• Çarşamba, Eylül 20, 2017

“Eleştirel Bakışla Güneş-Dil Kuramı ve İlk Güneş Dil Sözlüğü”

kaya
Kaya Ataberk
Eylül11/ 2017

Kaan Arslanoğlu’ndan cesur bir girişimturk-dili-kurultayi
Kaan Arslanoğlu’nu yaklaşık 20 yıl kadar önce Devrimciler’i okuyarak tanımıştım. Daha sonraki yıllar içinde de Kişilikler, Kimlik, Çağrısız Hayalim, Yanılmanın Gerçekliği, Politik Psikiyatri gibi romanları ve kuramsal kitaplarıyla okuma serüvenim devam etti. Arslanoğlu bir hekim, psikiyatri uzmanı… Marksist kökenden gelen ama kendisini asla şablonlara, kalıplara, dayatmalara teslim etmemiş bir edebiyatçı ve fikir adamı. Kendisini yıllarca okudum ve çok faydalandım. Tabii ki her konuda onunla aynı fikirde olmadım. Hatta çoğu zaman da epey farklı şeyler düşündüm. (Zaten normali de böyle olmasıydı…) Fakat her zaman saygı duyduğum ve değer verdiğim bir yeri oldu bende.
Kısa bir süre önce Kaan Arslanoğlu’nun, İlknur Arslanoğlu ve Arif Yavuz Aksoy ile beraber hazırladıkları “Eleştirel Bir Bakışla Güneş-Dil Kuramı ve İlk Güneş-Dil Sözlüğü” kitabını raflarda gördüğüm zaman itiraf etmeliyim ki Arslanoğlu’nun cesur tavrını ve pranga kabul etmeyen düşünce dünyasını tanımama rağmen yine de şaşırdım. Çünkü Güneş-Dil Kuramı ile ilgili bir eser vermek eğer kuramla dalga geçmiyor ya da kuramı ve sahiplerini ırkçılıkla damgalamıyorsanız büyük bir cesaret işiydi. Özellikle de solcu bir aydın için bu daha da büyük bir cesaret gerektiriyordu. Kitabı okurken bu çabaya ve cesarete olan saygım daha da arttı.
Şimdi okumamın en sonunda yaptığım değerlendirmeyi en baştan söyleyeyim: Bu çalışma bir zamanlar Martin Bernal’ın, Avrupamerkezci ırkçılığa Kara Atena ile vurduğu darbe kadar önemli bir adım olmuş. Eksiğiyle, gediğiyle, katılmadığım yerleriyle vs… Bunların çok da önemi yok. Önemli olan bu adımın atılmasıydı ve onu atanları yürekten kutlarım.
Güneş-Dil Kuramı neydi?
Kurtuluş Savaşı’mızın ardından siyasi ve iktisadi bağımsızlığını dünyaya ilan eden Türkiye için sırada en az ilki kadar önemli bir görev vardı: Türk’ün fikri bağımsızlığını da ilan etmek. Tanzimat’tan beri Batılılaşma çabası içerisinde kıvranan Türk toplumu kendisini fikir alanında da Batı tezlerinin egemenliğine bırakmıştı. Batının tüm alanlardaki fikirleri ise açık bir ırkçılıkla tanımlanabilecek Avrupamerkezci-Beyaz Adamcı tezlerden oluşuyordu.
Yani Batılılaşmak isteyen Türk öncelikle kendisine Batının bu çarpıtıcı, oryantalist aynasında bakmalıydı. Batılıya göre medeniyet ancak kendisine özgüydü. Dünya üzerinde kendisi dışında bu aşamaya ulaşabilecek bir insan topluluğu asla yoktu ve olamazdı. Batının bakış açısında beyaz ırk, Hıristiyanlık, kapitalizm birleşiyor ve medeniyetin olmazsa olmazları olarak karşımıza getiriliyordu. Batılı düşüncenin tarih tezi de yine buna göre şekilleniyor, tarih asla medeni olmamış ve olamayacak dünya toplumlarına Batının medeniyet taşıması olarak tanımlanıyordu. Bu da sömürgeciliğin aklanması anlamına geliyordu.
Batının bu ırkçı-sömürgeci tarih tezine bir de dil teorisi eşlik ediyordu. Bunu Batı dilleriyle Hintçe ve Farsça arasında bazı benzerlikler keşfetmeleriyle ortaya attılar. (Mesela İngilizce “father”, Almanca “vater” Farsçada “peder”, anne anlamındaki İngilizce “mother” ve Almanca “mutter” ise yine Farsçada “mader” oluyordu. Böyle epey örnek verilebilir…) Peki, buradan vardıkları çıkarım ne oldu? Kısaca şöyle bir dil-tarih tezi ürettiler: Bir zamanlar Asya’nın belli bölgelerinde yaşayan, tarihin ilk medeni halkı olan Ariler vardı. Bunlar proto Hint-Avrupa ya da İndocermen dili konuşuyorlardı. Sonra bunların bir kısmı Avrupa’ya, bir kısmı İran’a, diğer bir kısmı da Hindistan’a göçtü. Avrupalılar akrabalarının aksine Türklerle, Samilerle, Hindistan’ın yerli halklarıyla karışmadıkları ve Hıristiyan oldukları için medeni kaldılar. Diğer Ari akrabaları ise “karışma” günahını işleyerek medeniyetin dışına çıktılar. Görüldüğü gibi buram buram ırkçılık kokan bir tez…
Bu Batı tezlerinin hiçbir yerinde ise Türk’ün adı bile geçmiyordu. Kurdukları “ırklar” hiyerarşisinde Türk, Çinliler ve Moğollarla beraber “sarılar” kategorisinde, Afrikalı “karaların” birazcık yukarısında konumlandırılmıştı. Meşhur Hint-Avrupa ve dil aileleri teorisi ise bu bariz ırkçı kuramın dilbilimsel kanadı olarak yaratılmıştı. Ama Batıdan geldiği için tartışılamazdı ve bilimseldi!
Bu anlamda sömürgeci sisteme isyan etmiş, bağımsızlığını kazanmış Türkiye Cumhuriyeti fikri bağımsızlık için yeni bir savaş açtığında Batının bu ırkçı teorilerine karşı çıktı. Türk Tarih Tezi bu çabanın bir ürünüydü. Türkler hiç de Batının tarif ettiği gibi medeniyetsiz bir halk değildi. Bilakis Orta Asya’da tarihin ilk medeniyetini kurmuş, buradaki kuraklık sonrası dünyaya göçlerle yayılmış ve medeniyet taşımış bir halktı.
Bu tarih kuramına bir de dil kuramı eşlik edecekti. Bizzat Atatürk’ün desteğiyle Türk Dil ve Tarih kurumlarının açılması bu savaşın örgütlerinin kurulmasıydı.
Güneş-Dil Kuramı da bu çerçevede ortaya çıktı. Kurama göre insanoğlu ilk devirlerinde başını kaldırıp güneşe bakmış, şaşkınlık, ululama, kutsal görme ifadesi olarak ilk ses olarak “Aaa” demişti. Bunun “Ağ” olarak telaffuzu “ak” sözünü türetmiş, buradan da diğer kelimeler türemişti. Böylelikle insanoğlunun ilk dili olarak Türkçenin en eski biçimi ortaya çıkmış, diğer diller de Türkçeden türemişti.
Bu çıkarımın ardından Güneş-Dil kuramcıları Batı dilleri başta olmak üzere birçok dildeki kelimelere Türkçe kökenler bulmaya girişmişlerdi. Burada yanlış anlaşılmaması için belirtelim. Kaan Arslanoğlu ve arkadaşları kuramın bu ilk halini olduğu gibi kabul etmiyorlar. Kitabın başlığından da anlaşılabileceği gibi “eleştirel” bir yaklaşımla ele alıyorlar ve kuramın öz olarak doğru olduğunu savunuyorlar. Ki bilimsel bir çalışmanın olmazsa olmazının eleştirelliği olduğu da açıktır.
Kendilerine doğru geleni de “kim ne der, ne düşünür” kaygısından azade bir şekilde yazmışlar. Gerçekten de Batı dillerindeki birçok sözcüğün Türkçe kökenleri olabileceği noktasına varmışlar. Ya da en azında Türkçenin de atası olan ortak bir kök-dilden köken aldıklarını savunmuşlar. (Yazımızın kapsamını çok aşacağı için kitabın sözlük kısmımda yeterince örneğinin bulunduğu bu tespitlere değinemiyoruz. Katıldıklarımızın ve katılmadıklarımızın bulunduğunu belirtmekle yetinelim.)
Doğru bir felsefi 
ve siyasi duruş
Konunun ayrıntısına girmeden önce bu çalışmanın yapılabilmesine temel sağlayan felsefi ve siyasi duruşun üzerinde durmalıyız.
Arslanoğlu’nun doğru yaklaşımının temelinde doğru bir felsefi duruş olduğu kendi ifadeleriyle ortaya çıkıyor:
“Bir bilim insanı veya aydın her şeyden önce dürüst olmak zorunda. Gerçeğe karşı dürüst… Gerçeği bir çıkar veya önceden kafaya yerleştirdiği bir fikri doğrulamak için aramak… Bu, bilim insanlarında, seçkin aydınlarda sık görülen bir bozukluk. Bilimi bilim olmaktan, gerçeği gerçek olmaktan çıkaran şey tam da bu.”
Gerçeğin, hakikatin karşısındaki bu nesnel duruş, onu görebilmek ve örtmeye çalışmamak olabilecek en alçakgönüllü, öznellikten arınmış hâl… Bu nedenle baştan bir takdiri hak ediyor.
Arslanoğlu, herhangi bir ideolojik duruş için bu kuramı savunmadıklarının özellikle altını çiziyor. Milliyetçi, Türkçü, Turancı olmadıklarını belirtiyor. Fakat vardığımız sonuçları, “bu fikirleri savunanlar tarafından kullanılabilir” kaygısıyla örtmek hatasına da düşmedik, düşmeyeceğiz diyor.
Fakat Arslanoğlu’nun bizce doğru noktaları görebilmesinin ardında sadece gerçekçi felsefi duruş yok. Buna eşlik eden sağlam bir anti sömürgeci ve Batı ırkçılığı karşıtı siyasi duruş da var. İşin bu kısmını da teslim etmemiz gerekiyor.
Türkçe en eski 
kök dillerden biri
Arslanoğlu ve arkadaşlarının yaptığı en temel saptama Türkçenin en eski kök dillerden birisi olduğu:
“Gördük ki, Türkçe tarihin en eski kök dillerinden biri. Bugünkü Türkçenin başka dillerden epeyce bir sözcük aldığına bakmayın, gerçi geçmişte de çok sözcük almış. Fakat bir kök dil olarak başka birçok dilleri etkilemiş, onlara yapı ve sözcük vermiş. Binlerce yıl öncesinden bu yana vermiş. Bu anlamda Güneş-Dil kuramı özü bakımından doğru bir kuram.”
Bu “özünde doğruluk” saptaması Arslanoğlu’nun ve arkadaşlarının kuramın daha dış katmanlarına getirdikleri eleştirilerin bir ön hazırlayıcısı aslında. Tabii ki kuramı eleştirerek geliştiriyorlar:
“Çok kısaca özetlersek, Güneş-Dil kuramı doğru ve güçlü bir sezgiyle başlamış, amaçta yanlışlara bulanmış, yol ve yöntemde ağır hatalara düşülmüş. O çalışmalarda bazı olumlu işler de yapılmış, başarılar elde edilmiş, ama sonuçta tam bir çıkmaza sürüklenmiş.”
Arslanoğlu’nun eleştirel yaklaştığı kısımların başında kuramın yanlış bir yöntem kullanması var. Özellikle kelimelere köken bulurken neredeyse yöntemsiz ve keyfi davranılmış olması kuramı çıkmaza sürükleyen etkenlerin başında geliyor ona göre. Kısacası doğru özü, doğru yöntemle birleştirme çabasına giriyorlar.
Irkçılığın tepe noktası 
Batı “uygarlığı”
Bağnaz milliyetçiliğe karşı olduklarını açıklarken, kararlı dozda bir milliyetçiliğin halkların yararına olduğunu teslim ediyor. Sonuçta cumhuriyetler de bu tür kararlı dozdaki milliyetçilikler sayesinde kuruldu diyor. Hatta sosyalizm ve milliyetçilik üzerine şu tespiti de yapıyor:
“Pek çok sosyalist devrim böyle bir milliyetçi damar üstünde şekillenmiştir. Hatta sosyalist devrimlerin tamamı milliyetçidir desek abartmayız.”
Peki, bağnaz milliyetçilik ve ırkçılık nerede aranmalıdır? Türkçe ırkçılığa kaynak mıdır, yoksa ondan zarar gören bir dil midir? Yazarın fikrini aynen aktaralım ve katıldığımızı belirtelim:
“Dünyada ırkçılık ve bağnaz milliyetçiliğin en tepe noktasında Avrupa ve Batı ‘uygarlığı’ dikilidir. Başka hiçbir bölgede bu düzeye yaklaşabilen bir ırkçılıkla karşılaşmamıştır tarih. Konu dilse, çalışmamızda pek çok kanıtını, belgesini sunacağımız üzere, Türkçe, ırkçılığın ve milliyetçiliğin güçlü bir kaynağı değildir, aksine onun ağır mağdurlarından biridir.”
Evet, Türkçe mağdurdur çünkü Batılı Türkçeyi yok sayar. Aynen Türk tarihini de yok saydığı gibi. Nasıl Türk’ün medeniyete bir katkısının olduğunu kabul etmezse Türkçenin de diğer diller üzerinde herhangi bir etkisinin olabileceğini kabul etmek istemez.
Oysaki yazarın da belirttiği gibi eski Türklerin oldukça eşitlikçi, kadına yer veren ve demokratik bir medeniyeti vardır. Ve bunlara koşut olarak da gelişmiş ve etkili bir dili!
İngilizcedeki Türkçe kökler
Yazarın Güneş-Dil kuramı macerası nasıl başlamıştı? Kendi anlattıklarına göre tabii ki bu kuramdan haberdardı ama doğru bir şeyler içeriyor olabileceğine dair inancı bazı İngilizce yapıların Türkçe ile çarpıcı benzerlikler içerdiğini fark etmesiyle olmuştu. Mesela İngilizce “-able” yeterlilik eki, Türkçe “-bilmek” ile ciddi şekilde örtüşüyordu. (Readable – Okunabilir gibi. Orta Asya Türk lehçelerinde bu yapının “-bil”le değil “-al”la yapıldığını not edelim.)
Ya da İngilizce “-er” ile Türkçe “-r” (Reader – Okur gibi.) Arslanoğlu bu fark edişini söyle tanımlıyor:
“Ta ki ‘able’ ile yapabilmek arasındaki çakışmayı fark edene dek. Bu bir kök çakışmasıydı ve sözcükten öte yapısal bir ortaklıktı.”
Buradan yola çıkan yazar, Türkçe ile başta İngilizce olmak üzere birçok Batı dili arasında yukarıdakiler ve bunlara benzer birçok çakışma saptıyor. Ve aslında birçok Arapça kelimenin de Batı dillerine kaynaklık ediyor olabileceğini de savunuyor. (Türkçe “yer” karşılığı olarak, İngilizce “Earth”, ve Arapça “Arz” gibi. Bunun Arapça telaffuzunun daha çok “ard” gibi olması işi biraz daha ilginç kılıyor bizce.)
Arslanoğlu ve arkadaşlarının kitabını ve kitabın İlk Güneş-Dil Sözlüğü kısmını okudukça ben kendi adıma şöyle bir hisse kapıldım: Sanki İngilizce öğrenmeye başladığım ilk zamanlarda bazı kelimelerin Türkçedeki çakışmalarını sezmişim, öğrenirken onları bilinçaltıma bu şekilde kodlamışım ama sonra bu alakayı yok kabul etmişim. Şimdi de yeniden hatırlıyorum gibi… Mesela İngilizce derin anlamına gelen “deep” ile Türkçe “dip” ve birçok benzeri gibi…
Proto-Türk-Sami-Hint-Avrupa kökü mü?
Arslanoğlu’nun tezi kendi ifadeleriyle şu noktaya varıyor:
“Bu temelin tek cümleyle özü şudur: Hint-Avrupa dil ailesi varsa eğer (ki bu hayli şüphelidir) bu ailenin Sami dilleriyle ve Türkçeyle ortak bir atası vardır. Ön-Türkçe bu ortak atanın en azından yakın akrabasıdır. Dildeki ana kökü Proto-Türk-Sami-Hint-Avrupa köküdür Avrupa ve Batı Asya için.”
Daha bu cümleyi okur okumaz “ne alakası var Avrupalılar, Araplar ve Türklerin” diyenleri duyar gibi oluyorum. Ama bir dakika… Peşin bir hüküm vermeden bir de hepimizin Âdem Baba ve Havva Ana’dan geldiğimizi düşünemez miyiz? Ya da başka bir deyişle hepimizin tarihin, daha doğrusu tarih öncesinin derinliklerinde Afrika savanasında bir arada yaşadığımızı, oradan ayrıldıktan sonra tip ve dil olarak faklılaşmaya başladığımızı aklımıza getiremez miyiz? İşe bu açıdan baktığımızda insanoğlunun bugün konuştuğu dillerin ardında bir ya da birkaç kök dil olma ihtimali, olmama ihtimalinden çok daha fazla değil mi sizce de?
Arslanoğlu’nun Kemalizm değerlendirmeleri 
ve Kara Atena
Kaan Arslanoğlu, Güneş-Dil Kuramının üreticisi olan Kemalizm için de bazı değerlendirmelerde bulunuyor. Bir kısmını aktaralım:
“Mustafa Kemal önderliğindeki Kurtuluş Savaşı ve sonrasında cumhuriyetin kurulması burjuva demokratik anti-emperyalist bir devrimdir. Burada Atatürk’ün dehası ve önderliğinin yüksek niteliği, olmasaydı, büyük olasılıkla olmayacaktı denecek kadar belirleyicidir.”
Bu tespite “burjuva” kelimesi hariç tamamen katıldığımı belirtmeliyim. Şu cümlelere ise hiç şerh düşmeden katılıyorum:
“Üstyapıdaki devrim niteliğindeki reformların ilerici, geliştirici önemi de yadsınamaz. Laiklik başta, hepsi de keşke olmasaydı denecek değil, keşke daha ileri gidilseydi denecek hayırlı işlerdir. Bunlardan sadece din sömürücüleri, Kürtçü ırk sömürücüleri, padişahçılar ve emperyalizme meftun karakterler rahatsızlık duyabilir.”
Arslanoğlu bu tespitlerinin temelinde Türk Tarih Kuramını ve Güneş-Dil Kuramını değerlendiriyor. Çalışmalar onun açısından emperyalistlerin ırkçı tarih tezlerine bir yanıt oluşturma amacı taşıyor. İki kuramın da aslında herkesi dışlayan bir ırkçılığa değil aksine herkesi Türk gören bir “tersine ırkçılığa” çıktığını, bir çeşit Osmanlı kapsayıcılığına benzediğini belirtiyor. Özellikle Türk Tarih Tezinin yeni bulgularla her geçen gün doğrulandığının altını çiziyor.
Bu konuda özellikle Amazonların Türklüğü ve tarihsel genetik bağlar üzerinde duran Türkçe baskısı İleri Yayınları arasından çıkmış ve Türk Solu yazarı Serap Yeşiltuna tarafından yayına hazırlanmış olan, Jeaninne Davis-Kimball’ın Savaşçı Kadınlar Amazonlar kitabı üzerinde de duruyor.
Bu anlamda Türk-Tarih Tezi ile Güneş-Dil Kuramını Martin Bernal’ın Yunan uygarlığının büyük oranda Mısır-Fenike-Afrika kaynaklı olduğunu kanıtladığı Kara Atena kitabıyla beraber değerlendiriyor.
Türkçenin diğer dillere etkisi
Arslanoğlu bugüne kadar sadece Türkçeye yabancı dillerden geçen kelimeler üzerinde durulduğu ama tam tersinin asla yapılamadığının da altını çiziyor. Özellikle Batılı dillerin sözlüklerinde kaynağı bilinmeyen kelimelerin çoğunun Türkçe kökenli olabileceğinin üzerinde duruyor ve isyan ediyor:
“Bilinmeyen köken deniyor. Batı, Türkçeyi dil saymadığı için ‘bilinmiyor’.”
Son derece haklı bir isyan!
Oysa mesele kelime ile de sınırlı değil. Sözgelimi Farsçadan Türkçeye geçen kelimeler konusu iyi bilinir. Ama ya Türkçenin Farsçaya etkisi? Farsça bir Hint-Avrupa dili olarak bilinir. (Arslanoğlu gibi biz de “eğer böyle bir aile varsa” diyoruz.) Ama Farsça Hint-Avrupa dillerinin genelinden ve hatta diğer İrani dillerden farklıdır. Kelimelerde erillik-dişillik ayrımı olmadığı gibi başlarında artikel de yoktur. İyelik ekleri vardır. (“Kalem-im = Kalem-em”, “kitab-ım = kitab-em” gibi) Fiiller eklerle çekimlenir. (Gel-dim = Amed-em, “git-tim – reft-em” gibi) Ve diğer İrani dillerden bir ayrışma daha: Farsçada birinci tekil şahıs “men” olmuştur. Yani “benim” derken bir Fars “menem” der. Bu çakışmalar, böyle uzar gider. Bunların tümü de Farsçanın Türkçeye yakınsamalarıdır. Oysa bu konuda bizde de kimse çalışmaz.
Bunları yapması gereken devletin dil kurumları ve üniversiteleri mi? Onlar asla çalışmaz!
Diğer bir konuda dil-lehçe sınıflandırmasındaki çifte standarttır. Batı bilimi, dilleri sınıflandırırken mesela tek bir Arapça olduğunu ve bunu yüz milyonlarca insanın konuştuğunu iddia eder. Oysa bir Özbekistan’da konuşulan Türkçe ile Türkiye’de konuşulan Türkçe arasında, iki Arap “lehçesi” arasındaki kadar bile fark yoktur. Ama Arapça tek dil, “Türkçeler” ise “birbirine yakın ayrı diller” sayılır. Batı, Türkçenin gücünü burada bile kabul etmek istemez…
Bunlar da bizim isyanlarımız…
Başka bazı önemli sorular ve “susulacak mı?” sorusu
Bu yazının kapsamı dolayısıyla kitabın gündeme getirdiği tüm konulara, sorduğu tüm sorulara değinmek mümkün değil. Yalnız birkaç tanesini daha anmalıyız:
– İskitler acaba Proto-Türk-Hint-Avrupa kök dilini konuşan ortak kök topluluk muydu?
– Türk oldukları açık olarak bilinen Hunlar bu kadar büyük imparatorlukları kurdukları halde yazıyı bilmiyorlar mıydı?
– Göktürk yazısı olarak bildiğimiz eski Türk harfleri birden bire mi ortaya çıkmıştı?
– Hunların Avrupa egemenlikleri sırasında Cermen kabileleri üzerinde doğrudan, İngilizce üzerinden dolaylı etkisi olması olmamasından daha akla yakın değil mi?
– Türkçenin Hunlardan da önce yani kök dil aşamasında Batı dilleri üzerinde etkileri olmuş olamaz mı?
Yazımızı Kaan Arslanoğlu’nun şu sözleriyle bitirelim:
“Sağlıklı kafayla, sakin ve dikkatli okumalar dileriz. Kitap ve sözlük tamamlanmış değildir. Her türlü eleştiriye, katkıya açıktır. Bundan sonraki olası baskılarında gelişerek büyüyecektir. Dileğimiz o. Kitaptaki tezlerimizi de aksi belgelendiğinde pekâlâ her an terk etmeye hazırız. Ne var ki susmayı onay sayarız veya onayı ya da reddi göze alamayan sinsilik olarak kabul ederiz.”
Evet, biz de soralım: Bu çalışma karşısında susulacak mı?
Biz susmamayı yeğliyoruz ve tavrımızı Arslanoğlu’nun lehine koyuyoruz.
Teşekkürlerimizle…


Bu yazı 217 kez okundu.

Kaya Ataberk
SON EKLENENLER