağdur seviyor. Fakat şimdi edindiğimiz ve gördüğümüz anket sonuçlarına göre tek başına başkanlık sistemine geçebilmesi mümkün görünmüyor. Çok büyük ihtimalle Meclis içerisinde MHP’nin kendi içerisinde düşmüş olduğu kaosu kullanarak bir şey yapmak peşinde olacaklardır. Meclis’in içinden bitirme peşinde olacaklardır.
Ama karşımızda nasıl bir tehlikenin olduğunu, iktidar partisinin yeni atanan başbakanının atanma konuşmasını yaptığı sırada, o konuşmaya çıkmadan önce Cumhurbaşkanının yazmış olduğu metin okundu. Cumhurbaşkanının metni okunurken 10 bin kişi ayağa kalkarak dinledi bunu. Bundan 4-5 sene önce böyle bir şey yapılamazdı. Olmazdı, mantıklı bulunmaz, görülmezdi. Türk tipi başkanlık sistemi, partili Cumhurbaşkanlığı sistemi gibi birtakım şeyler dolaştırılıyor. Bütün hikayenin aslında nereye gelip dayandığı çok açık ve net bir şekilde ortada.
Bugüne kadar yaptıkları hukuksuzlukların, genel anlamıyla, hepsinin sonuçları hesaplanmadan yapıldığını anlıyoruz. Kaybetmek hesap edilmemişti.
Bugün kitaplar çıkıyor Türkiye’de yapılan yolsuzlukların belgeleriyle ilgili. Bugün Türkiye’de yapılan düzenbazlıkların belgeleri internette dolaşıyor. Bir çocuk dahi dinleyebilir. O belgeleri kadük sayan insanlar, siyaseten çok önemli makamlara getirildiler. Adalet dağıtmakla yükümlü olan, bunun için yemin etmiş olan insanlar…
Siz 35 saniyelik Cumhurbaşkanlığı yeminini dinlediniz mi? Bugüne kadar gelmiş olan 12 cumhurbaşkanının etmiş olduğu bir yemin vardır. o yeminle olan ilişki bize çok şey anlatır. Oraya çıkıp bu yemini ediyorsun, bu yemine sadık kalmıyorsun. Bana çok şey anlatıyor. Kimden neyi bekleyebilirsin ki? Korkunç bir durum bu. Bu anayasal bir suç. Ama bu suçun hesabının sorulabilmesi mümkün değilmiş gibi gösteriliyor. Kim soracak bunun hesabını? Ben anayasayı takmam ne demek?
Bundan 3-4 gün önce kendisi “Biz en az teröristler kadar onurlu, cesur olmalıyız” gibi bir laf etti. Şu lafın bugün milyonda birini eden bir insanın başına neler gelir sormanın alemi yok. Zaten hiç alakası olmayan, bunun yakınına gelmeyecek bir laf eden ana muhalefet partisi liderinin başına gelenleri gördük. Kemal Kılıçdaroğlu, “teröristin de cenazesine gideriz, hastanede ziyaret ederiz” gibi bir laf etti, ertesi gün Ankara’da her tarafta Ankara Belediye Başkanı asmış bunları ifşa ediyor.
Akıl alır gibi değil. Ama bu cumhuriyet bunların hepsini sorgulamazsa zaten bitmiştir. Bu Cumhuriyet gücünü kazandığında değil bugün en güçsüz olduğu zamanda bunları sorgulamakla yükümlüdür. Bugün bir cumhuriyet savcısının çıkarak bu davaları açması gerekmektedir. Her şeyi göze alarak. Sonra güç kaybedildiğinde karşımıza çıkmasınlar. Bugün!
İnandığını söylemeyenler, yarın öbür gün karşımıza çıkmasınlar. Asla inandırıcı olmazlar. Bugün doğruyu yapmayanlar yarın bu siyasi hareket gücünü kaybetmeye başladığında karşımıza çıkmasınlar.
Gerçeklerle yüzleşmeliyiz
Yeni bir film izledim: Yalan Labirenti. Geçen sene Almanya’nın Oscar adayıydı. 1950’li yıllarda geçiyor. O dönemde Auschwitz Kampı’nda neler yapıldığını sıradan Almanlar bilmiyor. Auschwitz’deki zulmün sadece 150 kişinin yaptığı bir şey olmadığını düşünen bir savcı davayı açıyor. Kim yaptı diyor.
Zaten Alman halkı ne olduğunu bilmiyor Auschwitz’de. Jenerasyon değişmiş, ülkede neredeyse erkek kalmamış. Türkler Almanya’ya çalışmaya neden gitvti? Erkek kalmamıştı çünkü. Bütün erkekleri Rus cephesinde, Normandiya’da ölmüş. İtalyanlar, Yunanlılar, Yugoslavlar ve Türkler gitti Almanya’da çalışmaya. Yani haberi olacak bir topluluk bile kalmamış. 1950’li yıllarda 1930-35 doğumlu insanlar var çalışma hayatında. İşte o günlerde sanıyorlar ki, Auschwitz bir tatil kampı. Bu dava açılana kadar ne olduğunu kimse bilmiyor.
Bugün Türkiye’de bizim de kurtulmamız gereken pek çok yükümüz var. Daha iyi bir yarına kavuşabilmek için bu yüklerden kurtulmalıyız. Anlaşarak, diplomasi yoluyla problemlerimizi halletmeliyiz.
TÜRKSOLU: Teşekkür ederim. Eklemek istediğiniz bir şey varsa son olarak?
LEVENT ÜZÜMCÜ: Ben teşekkür ederim. Buraya kadar geldiniz, fikirlerimi öğrenmek için. Umarım açıklayıcı olmuşumdur. Elimden geldiğince anlatmaya çalıştım.
Ama bu söylediklerimin çok daha fazlasını kitabımda söylüyorum zaten. Çünkü çok çalıştım ben bu kitabın üzerine. Bir cümle üzerine, bir paragraf üzerine günlerce çalıştığım oldu. İşim yazarlık değil ama derdimi iyi anlatmayı bilirim. Çok kolay okunan bir kitap.
TÜRKSOLU: Gerçekten de öyle. Biz de tüm okurlarımıza tavsiye ediyoruz.


Bu yazı 196 kez okundu.

Türk Solu
SON EKLENENLER