• Cumartesi, Haziran 23, 2018

Gezi’nin 5. Yıldönümünde Ağaçlardan öğrenecek çok şeyimiz var

serap
Serap Yeşiltuna
Haziran13/ 2018

Merhaba Gökçe,
Bugün Gezi’nin yıldönümü. 5 yıl önce Taksim’e çıkarken, üzerimizde “TC İlelebet” tişörtleri, elimizde Türk bayrağı, kalbimizde vatan, karnımda Oğuz Kağan, önümüzde de sen vardın!
Biz Gezi’den çok şey öğrendik. En başta özgürlüklerin kıymetini, sonra omuz omuza mücadele etmeyi, paylaşmayı, birlikte olmayı, şimdiye kadar teoride kalan pek çok şeyi aslında.
Hem bizler için, hem de Türk milleti için yeni bir milattır ama şimdilik tarih kitapları bunu yazmayacak.
Ben “Gezi’deki Ağaç” kitabını hazırlarken de o yazıları yazarken de çok heyecanlanmıştım. Hani derler ya, bu tamamen “inandığım bir proje”ydi. Senin desteğin olmasa asla gerçekleşemeyecek bir proje. Çünkü o gün de biliyordum onu anlayacak çok az insan çıkacaktı. İlk bakışta öyle oldu gibi ama bence zamanla bu fikirler yerini ve hak ettiği değeri bulacak.
Senin Hayat Ağacı yazıların bu kitap için bir ufuk göstermişti. Ama sadece bu kitap için değil genel olarak bana ve tüm arkadaşlara yepyeni bir perspektif kazandırdı.
Ben artık bir ağaç deyip geçemiyorum.
“Gezi’deki Ağaç”ta dediğimiz gibi evet her şey sadece bir ağaç için değildi ama bir yandan da evet her şey sadece bir ağaç içindi!
Çünkü ağaç hayatın kendisi demek!gezi-kitap
Bana bir kitap göndermişsin: “Ağaçların Gizli Yaşamı”, Peter Wohlleben. Okuyamamıştım ama tam zamanında bugünlerde okuma fırsatı buldum. Yazarı Alman bir ormancı ve ekoloji uzmanı. Öyle hoş fikirler var ki içinde, ağaçların nasıl da yaşayan “canlılar” olduğunu şimdi bir kez daha anlıyorum.
Ağaçların kendine has bir dili olduğunu söylüyor yazar, hatta koku diliyle ve çatırdanarak birbirleriyle konuştuklarını, iletişime geçtiklerini söylüyor. Susuz kalma tehlikesi belirdiğinde bağırarak birbirlerini uyardıklarını söylüyor.
Neden olmasın?
Biz insanlardan çok daha paylaşımcı ve kolektif yaşıyor ağaçlar.
Nâzım’ın “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” sözleri aslında sadece edebiyatın değil ekolojinin de konusu, bunu yeni yeni anlıyorum.
Wohhleben diyor ki “Sıradan bir ağaç dallarını kendi boyundaki komşu ağacın dal uçlarıyla karşılaşana kadar uzatır. Daha fazla uzatmaz çünkü bu alandaki hava ve iyi ışık halihazırda kapatılmış durumdadır. Ancak uzattığı dallarını da ciddi biçimde güçlendirir, öyle ki aşağıdan bakıldığında yukarıda bir çekişme varmış gibi görünür. Ancak gerçek bir çift arkada en baştan itibaren birbirinin yönünde fazlaca kalın dallar uzatmamaya da özen gösterir. Bu ağaçlar birbirinin hakkını yemek istemez ve bu yüzden yalnızca taçlarının dış çeperlerinde, yani arkadaş olmayanların yönüne doğru sağlam dallar uzatır. Böylesine ortaklar genelde köklerine öyle bağlıdır ki bazen birlikte bile ölür.”
Al sana bir yoldaşlık ilişkisi!
“Fazla aç gözlü olan ve karşılığında hiçbir şey vermeden çok fazla alan organizma, yaşamak için ihtiyaç duyduğu şeyi yok eder ve nesli tükenir. Bu yüzden çoğu tür, ormanı aşırı sömürüden koruyan kalıtsal davranışlar geliştirmişlerdir.”
Ağaçlar bizim gibi değilse de besleniyor, bizim gibi değilse de solunum yapıyor, bizim gibi değilse de susuyor, bizim gibi değilse de iletişim kuruyor, bizim gibi değilse de yaşama dört elle -dört dalla mı demeliydim- sarılıyor. Ve bizim gibi olmadığı aşikar bir şekilde toplumcu ve başkalarının çıkarlarını her şeyin üzerinde tutuyor. Çünkü bu denge bozulduğu anda kendi hayatı ve hayat kalitesi de sıkıntıya girecek.
Ağaçlar bizden çok daha fazla ileri görüşlü.
Yani bencilliklerinin ve kötülüklerinin cezasını er ya da geç kendin çekeceksin!
Gezi kitabını hazırlarken bir şey çok dikkatimi çekmişti. Pek kimselerin de üzerinde durmadığı bir konuydu. “Sürgün Ağaçlar”. Yani bir yerden sökülüp başka bir yere dikilen ağaçlar. Hani Gezi ve Kuzey Ormanları için önerdikleri çözüm! Oysa bu bir çözüm değildi. “Bülbül’ü altın kafese koymuşlar ‘ah vatanım’ demiş” misali, ağaçlar da taşlar gibi yerinde ağırdır! Yer değiştirmek insanların sadece kendileri ve başkalarını kandırmak için bulduğu bir çözüm.
Bir ağacın sökülmesi kolay mı?
Yeni yerine alışması kolay mı?
Bu, yıllar sürecek bir durum onlar için.
Bu kitapta bu konuyla ilgili çok daha derin analizlere rastladım.
“Avrupa’daki dev sekoyaların neden fazla uzamadığını merak ettiniz mi? Çoğu 150 yaşından büyük de olsa, çok azı henüz 50 metreyi geçebilmiştir. Halbuki Güney Amerika’nın batı sahili ormanlarındaki eski anavatanlarında rahatlıkla bunun iki katı uzunluğa ulaşır. Peki neden Avrupa’da böyle olmaz. Eğer ağaç kreşine, yani bu ağaçların aşırı uzun ve sürdürülmüş gençliklerine dönüp bakarsak, içimizden şunu demek gelebilir. Onlar hâlâ çocuk. Ne bekliyorsunuz?… Sekoyaların bulunduğu yer, bize bunun neden böyle olduğuna dair bir ipucu verir. Bu ağaçlar genellikle asilzadeler ve politikacılar tarafından şehir parklarına birer egzotik ödül heykelciği gibi ekilmiştir. Burada her şeyden önce eksik olan, orman ya da daha doğrusu akrabalardır. 150 yaşındaki bu ağaçlar binlerce yıllık potansiyel yaşam süreleri düşünüldüğünde daha yalnızca çocuktur ve burada, Avrupa’da evlerinden ve ailelerinden uzakta büyümektedir. Amca yok teyze yok, neşeli çocuk yuvası yok.”
Elbette bununla sınırlı değil sekoyaların derdi. Şehirlerde susuz kalıyorlar. Çünkü toprak, evler, binalar ve otoyollar nedeniyle çok sıkışıktır ve hem su bulma imkanı azalır hem de köklerini geniş biçimde yayamaz. Tek dertleri büyümemek değildir yani şehirde, nefes alamamaktadır.
Aslında aynı bizim gibi!
“Yol bize medeniyet gibi sunulur ama yol yıkımdır” demiştin. Ve baksana biraz da yeşillik olsun diye oraya dikilen ağaçlar için bile bir yıkımmış. Otoyollar aslında toprağı en fazla sıkıştıran ve ağaçlar için en büyük düşmanmış.
Bizde bunun bir örneği yol kenarlarına ekilmiş palmiyeler!
Hangi şehre gittiysem görmüşümdür o kurumuş, sapsarı, zavallı palmiyeleri. Belediye Başkanlarının en büyük projesi ki göreve gelen hemen iki palmiye kondurur meydana. Oysa bu medeniyetin değil, medeniyetsizliğin simgesi!
“Tek dişi kalmış canavar” meğer ağaçları da yiyormuş!
Kitapta yine bu ağaçlarla ilgili ilginç bir bölüm vardı. Şehrin sıkışık hayat koşulları nedeniyle toprakta yer bulamayıp köklerini uzatamayan ağaçlarla ilgili:
“Ağaçlar bu kısıtlı alanlara ekildiğinde çatışma kaçınılmazdır. Böylesi yerlerde çınar, akçaağaç ve ıhlamur ağaçları yer altı atık ve su borularını hissetmeyi sever. Bir sonraki fırtına vurduğunda ve sokaklar suyla dolduğunda hasarı fark ederiz. Sonra kök sondalarıyla uzmanlar çıkagelir ve tıkanmaya hangi ağacın sebep olduğu araştırılır. Suçlu, cennet sandığı yaya kaldırımı altına doğru yolculuğu sebebiyle ölümle cezalandırılır. Hükümlü ağaç kesilir ve yerine gelen ağaç gelecekte böylesi davranışlarda bulunmaması için dahili bir kök kafesiyle ekilir.”
Ağaçların cezaevi!
Şehir hayatı bazı ağaçlar için başlıbaşına bir cezaevi.
Ama onlar da tıpkı insanlar gibi kendilerine mutlaka bir hayat alanı açıyorlar. Kökler oraya olmasa da başka yere, şurdan olmasa da buradan, o şekilde olmasa bile bu şekilde uzayıp gidiyor.
Ağaç köklüyse hiçbir şehir kuralı ona sökmüyor, hiçbir cezaevi kuralı ona sökmüyor. Evet nefes almakta zorlanıyor, evet bu bir çile, evet bu acımasızca ama ağaçlar buna bile dayanıyor.
Nihat Behram’ın “Şiirözü” kitaplarındaki ismiyle “insan kılıklı yaratık” hayatın kendisini yıkıma götürmek için her şeyi denemiş ama yine de başarılı olamıyor.
Ağaççık bir su borusu bulup ona tutunuveriyor.
Benim için bu yılın “Gezi” dersi bu oldu.
Şehirde tutsak Sekoya’nın su borularına sarılarak hayat bulma, gevşek toprak bulma, nefes alma ama her şeye rağmen kök salma, hem de upuzuuun kökler salma hikâyesi!
Hasretle,
31 Mayıs 2018


Bu yazı 146 kez okundu.

Serap Yeşiltuna
SON EKLENENLER