• Çarşamba, Eylül 20, 2017

Gökçe Fırat bir yıldır tutuklu! Dakikaları, saatleri, günleri, ayları saydık, bir yılı geride bıraktık, daha fazlasını saymak istemiyoruz!

sevim-tural
Sevim Tural
Eylül11/ 2017

Geçtiğimiz yıl 30 Ağustos sabahı Merzifon Kitap Fuarı’nda çalışmakta iken polis evimize gelip çilingir vasıtası ile kapıyı açarak arama yapmıştı. Hiçbir şey almadan gitmişti. Bizim evimizde işlerine yarayacak bir şey olamazdı zaten.
Polisin evde olduğunu polis telefonu ile, gözaltı kararını ise sosyal medyadan öğrendik.
31 Ağustos sabahı Gökçe, biz ailesi ve arkadaşları Çağlayan Adliyesi’ne ifade vermeye gittiğimizde tutuklanma ihtimali bizce yoktu. O sırada orada bulunan hukukçular ve milletvekilleri de “Tutuklanmaları için hiçbir sebep yok, bırakmaları lazım” diyorlardı.
Gökçe elinde çantası ile hazırlıklı idi. O, bu süreci görebiliyordu, cadı avı başlamıştı. En doğru şekilde, korkusuzca muhalefet yapan Gökçe Fırat susturulmalı, itibarsızlaştırılmalıydı!
Ben de bunu çok sonradan fark ettim; evdeki arama da, ifade kısmı da aslında sadece formaliteydi. Tutuklanmasına zaten karar verilmişti!
Çağlayan Adliyesi’nden Gayrettepe Emniyet’e götürdüler.
Emniyet’te gözaltılar bizler için hep ürkütücüdür. Endişe ile kapıda beklemeye, saatleri saymaya başladık.
Bir baktık polislerin yanında güler yüzle çıktı, hastaneye götürüyorlardı. İyi görünüyordu, rahatladık.
Dönüşü hiç de öyle olmadı. Arabadan indirip başını bastırıp eğdiler. Fotoğraf çektiler. Medyaya servis ettiler. Teröristlere yapılmayanı yaptılar! Gökçe, biz üzüldük diye çok üzüldü.
Ben bu durum karşısında öfkelendim, sinirlendim, düşündüm ve tabii ki çok üzüldüm. Aklımdan geçenleri, duygularımı o an karaladım. Bu günden sonra da böyle anlarda kağıda kaleme sarıldım.“Gayrettepe’de show” dedim:
Başını eğdiler
Fotoğraf çektirdiler
Öyle bastırmakla
O başın eğilmeyeceğini
Bilemediler!
Gözaltı üç gün sürdü. Bu sürede avukat görüştü, iyi haberlerini getirdi.
Çağlayan’a götürürlerken gördük, neşeliydi, yüzü gülüyordu.
Mahkemeye alınmadık, sabahın ilk saatlerine kadar Adliye’nin önünde bekledik.
Tutuklandığı haberi geldi, peki suçu neydi? “FETÖ terör örgütüne üye olmamakla birlikte destek olduğu” gibi görülmemiş bir suçlama. Daha sonra daha da inanılmaz hukuksuzluklar yaşayacağımızı o gün bilmiyorduk.
Cezaevine götürülmeden önce sadece aileden bir kişi ile iki dakika görüşmemize izin verdiler. Çok değerli iki dakika.
Sabahın ezan sesine arkadaşları ve bizim “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sloganı karıştı. Araba Silivri’ye doğru hızla yola çıktı. Sonrasında derin bir sessizlik, boşluk, hüzün ve çaresizlik.
***
Bütün bu sinir bozucu zamanlarda yalnız olmadım hiç. Ailem, arkadaşları hep bir arada olduk.
Hemen o gün Silivri’ye gittik, ama görüştürmediler. İki gün sonra avukat gürüşüne izin verdiler. Avukatı, iyi bir dost ve bir ağabey Cafer Bey bize iyi haberini getirdi, rahatladık.
(Geçen bu bir yılda her hafta ailesi olarak görüşmemize rağmen, avukat görüş günlerinde Cafer Bey’den gelecek haberi sabırsızlıkla bekledik. Ondan da iyi haberlerini almak mutlu etti bizi. Arkadaşları, sevenleri, her cuma görüşmesinden sonra heyecan içinde aradılar beni. Beni aradıklarında duydukları heyecanı hissetmemek mümkün değildi.)
İlk cuma aile görüş günüydü. İyi miydi gerçekten? İyi görünüyordu, biz de iyi görünmeye, göz pınarlarımıza biriken yaşları akıtmamaya çalışıyorduk.
Çıkışta kızlarımla konuşup onun da iyi olduğuna birbirimizi ikna etmeye çalıştık. İlk günlerin, hatta haftaların onun için kolay olmadığını düşündüm. Kulağıma hep sesi geldi.
“Penceresiz kaldım anne.”
OHAL nedeniyle iki ayda bir açık görüş vardı. Tutuklandığında bayram yakındı. İlk açık görüşümüzü yaptık. Biz biraz daha rahatladık. O da artık daha iyiydi.
Onun için en zor olanı dışarıdan hiç haber alamamaktı. TV yok, gazete yok, hiç bir şey yok; bize soruyordu neler oluyor dışarıda diye. Siyaseti en iyi takip eden, ilk doğru tespitleri yapan, hemen yazan biri için çok zordu. Biz ona, onun istediği gibi bilgi veremezdik. Bu çok zordu.
Daha sonra televizyon izlemeye, gazete almaya ve kütüphaneden kitap almaya başladılar. Galiba yasakları azaltıp, tutukluluğu uzatıyorlardı. Şimdi kitap götürmeye başladık.
Mektup hâlâ yasak, mektup yazamıyor, yazamıyoruz.
Gökçe Fırat’ın dışarıya yazacağı mektuplar onu ve bizleri birbirimize kavuşturacağı gibi yıllar sonrasının en kıymetli belgeleri olabilirdi. Dünyada birçok örneği olduğu gibi.
***
Günler, aylar geçiyordu; içeride tutmak için yeni davalar açtılar. 17 Ocak 2017 tarihinde Bakırköy Adliyesi’ne getirdiler. “Kanlı Başkanlık Yolu” kitabı için açılan davada onu görme fırsatımız oldu.
Onu görmek müthiş bir şeydi. Savunmasını nefeslerimizi tutarak dinledik. Hakim ve görevliler savunmayı dinlerken dikkat kesildiler. Aylar sonra ilk defa dışarıda, mahkeme salonunda da olsa, görmüş oldum.
Çok kilo vermişti. Yürüyüş yaptığını, o nedenle kilo verdiğini söylüyordu hep, ama açıkçası ben buna çok geç ikna oldum.
***
31 Mart 2017 yani tutuklanmasından yedi ay sonra yine Çağlayan Adliyesi’ndeyiz. Büyük salon… Arkadaşları, dostları görebilmek için oradaydı.
Duruşma sonrasında savcı tahliyesini istedi, hakim buna uydu, kararını verdi. Bu defa inanamıyorduk ama tahliye kararı çıkmıştı. Silivri’ye varıncaya kadar, eşimizin dostumuzun sevincimizi paylaşan telefonları hiç susmadı.
Ayrıca Silivri’ye gelenlerle birlikte geceyarısına kadar bekledik. Bizler dışarıda beklerken, içeridekiler özgür olduklarına kim bilir nasıl seviniyorlardı!
Ama cezaevinden çıkmadan tekrar gözaltına alındılar. Böyle bir sevinç içinde, ellerinde eşyaları ile gece yarısı tahliye olmadan tekrar tutuklanırken neler hissetttiler, nasıllardı, hâlâ bilmiyoruz. Bildiğimiz tahliye olmadan tekrar tutuklanmalarıydı!
Gökçe’ye daha sonra o geceyi sorduğumda, “Bırakmayacaklarını anladım” dedi. Öngörüsü ile soğukkanlılığını koruyordu demek ki.
Bu defa Vatan Emniyet’e götürülmüşlerdi. Bu bilgiyi bile bize vermediler. Emniyet, hastane dolaşarak öğrendik!
7 günlük süre 14 güne çıkarıldı. Her gün avukat ile görüşebiliyordu. Belki görebilirim, göremezsem de hemen haber alabilirim diye Emniyet’in kapısında bekliyordum. Beklerken düşünüyordum, içimden geçenleri yazıyordum yine.
“Ülkemiz bölünmesin parçalanmasın, insanımız insanca yaşasın diye çocukluğunu verdi, gençliğini verdi. Şimdi Anayasa’yı ortadan kaldırmak, darbeci olmakla suçlanıyor, yargılanıyor. İşte bunun için burnumun direği sızlıyor.”
Yine Çağlayan’a getirecekler. Bize söylenen saatlerde getirmiyorlar. Söylenen kapıdan sokmuyorlar. Mahkemeye alınmıyoruz.
Yine tutuklanma kararı; üretilen suç darbeye teşebbüs, üstelik iki kez ağırlaştırılmış müebbetle yargılanacaklar.
Bu defa gece yarısı götürüyorlar. Götürürlerken bir dakika görüşebilmek için ricacı oluyoruz. Avukat ricası, milletvekili ricası bile kabul edilmiyor. Çamaşırlarını vermemize bile izin vermiyorlar.
Bu gidişinde bırakalım kendisini, onu götüren arabayı bile göremedik! Onlara terörist muamelesi yapıyorlar. Öyle bir çark dönüyor ki ufalıyor, yok ediyor; bu çarka direnenlar hep var olacak ve direnenler kazanacak. Çok zor ama olacak.
Bize gecenin sessizliği ve Adliye’nin üstünde uçan kuşların cıvıltıları ve ertesi günü beklemek kaldı. Bu defa Metris Cezaevi’ne götürdüler. İki gün orada tuttular nedense. O hafta seçim haftası idi, oylarını da kullanamadılar. Gittik yine görüşemedik!
Tekrar Silivri’ye götürdüler. İlginç olan odaları bıraktıkları gibiymiş, geri geleceklerini biliyorlarmış gibi!
Odaları aynı, iddianameler aynı, değişen ceza artırımı oldu, iki kez müebbete çıktı.
***
Tahliye şokunu yaşadığımız o geceden sonra ilk görüşümüz camın ardından oldu. Sağlıklıydı, iyi görünüyordu, karşılıklı sevindik. Bize yine o moral verdi. Haftaya açık görüş vardı, müjdeyi o verdi.
“Açık görüşteyiz,
Ne kadar özgürüz şüpheli
Biraz kucaklaşacak,
Saçını okşayacak kadar,
Özgürüz yine de
Yumuşacaktı oğlumun saçları.
Konuştukça baktım, baktım.
Saçı mı, yüreğimi daha yumuşak?
Yüreğiydi,
Taşlaşmış yüreklere rağmen.
Evet yüreğiydi.”
***
Ne tecrit koşulları, ne de kendisine yapılan haksızlık, hukuksuzluk, zulüm onu üzebiliyor. Tek üzüntüsü memleketin bu hale gelmesi. Karamsar değil, hiç olmadı. Atatürk’ün kurduğu bu Cumhuriyet’in temellerine ve onun askeri olarak kendisine güveni tam.
Bunu 16-17 Ağustos günlerinde çıkarıldıkları mahkemede çok net gördük. Savunmasında “Suçsuzum demeyi geçtim alakasızım” dedi.
Kulaklarıma artık bu sesi geliyor. Gözümün önüne heyetin önündeki cesareti geliyor. Bir yıldır Gökçe’nin yazılarını okuyamadık ama mahkemelerde yaptığı savunma tarihte yerini alacak ve birçok olayı gün ışığına çıkaracak belgeler oldu.
Bizler de yeniden geçtiğimiz yıllara geri dönüp baktık. Ne kadar doğru şeyler yapmış onu gördük. Bir yıl sonra bize de yeniden güç verdi, cesaret verdi.
Geçirdiğimiz bu yıl çok şeyler yaşadık, çok şeyler öğrendik, birçoğu hafızalarımıza kazındı, izleri hiç gitmeyecek. Bazen çok üzüldük, öfkelendik, bazen içlendik, konuştuk, konuşamadık, yutkunduk. Duygularımızı kimi zaman kağıt parçalarına döktük. Kimi zaman yüreğimize.
Cezaevi, Adliye, Emniyet en çok gittiğimiz yerler oldu. Sadece Gökçe için değil tutuklanan bütün gazeteciler için de gittik. Özgürlük talebimiz her zaman bütün mağdurlar için oldu.
Ben bir anne olarak Gökçe’nin çocukluğundan bugüne ne zorluklarla, büyük bir inançla, vatan için mücadele ettiğini gururlanarak izledim. Onun bu sarsılmaz iradesi, Atatürk’ün yolunda olma azmi hiç sarsılmadı, kırılmadı.
Her zaman vicdanlı oldu, vicdanının sesini dinledi. Bunun için ona hep saygı duydum.
***
Suçlamalar çok ağır, suç yok, suçlu yok, devletin belgesi deniyor belge yok. Gökçe son savunmasında şöyle diyor: “Savcılığın çaresiz kaldığı yer tam da burası. Devletten gelen tüm bilgi ve belgeler, Gökçe Fırat’ın suçsuzluğunu kanıtlıyor.”
Gökçe’ye yapılan suçlamalar doğru olsaydı; oğlum, benim canım da olsa yanında olmaz karşısında olurdum.
Biz ailesi, arkadaşları, destekçileri doğrunun yanında onunla birlikteyiz. Daha güçlüyüz.
Yine sayacağız günleri ayları, güzel günlere ulaşmanın basamakları olarak!


Bu yazı 314 kez okundu.

Sevim Tural
SON EKLENENLER