• Salı, Aralık 12, 2017

İlk kadın Opera Sanatçısı: Semiha Berksoy

serap
Serap Yeşiltuna
Temmuz18/ 2016

1928 yılında savaştan yeni çıkmış bir ülkede 18 yaşında bir genç kızın opera sanatçısı olmaya karar vermesi için biraz çılgın olması gerekir. Cumhuriyet henüz beş yaşındadır. Her şey o kadar hızlısemiha41b4b31e4f61d ilerlemekte, dönüşüm o kadar hızlı gerçekleşmektedir ki Türk insanı aslında olması gerektiği gibi, binlerce yıldır olduğu gibi buna ayak uydurmaktadır.
İşte Semiha Berksoy bu hızlı dönüşüme en hızlı ayak uyduranlardan, bu zamansızlığa karşı en atak, en kararlı, en cesur davrananlardan biridir.
Annesini küçük yaşta kaybetmiştir, o nedenle tüm dünyası tiyatro, opera ve resim olur. Gece yarılarına kadar tiyatro sahnelerinde oyunlar seyreder ve eve döner dönmez de kendisine küçük sahneler kurarak allı pullu kumaşlardan kıyafetler hazırlayarak duyduğu kantoları opera gibi söylemeye, ev halkına küçük konserler vermeye başlar.
1930 yılında iki yıllık Tiyatro Okulu açılacağı haberini alınca günlüğüne şunları yazacaktır:
“Müthiş! Bugün müthiş bir havadis aldım. Vapurda arkadaşlarım bana Tiyatro Mektebi açılmış diye müjdelediler. İnanılmayacak bir haldeyim. Eve koştum gazeteyi karıştırdım. Buldum. Meğer bir hakikatmiş fakat hâlâ şüphe içerisindeyim.”
Hemen kaydını yaptırıp sınava girecektir. Sınav parçası Shakespeare’in Hırçın Kız oyunundan Katherina’nın beşinci perdedeki tiradıdır.
“Bu gece çok mesudum. Karanlıkta yüzlerini seçemediğim on kişi önünde parçamı okudum. Sonunda bu sakin sessiz duran insanlardan çıkan teşekkür ederiz sesleri…”
Yüzlerini seçemediği o on kişiden biri Muhsin Ertuğrul’dur. Onun hayatında her zaman önemli rolü olmuş bir isim. Hem elinden tutan hem de ona en büyük engelleri yaratan, hayatını zora sokan insan olacaktır.
Sınava giren altmış kişiden sadece yedisi kabul edilir ve iki tanesi kızdır. Bunlardan biri de Semiha Berksoy’dur, o zamanki adıyla Semiha Cenap.
Artık o okulludur!
Daha cesur, daha girişken, daha öz güvenli ve toplumun kadına biçtiği rol kalıbından daha uzak. Bu nedenle babasıyla araları gerginleşecek, babası ona aynı ev içinde mektuplar yazmak zorunda kalacaktır.
“Semiha Evladım
Babanın şu mektubunu dalgınlığı bir tarafa bırakarak kemali ciddiyetle oku. Kızım ben senin hem babanım hem ananım… Ben bıyıklarım çıkıncaya kadar ezandan sonra sokakta kalmazdım. Sense gece vakti Feriha’lardan geliyorsun, kapı açılmıyor, bağırıyorsun, komşular işitiyor. Senin nereden geldiğini ne bilecekler. Sabahleyin erkenden fırlayıp gidiyorsun. Ev hayatını bütün bütün terkettin…”
Mektup uzayıp gider, babası bunu son ihtarı olarak yazmıştır. Çok üzüldüğünü artık bunu kaldıramayacağını söyler.
Semiha elbette çok üzülür ancak yolundan da vazgeçecek değildir. Gözlerinden şıpır şıpır yaşlar dökülerek bir cevap yazar. Hayatında sanattan daha önemli bir şey olmadığını, bundan vazgeçmesinin mümkün olmadığını, birlikte saatlerde bir düzenleme yaparak ara yol bulabileceklerini anlatır.
“Benim ruhumu sürükleyen, bende alev haline geçen bir şey var o da sanat aşkıdır. Bunu biliniz babacığım. Bunu yapmadan ölsem bile mezarımda biten selvi ağaçları söyler…”
Gerçekten kararlıdır Semiha. Bunun bir gençlik hevesi olmadığını da babası çok kısa bir süre sonra anlayacaktır zaten.
1932 yılında Paris’e giden ilk ekipte yerini alır ve en büyük hayali olan Paris Operası’nda pek çok oyunu izleme fırsatı bulur.
Bundan sonra sahne hayatı da profesyonel olarak başlar. Dansları ve sesiyle büyük başarı kazanır ve artık adından övgüyle bahsedilen konuşulan, tanınan ve elbette kıskanılan biridir.
Muammer Karaca ile “Yalova Türküsü”ndeki performansı, Lüküs Hayat’taki Mısırlı Prenses Atıfet rolü, Süreyya ve Ferah Tiyatrolarındaki rolleriyle artık o bir primadonnadır. Kostümlerini de kendi çizer ve kendi diker, kimseye de danışma ihtiyacı hissetmez.
Bir süre sonra Şehir Tiyatroları’na çağrılacaktır ve bunu daha garantili olarak gördüğü, devlet kadrosunda yer almak istediği için oraya geri döner.
1934 yılı, hem Semiha Berksoy hem de Türk operası için dönüm noktasıdır. Birgün oturduğu apartman dairesinin kapısı çalınır. Kapıdaki Münir Hayri Egeli’dir. “Sizi Atatürk’ün emriyle Ankara’ya götürmeye geldim” der!
Atatürk’ün her anlamda millileşmeye önem verdiği ve bu konuda ciddi çalışmalar yaptığı, Güneş Dil Teorisi’ni ortaya attığı ve Türkleştirme politikalarını hayata geçirdiği o yıllarda işte ilk Türk operasının da sahnelenmesi hayata geçmek üzeredir.
Özsoy Operası…
Açıkçası benim bile tüylerimi diken diken eden bu fikir Semiha Berksoy için de büyük bir müjdedir.
Operanın konusunu Atatürk belirlemiş ve Münir Hayri Egeli kaleme almıştır. Beste Adnan Saygun’a aittir. Türklerin Orta Asya’dan başlayarak dünyada medeniyetin ilk kurucuları olduklarını fikrini işlemektedir. Opera ilk kez İran Şahı Rıza Pehlevi’nin şefrefine Ankara’da sahnelenecektir ve Şehname’den de esinlenilen metinde Türk-İran kardeşliğini altını çizme amacı güdülmüştür.
Semiha Berksoy, Ayşim rolündedir. Atatürk Ankara Halkevi Sahnesi’ndeki provalardan birini izlemeye gider ve oyuncuları o akşam için Çankaya Köşkü’ne davet eder. O günü, Atatürk’le tanışmanın onur ve gururunu, onun önünde sahneye çıkmanın mutluluğunu şöyle anlatır Semiha:
“Sıramı bekledim. Nihayet büyük Gazi’nin eli bana da uzandı. Takdim edilirken bakamayacağımı zannettiğim gözlerinin içerisine göstermiş olduğu tevazu ve hüsnü teveccühten cesaret alarak bakabildim. Sonra Afet Hanımefendiye takdim edildik. Sonra Nimet Vahit ve ben piyano eşliğinde şarkılar söyledik. Gazi hazretleri ve Afet Hanım herkesi alkışlıyorlardı. Benden Özsoy’da oynadığım Ayşim rolünden bir parça söylememi istediler. Şükrü Kaya Bey benim Avrupa’ya gitmem lazım olduğunu söyledi. Sesimi plağa aldılar. Ertesi gün Necip Ali Bey bana akşam mevzubahis oldunuz, sizi Avrupa’ya göndereceğiz dedi.”
Bence Semiha Berksoy o gün büyük Cumhuriyet ülküsünün bir parçası olmuştur. Ömrünün son günlerinde bile “Ben Atatürk’ün yüksek sanat görüşünü temsil ediyorum” derken hayatı boyunca bunun için çalıştığını anlayabiliyorum. Yurt dışına gitmesine gidecek, Türkiye’nin ilk kadın opera sanatçısı olmakla kalmayacak, Avrupa’da sahneye çıkan ilk Türk primadonnası olacaktır ama altın kafese konan bülbül misali “ille de yurdum” diyecektir, yurdunda yapılan tüm haksızlıklara rağmen…
2000’li yıllarda bile sahneye çıkmıştır Semiha Berksoy. Performansından hiçbir şey yitirmeden seyirciyi sıcaklığıyla, samimiyetiyle kendine aşık etmeyi başaracaktır. 2002 yılında Unesco’nun o yılı Nâzım Hikmet yılı ilan etmesiyle sözlerini Nâzım’ın yazdığı “Bu bir Rüyadır” operetinde, 92 yaşında sahne alır.
“Nâzım Hikmet” yılında neden mi Semiha Berksoy?
Onun yazdığı pek çok operada oynadığı, onu delice sevdiği, terketmiş olsa bile sevmeye devam ettiği, en yakın dostlarından biri olduğu, ömrünün son gününe kadar sevgiyle, aşkla, dostlukla yadettiği için…
(Hafta’ya “Bursa Cezaevi’nde bir kadın Operacı”)


Bu yazı 327 kez okundu.

Serap Yeşiltuna
SON EKLENENLER