• Cumartesi, Haziran 23, 2018

Gazeteciliğin yüz akı Eduardo Galeano: Biz Hayır Diyoruz

esvan
Esvan Karaoğlu
Mayıs18/ 2018

“Biz Hayır Diyoruz”, “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” adlı eseriyle tanıdığımız Eduardo Galeano’nun insanlığın yan dallarından gazetecilik ve edebiyat üzerine 26 yazısından oluşan bir seçki.
***
Galeano’nun yazılarındaki içtenlik onun ülkesine, koca bir kıtaya hatta tüm insanlığa duyduğu aidiyet duygusundan geliyor. Kendini “Machu Picchu’nun taşları ya da ülkemin çakılları kadar Latin Amerikalı” olarak tanımlarken ırkçılıkla milliyetçiliğin ayrımını da en güzel biçimde dile getiriyor.
Uruguaylı yazar sadece Latin Amerika’nın değil dünyanın dört bir yanında kanayan yaralara; sömürgeciliğe, vahşi kapitalizme, ırkçılığa, zengin ve fakir arasındaki uçuruma isyan ediyor.
***
Kitapta onu Irak’ta akrabaları katledilen, göçe zorlanan, hayatı karartılan, yapayalnız kalan binlerce masumdan birinin “Keşke topraklarımızda petrol olmasaydı” feryadına dert ortağı olarak ya da Kongo’da 1998-2002 arasında birbirini öldüren üç milyon sivilin aslında emperyalizm tarafından koltan rezervi uğruna katledildiğini haykırırken buluyoruz. “Çağdaş ve gelişmiş” devletlerin tercümanı da oluyor aslında… Onların “Çıkardığımız savaşlar uluslararası güvenlik, demokrasi, özgürlük, düzen… için değil çalmak için öldürüyoruz” itirafına aracı oluyor.
“Gerçekliğin değişmesine yardım edebilmek için gerçekliği görmek gerek”galiano
Eduardo Galeano “3. Dünyalı” olmayı kabullenen ve bunu kader olarak gören bir ülkede bir kıtada yetişen bir direnişçidir. Yazılarında da belirttiği gibi kitap-gazete okuma oranının epey düşük, televizyonun esiri olan topluma sesini duyurmak için hayatı boyunca mücadele etmiştir. Halkından haberdardır elbette ancak pek çok entelektüel gibi kendini beğenmiş peygamber edasıyla “Eğer dünya bana benzemiyorsa, bana layık da değildir” deyip kendi dünyasına çekilmez. Bunun bedelini ağır bir şekilde ödeyeceğini de bilmektedir; arkadaşları işkencede, hapishanede ölmüş, bazıları sokakta kimvurduya gitmiş, bazıları kimsenin haberi olmadan yok olmuş, bazıları da bambaşka ülkelere sürülmüştür… Ancak halkı zulüm çekerken dönemin sesi olmayı tercih etmez. Halkı kendinden, kendini de halktan ayırmaz.
15 yıllık sürgünlüğünü de anlattığı otoportresinde “Seçtiğimden besleniyorum ama aynı zamanda reddettiğimden de besleniyorum… Er ya da geç dönüş vakti geldiğinde ve diktatörlerin talan ettiği toprakları sulamak gerektiğinde bir işe yarayacak olan yaratı anahtarlarını ve yönümü böyle buluyorum. Her zaman bir yıkımdan doğan sürgün, yalnız acılı deneyimler pay etmez. Bazı kapıları kapatır ama bazılarını da açar. Bir kefarettir ama aynı zamanda bir özgürlük ve sorumluluktur…” demektedir. Latin Amerikalı pek çok muhalif/aydın gibi sürgüne gönderilmiştir. Türkiye’de uydurma suçlarla aydınların tutuklanması gibi… Bedelini ödediği gelecek güzel günlerin umudunu ve sorumluluğunu hep taşır ve o günler için yaşar. Haklıdır; diktatörlükler yıkılmaya mahkûmdur ve bu talan sisteminin ardından kurulacak düzende bir aydın olarak halkı için yapacağı çok şey vardır. Her karanlıktan sonra güneşin doğacağından emindir.
Kitle kültürüne karşı savaş
İletişim araçlarıyla dayatılan ‘kitle kültürü’nün sömürgeci ve öz değerlere yabancılaştırıcı misyonunun farkındadır.
“Geçmiş çarpıtılıyor ve gerçeklik konusunda yalan söyleniyor. Komünizme alternatif olarak tüketimciliği getiren, suçu bir kahramanlık, vicdansızlığı erdem, egoizmi doğal gereksinim olarak yücelten bir yaşam modeli öneriyor. Paylaşmak değil yarışmak öğretiliyor…” Günümüz televizyonundan bahsetmektedir âdeta… Diriliş Ertuğrul’la Osmanlı hayali kurduran, yemek programlarıyla nimete saygısızlık yapılan, aileleri rekabetle birbirine düşüren, Survivor’la düşenin zayıf gösterildiği, mafya dizileriyle şiddetin ve orantısız gücün normalleştirildiği, fakirin zengin kız/erkekle bir şekilde evlenerek yaşama şansı bulduğu ayakkabı çıkarmadan gezilen lüks konaklar… Televizyonu açtığımızda 7×24 karşımıza çıkan sayısız program… Bunlar evimizin penceresinden sokağa bakmamıza, memleket gerçekleriyle temasımıza engel olurken kısa yoldan zengin olma hayallerini, şiddeti, bencilliği aşılamıyor mu?.. İletişim araçlarıyla iletişimsizleştirilen ve kitleleştirilen yani sadece sayıdan ibaret olan halk, sorgulamaktan uzak, öz değerleriyle kavgalı, korkuyla terbiye edilen bir şekilde emperyalizmin “demokrasi”yle getirdiği diktatörlerin hükmetmesine hazırlanır. Bu sistemin Latin Amerika’da olduğu gibi Afrika ve Asya’da yani “3. Dünya”da da uygulanışını kademe kademe anlatır. “Gelişmekte olan ülkeler diye adlandırılan ülkeler gelişmeye doğru gitmediklerini, zaten oradan geldiklerini bilmesinler diye onları hokkabazlıkla yok ederler; çünkü uzun bir tarih boyunca sularını sıkan ülkeler gelişmesin diye geri kaldı bu ülkeler!”
“3. Dünyalılar” yani “az gelişmişler” için açlık, iç savaş, toplu ölümler, salgın hastalıklar… son derece “normal”dir. Çok gelişmiş ve 1. sıradaki devletlerin yönetimindeki ilaç ya da silah sektörü bizim burnumuzun ya da kanımızın akmasından faydalanmayı bilecektir. Kapitalizmin oyunlarını defalarca defalarca anlatır: ABD’nin tarihçi başkanı Nixon’ın tarih düşmanlığını, Katolik olmayan Bush ailesinin Papa ile işlerini Tanrı aracılığıyla yapmaktaki ortaklığını, kan dökerken ne kadar da masum olduklarını, çevreyi katlederken ne kadar çevreci takındıklarını…
***
Sadece kötü ve kötülüklerden değil iyilerden de bahseder…
Che Guevara’yı katledilişinin hemen ardından her harfte hissedilen derin bir sevgi ve saygıyla anar: “Che devrimciliğin, kardeşliğin ve insan onurunun en saf ve aynı zamanda en sağlam ve en zor biçimi olduğunun canlı örneğidir.”
1919’da öldürülen Rosa Luxemburg’un haklı seslenişine de yer vermeden geçmez: “Ne kadar çok olurlarsa olsunlar, yalnızca bir partinin faydalandığı bir özgürlük, özgürlük değildir. Özgürlük ancak farklı düşünenler de faydalandığı zaman özgürlük olur.”
Biz Hayır Diyoruz
“Düşmanı karıştırmayalım ve eğer bükülüyse tüfeğin namlusunu doğrultalım, bunlar Latin Amerika’da yeniden doğan demokrasilerin acil ihtiyacıdır… Bu topraklar saygı istemek için birleşmeye başlıyorlar.”
Latin Amerika’nın olduğu kadar bizim de gerçek demokrasiye kavuşmamız için gerçek formül bu: Aramızdaki kavgayı bitirip birleşmek. Bunun için millet yalnızca bir adam ve partisinin “özgürlüğü”ne karşı 22 Nisan’da çok güzel bir adım atıldı. Bu hiç beklenmeyen bu hamle karşısında halkta büyük bir sevinç ve umut uyandı. Kendini ısrarla ötekileştiren tarafta ise öfke hâkim. Hiç aldırış etmeden yolumuza devam edeceğiz. Eduardo Galeano’nun bundan tam 30 yıl önce Şili’nin yeniden dirilişi üzerine yaptığı konuşmasındaki ifadeler bizim de isyan ve umudumuzu dile getiriyor:
“Yalana hayır diyoruz.”
“Korkuya hayır diyoruz.”
“Ahlâkın ahlâksızlık zorunda olmasına hayır diyoruz.”
“Güzellik ve adaletin birbirinden koparılmasına hayır diyoruz.”
“Diktatörlüklere hayır, demokrasi kılığına girmiş demokrasi kılığına girmiş diktatörlüklere hayır derken gerçek bir demokrasi için mücadeleye evet diyoruz… İsyankar umuda evet diyoruz…”
Ve “Haydi Abbas vakit TAMAM” diyoruz…


Bu yazı 36 kez okundu.

Esvan Karaoğlu
SON EKLENENLER