• Pazartesi, Aralık 11, 2017

Geldikleri gibi giderler

ali
Ali Özsoy
Kasım03/ 2017

Türkiye zaten işgal altında
ABD ile yaşanan kriz sonucu “metal yorgunluğu” tartışması bitti yerini “Metal Fırtına” tartışmasına bıraktı. Biliyorsunuz “Metal Fırtına” daha AKP iktidarının ilk yılında, ABD Irak’ı işgal ederken ve AKP bu işgale hizmet ederken yazılmış ve satış rekorları kırmış bir kitaptı. Kitapta ABD’nin Türkiye’ye savaş açması ve Türkiye’nin işgale direnişi anlatılıyordu.
Şimdi AKP’nin tamamen “duygusal” nedenlerle giriştiği ABD ile misilleme ve tutuklama restleşmesi herkeste bir kaygı uyandırdı. Acaba ABD Türkiye’ye de saldırır mı? Türkiye diğer Ortadoğu ülkeleri gibi kaos ve kana bulanır mı?
Bu kaygı hem yerinde hem yersiz. Yerinde çünkü 15 yıllık AKP iktidarı Türk Devletinin tüm kurumlarının ve direniş gücünün tasfiyesi ile sonuçlandı. ABD veya başka bir emperyalist fark etmez. “100 yıldır beklediğimiz gün bugündür” diyorlar. Türk Ordusu, polisi, yargısı, hariciyesi felç… Ulusal ekonomimiz çökmüş. Halk parçalanmış. İç savaş tohumları 15 yıl sonra boy vermiş. Aydınlar hapiste. Direnecekler susturuluyor. Mahkemeler işgal yargısı gibi çalışıyor. Memleketin “tüm tersaneleri ve kaleleri” fiilen işgal edilmiş. Elimizden çıkmış. İnsanlar da doğal olarak vatan için kaygılanıyor. AKP’liler bile soruyor: “Bu işin sonu ne?”
Aynı zamanda yersiz bir kaygı. Çünkü ABD zaten 15 yıl önce AKP ile ülkeye girdi. İşgal 3 Kasım 2002’de başladı. AKP görevini yerine getirdi. Ülkeyi içten çökertti. Şimdi kendisine verilen son rolü oynayıp Türkiye’yi “şer ekseni”ne sokacak. Nihai amaca, yani Sevr’e yani AKP liderinin ta 1990’lardaki ifadesiyle “Kürtlerin gücü yeterse bağımsız devlet kurabilirler”e ramak kalmış. Kürtlerin gücü dedikleri ABD’nin gücü zaten. Direnecek olan da Türklerdi, Türklerin gücüydü. Türklerin gücünü yok eden AKP varken açık ABD işgaline ne gerek vardı. Şimdi işgalin adı konacak. Mesele bu.
Her işgal birgün biter
İşgal gerçekliğiyle yüzleşemeyen Türk insanıydı. Bayrağım var ya diyordu. Oysa o bayrakla yürümesi bile yasaklanmıştı. Bayramlarımız hâlâ var ya diyordu. Oysa o bayramların kutlanması da yasaklanmıştı. Ordum var diyordu, komutanları hapisteydi kumpaslarla.
Türk insanı böylece bekledi. Şimdi bu “gaflet” bitiyor. İnsanlar çok kanlı ve acı bir gelecek ile yüz yüze. AKP ise utanmadan ortaya çıkan gerçeği gizlemek için “eh işte Türk Devleti biziz, bize destek verin yoksa ABD işgal eder, Suriye, Irak gibi oluruz” diyor. Oysa AKP işgal kuvvetinin ta kendisi.
İşgal gerçeğiyle yüzleşen halkları önce korku ve panik ruhu sarar. Korku aslında umutsuzluğun değil, umudun müjdecisidir. Korkunun sadece insanda değil tüm memelilerin beyninde yarattığı tepki iki seçenekten ibarettir. Kaçmak ya da saldırmak. Kaçacak neresi kaldı? Burası elimizde kalan son Türk toprağı. Kendi yuvasına kaçan korkak sonra mecburen dışarı çıkar. Ve en büyük cüretle karşı koymaya başlar saldırgana.
Bu yüzden Türk insanının korkma devresi geride kalmıştır. Korkmayın. Her işgal er ya da geç biter. Çünkü hiçbir gerçek ulus zincirlenemez. AKP çöküyor. AKP’nin çöküşü ABD işgalini getirmeyecek. Tersine ABD işgalini bitirecek. Önemli olan bu son taarruzdan önce içten fethettikleri kalemizi yine önce içten temizlemek.
Hangi işgal bitmemiş? Hele biz Türk’üz. Bizi mi esir edecekler? “Hangi çılgın zincir vuracakmış”. Bu delilik, bu ihanet, bu kan ve gözyaşı kasırgası çılgınca kasıp kavuruyorsa her zamankinden daha çok hiddetle ve zalimlikle; bilin ki artık kendini tükettiğindendir. Bıçak kemiğe dayandı ve artık o kemiği de kesemiyor. Delirmeleri bundan.
“Geldikleri gibi giderler”
Tarihte görülmüş en insafsız işgal 1918’de Türkiye’ye karşı yapıldı. Dünyanın en güçlü orduları ve donanmaları demir attı vatanımıza: Britanya, Fransa, İtalya, ABD. Dünyanın en alçak ve soykırımcı taşeronları onlarla birlikte katliama başladı kutsal vatan topraklarında: Ermenistan, Yunanistan… Yetmedi dünyanın en hain ve işbirlikçi kan dökücüleri çullandı bir de Anadolu’ya: Sarayı, Damat Ferit’i, Hilafet Ordusu, Anzavur’u, Koçgirisi, Milli Aşireti, Delibaş’ı, Çapanoğlu…
Şimdi düşünün. Atatürk ne diyordu bu “manzara-ı umumiye” karşısında? Tek bir cümle: “Geldikleri gibi giderler.” Yüzlerce gemiden oluşan düşman filosunu İstanbul Boğazı’nda gördüğünde bu cümleyi kurabilecek kaç kişi vardı o an. Belki de sıfır. Ama zaten bir tek adamın bunu söylemesi yeterliydi. Eğer o adam tarihin beklediği doğru adamsa hele…
Şimdi karşımızda parçalanmış bir emperyalizm. Tek dişi kalmış canavar. Onları birleştiren tek şey yine aynı kadim Türk düşmanlığı. Başlarında tüm dünyanın tek süper gücüyüm derken girdiği her ülkede askeri rezil olmuş, elinde tek güçlü silah olarak etnik, mezhepsel iç savaş kalmış ABD var. Yanında çürümüş, kokuşmuş karşıdevrim partisi AKP. Paralı katillikten başka bir şey yapamayan PKK… Cemaat zaten ıskartaya çıkmış.
Biz sadece Atatürk’ün askeriyiz. Ama biz de “geldikleri gibi giderler” diyoruz. O gücü ve hakkı kendimizde görüyoruz. Hatta haktan öte bir utanma duygusu. 1918’de tek başına Atatürk demiş. Hem de öylesi bir manzara karşısında. Bugünkünden milyon kat beter. Bugün bir heyecan veya kızgınlıkla değil, şöyle biraz akılla sağduyuyla oturup düşünen herhangi bir dürüst insan der ki; “Bunlar gerçek anlamda süngüsü düşmüş çapulcular, biz 1919’da çıkıp Samsun’a 1922’de İzmir’de tüm dünya nizamını değiştirmişiz. Bin kat güçlü düşmanları denize dökmüşüz, şimdi bu durumda mı umutsuzluğa kapılacağız? Yazıklar olsun o zaman bize.”
Umutsuzluğa hiç gerek yok
Umutsuzluk da korku gibi insani bir duygudur. Kaldı ki umutsuzluğunu samimi ve dürüst yaşayan kişinin buhranlarının ve ruhsal sancılarının onu er ya da geç getireceği nokta önce umutsuzca da olsa öfke ve isyan, sonra da gerçek bir direniş ve umut hattıdır. Umutsuzlukla teslimiyetten, umutla direnişe giden bu köprü şaşırtıcı derecede de kısadır. 1918 ile 1919 arasındaki yol, 2013 yılının Mayıs’ı ile Haziran’ı arasındaki yol kadar kısadır. Birden aynı insan farklı bir canlı türüne düşünür. Umutlanınca düşünür, çözümler bulur, isyan eder, yazı yazar, şiir yazar hâle gelir. Bu yeni insan barikat da kurabilir, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti de. Harikalar yaratmaya başlar.
İnsanda kınanması gereken umutsuzluktan çok kayıtsızlıktır. Kayıtsızlık, boş vermişlik… “Geçimime bakayım, hanem vatanımdır.” Gerçek manevi ve maddi çürüme oradadır. Bu tür insanlar bir kibir ve kötümserlik zırhına sığınmış etraflarına zehir saçarlar. Onlara göre bu halktan adam olmaz. Muhalefetten de adam olmaz. İktidar zaten bize müstehaktır. Hapse düşene “acır”lar: “Değer mi kendini yakmaya…” Çabalayanları, bedel ödeyenleri küçümserler. Devrimcileri, direnişçileri sinir bozucu ve çocuksu bulurlar. “Bana ne” derler? Sen “bana ne” demezsin, bu sefer öfkelenir sana düşman olurlar “sana ne” derler.
Biz “Ha AKP ha ABD. İkisini de def edeceğiz, vatanımızı kurtaracağız” deriz. Onlar “Ha AKP ha ABD, gelsin bari ABD işgal etsin de rahata erelim” derler.
Umutsuzluğa kapılan kardeşlerim. Size kızmıyorum. Siz yakında bizim safımızda olacaksınız. Yaşayın acınızı. “Bu ülke nasıl bu hale geldi, bu rezilliğe nasıl izin verdik, vatanımız yok oluyor” diye ağlayan insan er ya da geç harekete de geçecektir. Sizden tek istediğimiz kayıtsız, kötümser, bozguncu düşkünleri dinlemeyin. Onların umurunda bile değil yaşananlar. Seninle ben ise aynı acıyı paylaşıyoruz. Umutsuzlukla veya umutla ama acımız aynı. Benim umutsuz olduğum yerde sen beni uyar, ışık göster, seni umutsuz görürsem ben göstereyim umudu.
Sonunda hepimiz Atatürk’ün sözüyle hareket geçeceğiz. “Umutsuz durumlar yoktur ama umutsuz insanlar vardır. Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim.”
Hangi güçle diye soranlara da “muhtaç olduğun kudret damarlarında asil kanda mevcuttur” diye yanıt ver.
İşgalciler Saraydaki işbirlikçilerini de alıp gittiler
“Çok güçlendiler, her yeri ele geçirdiler, eğitimi, çökerttiler, Cumhuriyet’i çökerttiler, ülkeyi soydular, resmen işgal ettiler, artık gitselerde düzelmez…”
Hiç sorun değil. 15 yılda yıktıkları ne varsa, bir yılda çok daha güçlü bir şekilde yerine gelecek. Yeter ki gitsinler. Gidecekler de. Ve tüm bu işgal bitince hırsızı, rüşvetçisi, torpillisi, ajanı, provokatörü, küfürbazı, talancısı, yalancısı, damadı, gelini, eniştesi, bacısı, halası hiçbiri kalmayacak.
1922’de işgal orduları İzmir’den denize döküldüğünde ne oldu? İşgalciler kovulduğunda Saray’daki işbirlikçilerini de alıp çekip gittiler. Gıkı çıkmadı kalanların da yıllarca…
Sultan Süleyman’a kalmamış dünya derler. İnsaf ya! Bu adamların elinde kalacağını mı düşünüyorsunuz koskoca Türk vatanının? Geldiler işte yolun sonuna.
Bitecek bu “hayâsız akın” demiyoruz, bitiyor zaten. Talanın sonuna geldiler her hal ve tavırlarından belli. Hepsi gidecek. Ne AKP kalacak, ne PKK, ne Cemaat. Ne paralel kalacak ne düz. Ne 80 liralık beslemeler kalacak ne de 80 milyarlık beslemeler… Akıllı davranalım. Yıkılan AKP’nin altında vatanımız kalmasın, ABD’ye fırsat çıkmasın. Gittiklerinde zaten nefes alacak bu ülke merak etmeyin.
Mustafa Kemal’in Askerleri kazanacak
Nasıl olacak?
Hayatta milyonların yüreğini kavrayan, harekete geçiren hiçbir söz boşu boşuna ortaya çıkmaz. Halklar ve uluslar tarafından boş yere sahiplenilmez. İlk Bağımsızlık Savaşı’mızı silahla, parayla, orduyla değil bir iman parolası olan “Ya İstiklâl Ya Ölüm” ile kazandık. Ve sonra bu şiar Türk milletini de aştı. Küba’dan, And Dağları’ndan, Cezayir’in Libya’nın çöllerine, Orta Asya’dan Vietnam’a kadar emperyalizme karşı savaşan tüm ezilen ulusların “amentü”sü oldu.
Son 10 yıldır Türkiye’yi yeni bir slogan sarsıyor. Yeni bir direniş parolası, yeni bir umut kıvılcımı: “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz!”
Rastlantı değil. Gökçe Fırat bu direniş şifresini ortaya attığında Atatürk’ün Ordusu, Türk Ordusu Ergenekon ve Balyoz ile esir alınmıştı. Sokaktaki sıradan genç ve vatandaş bu yüzden “artık ben Atatürk’ün askeriyim” demeye karar verdi. Bu sloganı benimsedi. Çünkü biliyordu ki; 1919’da olduğu gibi 2019’da da Mustafa Kemal’in askerleri kazanacak! Bırak onlar Türk Ordusu’nu, Türk Devleti’ni işgal ettik, tasfiye ettik sansın. Sen tek başına kalsan bile “hayır asker burada” dediğinde, emin ol ki geldikleri gibi gideceklerdir!
İşte bu iman yetecek. 1919’daki gibi. İmansız olan da ne kadar güçlü olursa, ne kadar paralı olursa olsun bu yüzden kaybedecek. Çünkü onların kaybedecek gerçekten büyük bir ganimetleri var. Bu yüzden zayıflar ve hep birbirine saldırıyorlar artık. Bizim ise vatanımız ve zincirlerimizden başka hiçbir şeyimiz yok kaybedecek.


Bu yazı 124 kez okundu.

Ali Özsoy
SON EKLENENLER