• Pazartesi, Aralık 11, 2017

Gül(mey)e-gül(emey)e Gökçek!!

ozer-bostanoglu
Dr. Özer Bostanoğlu
Kasım03/ 2017

13 Ekim 2017 günü, (hâlâ!) başkentimiz Ankara’nın, 94. başkent-oluş yıldönümünü idrak ettik! Bilmem, yeterince ve doya doya bir farkındalık ve kutla(n)ma duygulanımı yaşayabildik mi?! Pekillerbankasi sanmıyorum? Bunun olası nedenlerini, az sonra açmaya çalışacağım…
Ama, önce Ankara’nın başkent-oluş sürecini, kısaca anımsayalım… (Anımsatma bilgilerini, 2008 yılında yayınladığım bir makalemden yararlanarak yapacağım; bkz.: Özer Bostanoğlu, ‘Ankara-İstanbul Başkentlik Çekişmesi: Cumhuriyet Ankara’sından Gökçek Ankara’sına’, Mülkiye, Cilt: XXXII, Sayı 261, Kış 2008, ss. 89-117.)
Ankara, M.Ö. 2000’li yıllarda Hititler, M.Ö. 8., 7. yüzyıllardan sonra, sırasıyla Frigler, Kimmerler, Lidyalılar, Persler, (M.Ö. 333’te) Makedonyalı Büyük İskender, (M.Ö. 278’de) Galatlar, (M.Ö. 25’te) İmparator Augustus komutasındaki Roma’ya bağlı Galatya eyaleti tarihsel devirlerini yaşamış, kadim bir kavşak kenti ve merkez ola gelmiştir… Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul iken, Ankara, Anadolu’nun ortasında bir dinlenme merkezi olarak çok gelişmiş; mâbetler, pazar yerleri, yollar, su yolları ve hamamlarla donatılmıştır. M.S. 334-1073 yılları arasında da Bizans İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altında kalmış ve bu süre zarfında da Hıristiyanlığın Anadolu’daki önemli bir merkezi olmuştur. 7. yüzyılda İranlılar, daha sonra da Arapların saldırılarına sahne olan Ankara, Selçuklu Sultanı Alparslan’ın 1071 yılında Bizans’a karşı kazandığı Malazgirt muharebesinden sonra gerçek anlamda Türkleşmeye başlamış, 1127’de de, tipik bir Selçuk-Danişment şehri hâline gelmiştir. Bir ara kentte; Anadolu Selçuklu Devleti’ni ve bu demek ki Anadolu’nun pek çok bilim ve ticaret merkezini yıkıma uğratarak, zorbalıkla egemen olan Moğol / İlhanlı egemenliğinden sonra (1304-1344), Âhiler tarafından bir “kent cumhuriyeti” bile kurulmuştur!
Ne ki, bu devletçik fazla yaşamaz ve şehir, 1354 yılında (Sultan Orhan zamanında) Süleyman Paşa tarafından Türk – Osmanlı beylik topraklarına katılır. Ancak asıl fetih, 1360 yılında, Birinci Sultan Murat devrinde gerçekleşir. 1402’de, şehir, Timur tarafından istilâ edilir. Birinci Sultan Mehmet zamanında, yeniden fethedilir. Ankara, o zamandan beridir, Bursa, Dimetoka, Edirne ve İstanbul’un Osmanlı’ya başkentlik yapma işlev ve onuruna uzaktan bakarak, sahip olduğu çok önemli tiftik, sof gibi bir ticaret emtiasının (1838 yılına dek, dünyadaki ve Anadolu’daki tekel!) üretim ve ticaret merkezi olmasına karşın, giderek taşralılaşma ve köhneleşme sürecine girer… Ve mütevazi ölçekli Anadolu – Türk şehri geleneğinin sessiz ve alçakgönüllü bir temsilcisi olma yoluna koyulur… Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’te kurulmasından ve ona aynı yıl başkent seçilişinden bu yana da, bu geleneğin, Batılı / Avrupalı modern ve bilimsel şehircilik ve mimarlık kültürünün özsel formları desteği altında, geliştiriciliğine soyunmuş öncü ve önder bir (baş)kenti olarak evrilir!
Mustafa Kemal’in Ankara ile ‘kurtarıcı lider ve onun şehri’ ilişkisi, 27 Aralık 1919’da bu şehre gelişiyle başlar. Şevket Süreyya Aydemir’in kısa ve öz ifadesiyle: ‘İstanbul’un işgali ve son Meclis’in kapanışı, Osmanlı İstanbul’unun da, Osmanlı saltanatının da sonuydu. Düşmandan insaf ve âtıfet bekleyenlerin gözleri artık açılıyordu. Söz artık milletin ve Ankara’nındı…’ (Bkz.: Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam: Mustafa Kemal – İkinci Cilt (1919-1922) (16. Basım), İstanbul: Remzi Kitabevi, 1999, s. 207.) Dünyanın tüm Batılı emperyalist sömürge idarelerinin pençeleri altında ezilen mazlum uluslarına bir ‘ilk örnek’ olarak ilham, umut ve ibret kaynağı oluşturan Türk “İstiklâl Savaşı”nı yürüten Kemalist harekete, ‘Temsil Heyeti’ne ve 23 Nisan 1920’de kurulan “T.B.M.M. Hükûmeti’ne “idare ve komuta merkezi” olarak hizmet veren Ankara’nın; bizzat Mustafa Kemal tarafından, daha 28 Kasım 1920’de T.B.M.M.’ne başkent yapılmak üzere teklif edildiği bilinmektedir. Ancak, bu teklif, 31 Ocak 1921’de yapılan görüşme neticesinde, (338 milletvekilli) Meclis’in büyük çoğunluğunun red oyuyla ve Halife-Padişah ve Payitaht’ın kurtarılması amacıyla (!) geri çevrilmiştir. Kemal Zeki Gençosman’ın yorumuyla (bkz.: Kemal Zeki Gençosman, İhtilâl Meclisi, İstanbul: Hürriyet Yayınları, Ocak 1980, s. 16) ilki tüm koşullarıyla bir “İhtilâl Meclisi” gibi çalışarak, Türk Kurtuluş Savaşı’nı başarıya kadar sürdürmek, ikincisi de, Türkiye’nin halk egemenliğine dayanan ilk Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu (Anayasa’yı) hazırlayarak, bu devletin temellerini kurmuş olmasından dolayı, en güzel şekilde “İhtilâl Meclisi” olarak adlandırılabilecek olan Birinci Meclis, işte böylesine bir demokrat Meclis’ti!
Ş. Ş. Aydemir ise, ‘ihtilâlci’ teriminin zihinlerde çağrıştırabileceği olası yanlış görüntüleri önlemek gayesiyle, şöyle bir vurgu yapmaktan kendisini alıkoyamaz: “Hulâsa, Ankara’da artık bir Mustafa Kemal vardır. O, bir ihtilâlci değil, bir teşkilâtçıdır. Fikir, kanun, meşruiyet ve nizam adamıdır. Onun sıfatında olanlar, bunlara bağlanmalı, bunları savunmalıdır. Onun için de Anadolu ayaklanışı bir ihtilâl değildir. Bir Millî Kurtuluş mücadelesidir.” (Aydemir, a.g.y., s. 218.) O günlerdeki Ankara, yâni Kuva-yı Milliyeciler, Peygamber ve Hulefâ-yi Râşidin devrinden Batı demokrasisine ve Bolşevik Rusya’nın komünist rejimine kadar bir arayışın içindedirler. Bütün bu arayış çabalarının içerisinde, Mustafa Kemal, bir ihtilâlci değil, ‘kesin ve sarsılmaz bir meşruiyetçi ve reformcu’ olarak sivrilmişti… Yunus Nadi’ye söylemiş olduğu şu sözler, bu saptamayı açık bir şekilde göstermektedir: “- Bir devre yetiştik ki, onda her şey meşru olmalıdır. Millet işlerinde meşruiyet, ancak millî kararlara istinat etmekle, milletin umumî meyillerine tercüman olmakla hâsıl olur. Hiç korkmayalım, o, esaret ve zillete razı olmaz. İş, onu, bir araya toplamakta… İşte şimdi ben bu yoldayım. (..) Bence Meclis nazariye değil, hakikattir. Evvelâ Meclis, sonra ordu. Ordu demek, yüz binlerce insan (..) ve varlık demektir. Buna iki üç şahıs karar veremezler. Ben kerameti, Meclis’ten bekleyenlerdenim…” (Aydemir, a.g.y., ss. 229-230.)
Akabinde ise, su doğal yoluna akmış ve Ankara halkı, 12 Ekim 1922’de Mustafa Kemal’i “Ankara’nın Onursal Hemşehriliği”ne seçmiştir! Büyük önder o günden itibaren, “Ankara’lı” olmuştur… Onun içindir ki, (Atatürk’ün gazetecisi) Falih Rıfkı Atay, ünlü ‘Çankaya’ eserinde, “Mustafa Kemal acaba neden Ankara’yı seçti?” şeklinde bir sorunun ortaya konuş biçiminin doğru olmadığını söyler ve şöyle ekler: “Mustafa Kemal sadece Ankara’da kalmaya karar vermiştir.” Samsun, Amasya, Erzurum, Sivas yoluyla İzmir’den başlayarak, İngiltere, Fransa, Çarlık Rusyası ve dahi Amerika Birleşik Devletleri’nin desteği ve kışkırtması ile Anadolu’yu işgâle kalkışan Yunanlılara ve onlarla savaşmaya, batıya doğru yaklaşan Mustafa Kemal, savaş karargâhını (ya da otağını!), Ankara’ya kurmuştur! Ankara da, o binyıllardan süzülüp gelen ‘devlet olma bilinci ve deneyimi ve içgüdüsü’ ile, büyük kurtarıcıyı, hissetmiş ve daha sürecin en başından itibaren, O’na sahip çıkmış, hattâ başının tacı yapmıştır!
Tam o sıralarda ise, İngilizler, İstanbul’u Türkiye’den koparıp, Rusya’ya katmayı öngören 1915 tarihli Rus-İngiliz- Fransız gizli anlaşmasının Bolşevik ihtilâli neticesinde iflas etmesinden sonra, Türkleri İstanbul’dan kovmayı amaçlayan başka tasarılar ortaya atmışlardır! Örneğin İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral de Robeck, 01 Kasım 1919 günü Osmanlı Hariciye Nazırı (Tanzimatçı!) Mustafa Reşit Paşa’yı ziyaret ederek, Mustafa Kemal’in Parlamento’yu Anadolu’da toplamak istediği yönünde aldıkları haberler neticesinde, bu düşüncenin olası kabulünün, ‘başkentin, fiilen, İstanbul’dan Bursa’ya taşınması’ anlamına geleceğini, tehdit şeklinde ileri sürer! İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, ‘Vatikan formülü’ diye bir fikir öne sürerek, buna göre, Türkiye’nin siyasi başkentinin Anadolu’ya kaydırılarak, Halifelik makamının, yâni dini merkezin İstanbul’da, Vatikan benzeri kalabileceğini savunur?! ‘Ya da’ der, azılı Türk düşmanı Curzon, ‘Türkler İstanbul’dan atıldıktan sonra, İstanbul’da, bir İngiliz-Fransız condominium’u, yâni ortak yönetimi, kurulabilir?!’ Curzon, kendi aralarında, ayrıca Konya’nın da bir başka başkent seçeneği olarak görüşüldüğünü belirtmiştir… I. Dünya Savaşı’nın tahmini süresini, ki kendilerine göre 2 yıldı, Türklerin (yâni Mustafa Kemal’in Çanakkale utkusunun!) 2 yıl daha uzattığını, bu nedenle de, sömürgeler askerlerinin dışında, kendi askerlerinin de canlarının yittiğini unutmayan İngiliz savaş kafası, bu yüzden, Türklere ayrıca kinlenmişti! Ne pahasına olursa olsun, onları, emperyal şehir İstanbul’dan, (geldikleri) Asya’ya atmak gerekiyordu!! (Bkz.: Bilâl N. ŞİMŞİR, Atatürk ve Cumhuriyet, İstanbul: İleri Yayınları, Ekim 2006, ss. 59-64.)
Ankara’nın, Malatya milletvekili İsmet (İnönü), Diyarbakır mebusu Zülfü (Tigrel), Erzincan mebusu Saffet Ziya ve 13 diğer il mebuslarının 09.10.1923 günü T.B.M.M. Başkanlığı’na verdikleri önerge neticesinde “Türkiye Devleti’nin makarr—idaresi” olarak seçildiği 13.10.1923 günü ise Atatürk, amacını sonunda gerçekleştirmiş olarak, şöyle demiştir: “Siyasî başkentimiz Anadolu’nun ortasında kalacaktır. Batının ve Doğunun temsilcileri bizimle bu başkentte temas edeceklerdir. (..) Ankara Hükûmet Merkezidir ve ebediyen Hükûmet Merkezi kalacaktır.” Nitekim, büyük devlet kurucumuz, öyle de yapmıştır! Bütün aksaklıklara, bütün yitirilenlere karşın ve yine de, öyle kalacaktır!
13 Ekim 2017 tarihinde, Ankara’da düzenlenen bir anma toplantısında, Başbakan Binali Yıldırım: “Başkentler her ülkede vitrin şehirlerdir, sembol şehirlerdir. Ankara öylesine önemli bir şehir ki, millî mücadelemiz burada planlandı ve yönetildi. Ankara’ya son yıllarda AK Parti hükûmetleri ile 60 milyar tutarında yatırım yapıldı. Ankara’yı hızlı trenin baş şehri yaptık. (..) Sözlerimi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sözüyle bitiriyorum: “Ankara başkenttir ve ebediyen olarak başkent kalacaktır!” demiştir… (Anonim, ‘Ankara Ebediyen Başkent Kalacak’, Milliyet, 14.10.2017, s. 19.) Başbakanın sözünü ettiği hızlı tren, demiryolu, otoyollar ve Esenboğa havalimanından yurtdışına, 11 terminale yapılan yolculukların arttırılması meselesi, ne yazık ki, Ankara’da 1920’de kurulmuş bulunan ‘Gazi Meclis’in, (248 vatandaş ölümlü) 15 Temmuz 2016’daki, kuluçka sürecinde bizzat AKP’nin (işbirlik) harcı ve de dahli bulunan ‘FETÖ’ uçakları tarafından bombalanmasına dek varan siyasî aymazlıkları ve de göz yummaları unutturamayacak, affettiremeyecektir?! Hele de yeni getirilmeye çalışılacak Cumhur-BAŞKANLIĞI siyaset uygulamaları çerçevesinde, T.B.M.M.’nin neredeyse sesinin tamamen kısılacak olması, Kurtuluş Savaşı Karargâhlığı’nı yapmış bir Ankara’ya hiç yakışmayacak (gerici) bir düzenleme önerisidir?!
Aynı etkinlikte söz alan ve 23,5 yıldır Ankara’yı yönetmekte olup (!), bugünlerde, ‘seçilmiş Cumhurbaşkanı’ tarafından, son Cumhurbaşkanlığı Anayasa Değişikliği Referandumu’nda Ankara’nın %51.12 (‘Hayır!’) oyuyla barajın altında kalmasından dolayı, (İstanbul, Düzce’de olduğu, Bursa, Balıkesir, Niğde’de beklendiği gibi) istifaya dâvet edilen (bkz.: Şebnem Hoşgör, ‘Veda Haftası İddiası’, Milliyet, 16.10.2017, s. 14) Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı İ. Melih Gökçek ise, (fotoğraflarla ve sanki veda havasında, ‘Dünden Bugüne Ankara’ sunumu yaparak) şöyle konuşmuştur: “Büyükşehir Belediyesi olarak hedefimiz Ankara’da hep yaşam kalitesini arttırmak oldu. Belediye Başkanı olduğumda Ankara’da 350 bin araç vardı, şu anda 2 milyon 200 bin araç var. Trafik de son derece güzel bir şekilde rahatlıkla akabiliyor. 23 Nisan’da (2018, Ö.B.) Avrupa’nın en büyük tema parkını açıyoruz. Ankara turizmine de çok ciddi anlamda da katkıda bulunacak. Verilen imkânlarla bunları yaptık. Ankara çok daha güzellerine layıktır. Bundan sonraki yıllarda çok daha güzel şeyler de yapılacaktır!”
Gökçek’in, oyuncaklara ve oyuna, eğlenmeye verdiği özel ve olağandışı önem bilinmektedir?! Ne var ki, belediyecilik, en başta, şehirde yaşayan insanların, sağlıklı, huzurlu yaşamaları için gerekli altyapısal ve üstyapısal önlemlerin, belli bir sıradüzen ve zaman akışkanlığı içerisinde sağlanması hizmetlerinin bütününe verilen isimdir! Sadece otomobillerin akmasını, üstelik asıl hedef olan / olması gereken insana rağmen (!) sağlamakla övünme, belediyeciliğin alfabesinin henüz öğrenilemediğinin en açık kanıtıdır!!
Avrupalılardan, birkaç yemeli-içmeli toplantılarına yapılan evsahipliği karşılığında alınan (ki en sonuncusu, Avrupa Konseyi’nin Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne, 2009’da verdiği “Avrupa Ödülü” imiş; bkz.: Seyithan Melih Bingöl, ‘Avrupa’nın Ödüllü Kentleri’, Büyükşehir – Ankara (Dergisi), Yıl: 10, Sayı 497, 9-16 Eylûl 2014, s. 2) ödüllerin, ünlü tâbirle, ‘sürdürülebilirliği’, ne yazık ki, yoktur?!
Şüphesiz ki, Ankara, büyük dâhimiz Atatürk’ümüzün, sıfırdan başlayarak giriştiği ulusal bağımsızlık ve kurtuluş sürecinde, karşısında yaklaşık 25.000 nüfuslu, kadim, ancak bakımsız kalmış, köhnemiş bir Anadolu kenti olarak bulduğu bir şehirdir… Yeniden canlandırdığı, yaşama gücü ve enerjisi verdiği bir kenttir! Onu; (eserleri, planları ve yapacakları eğitim çalışmalarıyla Türk şehircilerini ve mimarlarını da yetiştirmelerini beklediği) Lörcher, Jansen, Holzmeister, Egli gibi Avrupalı / Alman ve (Gökçek’in 16 Haziran 2017 tarihinde, şişinerek yıktığı, 1937 tarihli ve tescilli İller [Belediyeler] Bankası’nın mimar – müellifi!) Seyfi Arkan gibi Türk şehircilik hocaları ve uzmanlarından da yararlanmak sûretiyle, genç, dinamik ve her türlü çağdaş gelişmeye açık bir “Kemalist Başkent” hâline getirdiği bir güzel şehir olarak da, (kendisinin, bir ‘kurucu baba’ olduğu düşünülürse!) Türk milletine mimarlık ve şehircilik mirası şeklinde emanet etmiştir!
Ve fakat, özellikle son onbeş yıllık AK Parti hükûmetleri ve ondan öncesinde ve ötesinde de Gökçek’in Belediye Başkanlıkları döneminde, iyice ‘yalnızlaşmış / yalnızlaştırılmış (!)’, Cumhuriyetçilik ve Kemalistlik ve devrimcilik özelliklerinden bilhassa soyundurulmuş, uzaklaştırılmış olan Ankara, şimdi, eski Kemalist dönemine döneceği günlerin yakıcı özlemi içindedir! Mahzundur! Öksüzdür! Yeni baştan ve bu sefer, ‘inşaatçılık / müteahhitlik’ faaliyetleri kılıfı ve ambalajı altında, kazanılacak / kazanılan / (‘parsel parsel’!) dağıtılan rantların çıkmaz hesaplarına kurban edilmiştir!
Ata’mızın, inceleme yaptırdığı ziraat mühendislerinin bile: ‘Bu çorak topraklarda hiç bir şey yetişmez!’ dedikleri ‘Atatürk Orman Çiftliği” arazisinde, neredeyse sadece bir on yıl içerisinde, her türlü tarım ürünlerinin yetiştirildiği, biracılık tesislerinin kurulduğu, bağcılık, hayvancılık faaliyetlerinin, dünyanın en gözde hayvanat bahçelerinden birine sahip olmaya dek vardırıldığı, çiftçilik meslekleri eğitimlerinin çıraklara, işçilere ve öğrencilere iş başında yaptırıldığı bir ‘kentsel üretim / tüketim / dinlenim sarmalı – cennet-mekânı’ yaratılması süreci yaşanmıştır! Bu efsane kentçilik etkinlikleri, başka bir yerde değil, bizim ülkemizde ve Kemalist Başkent Ankara’da gerçekleştirilmiştir!
Bugün ise, AOÇ arazisi üzerinde, sonradan ‘Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ olarak adlandırılan bir “Kaç-AK – Saray” yapılmış bulunmakta ve artık Ankaralının en büyük eğlenme ve dinlenme mekânı, neredeyse içine giril(e)mez, gezil(e)mez bir ‘yasak kent parçası’ konumuna indirgenmiş duruma gelmiştir?!
Ayrıca yine 2017 yılı içinde, AOÇ’nin 37 bin metrekarelik bir alanı, şâibeli bir şekilde ve hülle yapılarak (!), ABD Büyükelçiliği’ne satılmış bulunmaktadır?!
Dünyanın en büyük anti-emperyalisti olan ve bunu dünya tarihine, som altın harflerle değil, kendisini ‘ATA’ ve ‘ÖNDER’ bellemiş Türk ulusunun kutsal kanıyla yazmış büyük TÜRK’ün mirasına yapılan bu değerbilmezlik, elbette ki, her iki dünyada da hak ettiği karşılığı bulacaktır!
Onun için diyoruz ki: “Gül(mey)e – Gül(emey)e Gökçek!!


Bu yazı 24 kez okundu.

Dr. Özer Bostanoğlu
SON EKLENENLER