• Cuma, Nisan 20, 2018

İngiliz işgalcilerin yasakladığı İzmir Marşı’nın öyküsü: “İzmir’in dağlarında çiçekler açar”

serap
Serap Yeşiltuna
Nisan14/ 2018

İşgalciler marş söylemeyi yasaklıyorizmir-marsi
İşgal, “yasak” demektir!
Bir yığın anlamsız yasak getirir. Özgürlüklere ket vurulmasıdır. İşgalci sizden sadece toprağınızı, evinizi, arsanızı, fabrikanızı, birikiminizi, emeğinizi, mal varlığınızı istemez; onun derdi özgürlüklerinizledir!
İstanbul’un işgalinde de öyle oldu…
İngiliz İşgal Kuvvet Komutanlığı sürekli yeni ilan ve bildiri yayınlıyordu. Bu ilan ve bildiriler de genel olarak halkın günlük yaşayışına yönelik kısıtlamaları içeriyordu. Modern bir ifadeyle KHK olarak tanımlanabilecek bu ilan ve bildirilerden bir tanesi 11 Şubat 1921 tarihinde şu içerikle yayınlandı:
1- Muzabereler intaç ve karışıklıklar doğuracak olaylara mani olmak için sokaklarda veya herhangi genel mahallerde siyasi içerikli şarkılar söylemek kesinlikle yasaktır.
2- Siyasi duyguları harekete geçirmeye yönelik bulunan mücadeleler karışıklıklar, kargaşalıklar doğuracak olan törenler ve genel gösteri düzenlenmesi kesinlikle yasaktır.
3- Yukarıda adı geçen hükmü bozan her hareket ciddi bir suç sayılacak ve bu gibi aykırı hareketlerde bulunanlar şiddetli bir cezaya mahkûm edileceklerdir.
2 Nisan 1921 tarihinde The Orient News’te de benzer bir haber yayınlanacaktı. Siyasi içerikli şarkıların söylenmesi “infiale yol açmamak” adına yasaklanacaktı: Peki neydi bu siyasi içerikli şarkı? Sıkı durun:
İzmir Marşı!
“İzmir’in dağlarında çiçekler açar” diye başlayıp, “Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa” diye devam eden bu marş birilerini çok tedirgin etmişti.
Evet gerçekten de oldukça “siyasi” içerikliydi.
Boynunda idam fermanıyla milletin sinesine dönerek yedi düvele meydan okuyan Mustafa Kemal’den daha siyasi ve daha tehlikeli kim vardı ki ülkede!
“Adın yazılacak mücevher taşa” diyerek duygu ve dileklerini bu marşla açığa vuran insanlar elbette oldukça siyasi bir tutum içindeydiler!
Sözleriyle o günlere de damgasını vuran İzmir Marşı artık yasaklı listesindeydi! İngilizce ve Türkçe bütün gazetelerde yayınlanıyordu. İleri gazetesinde, bu yasaklamadan 1923 yılında şöyle söz ediliyordu:
“Damat Ferit Sadareti zamanında Maarif Nazırı olan Rumbeyoğlu Fahrettin’e verdirdiği bir emirde, mekteplerimizde milli şarkıların söylenmesini bile yasaklamıştı” deniliyordu.
İzmir Marşı’na yönelik sansür aslında daha 1920 yılında başlamıştı. Beşiktaş’ta yardımsever kişiler bir müsamere düzenlemek istediler. Amaçları İzmir’de Yunan mezaliminde zarar gören Türklere yardım toplamaktı. İlgili makamlara başvurup izin istediler. Yapılan incelemeden sonra Beşiktaş Merkez Memurluğu gerekli izni verdi. Müsamerede toplanan kalabalıkların genel isteği üzerine İzmir Marşı birkaç kez seslendirildi. Ancak bu durum Nemrut Mustafa Paşa Divan-ı Harbi’ne yansımakta hiç gecikmedi. İleri gazetesi meydana gelen bu durumu şöyle anlatıyordu:¹
“İzmir Marşı genel istek üzerine birkaç defa seslendirilir. Ardından bu müsamereye başka bir renk verilerek iş Mustafa Paşa Divan-ı Harbi’ne akseder. Merkez Memuru Şevki Bey ile müsamereyi düzenleyenler, Bahriye Musikisi Muallimi ve müsamere sırasında bağışta bulunan bazı kişiler, Divan-ı Harbe götürürler. İzmir Marşı’nın Mustafa Kemal Paşa’nın Marşı olduğu ve toplanan paranın da Kuvayi Milliye’ye gönderileceği iddiasıyla Mustafa Paşa uzun zaman bu kişileri Divan-ı Harp’te süründürür. Nihayet bunlar arasında bulunan bir zabit efendi, mahkeme sırasında Mustafa Paşa tarafından yapılan teklife karşı, marşı mahkeme heyeti huzurunda usulüne uygun olarak yüksek sesle okur. Zabit Efendi’nin güzel sesi Mustafa Paşa’yı da etkilemiş olmalı ki yargılama bir süre daha devam eder, son bulur!”
Ama işte İzmir Marşı söylenmeye ve kitleleri harekete geçirmeye devam eder. Çünkü onda mücadele ruhu ve isyan vardır!
İzmir Marşı bir ruhtu, işgalin olduğu her yerde kitleleri harekete geçirdi
Aslında bu Marş’ın orijinali “Kafkasya Dağları’nda çiçekler açar”dır. Bestecisinin de İzzettin Hümayi Elçioğlu olduğu söylenmektedir. Marş 1914 yılındaki Kafkas Hârekatı ve Sarıkamış için bestelenmiştir. Orijinal sözleri şöyledir:
“Kafkasya dağlarında çiçekler açar
Altın güneş orda, sırmalar saçar.
Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar
Kader böyle imiş ey garip ana
Kanım helâl olsun güzel vatana.”
Sözler İzmir’in işgalinin ardından gelen ve Atatürk’ün Samsun’a çıkması ve yaklaşmakta olan kurtuluşun müjdesiyle birlikte halk tarafından değiştirilir ve İzmir’in kurtuluş sloganı haline getirilir.

İzmir’in dağlarında çiçekler açar.
Altın güneş orda sırmalar saçar.
Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar.
Yaşa Mustafa Kemal Paşa, yaşa;
Adın yazılacak mücevher taşa.
Kafkasya Dağları ya da İzmir Dağları çok fark etmiyor, yüreklere seslenen bu marşın bestecisi İzzettin Hümayi Bey kimdir peki? İzmir halkı belli ki besteyi çok sevmiş ve onun bestesini İzmir’e mal etmek istemiştir.
İzzettin Hümayi Bey usta bir müzisyen ama aynı zamanda bir din adamıdır. Bir ilahi ustasıdır ama öyle sıradan bir bestekâr ve din adamı da değildir. Rifai Dergâhının zakirbaşısı, yani ilahicisidir. Zakirbaşı, dergâhlarda zikir esnasında söylenen ilahi ve kasideleri söyler ve topluluğu yönetir. Tasavvuf ve musikiyi çok iyi bilmesi gereken zakirbaşı, zikrin coşkuyla ve aşkla geçmesini sağlayan kişidir.
Sözlerini Kenan Rifai’nin yazdığı ilahilerden, bestesi en güzel olanlar İzzeddin Hümayi’ye aittir, bunu da tarihe not düşelim.
Hayatın garip bir cilvesi işte… İzmir Marşı’nın arkasında hem ilahi bir aşk öyküsü hem de yüce bir Mustafa Kemal sevgisi vardır…
“Her aşk kendi türküsünü yakar, her devrim de kendi marşını yazar”ataturk-sakarya
1921 yılında da bu nedenle gazetelerden yayın yaparak yasaklarlar bu güzel marşı. Ama 1921 yılı, bu ülkenin o güzel insanlarına çok güzel bir armağan verecektir. Sakarya Meydan Muhaberesi!
Kurtuluş Savaşı’nın bu dönüm noktasına kimseler kayıtsız kalamaz. Halk bu kez de başka bir şarkıyı daha mırıldanmaya başlar.
Hürmet sana, ey şan dolu sancağım
Baştan başa arza hâkim ol şahım
Türk Ordusu, Türk Ordusu sayende
Sakarya’da kurtuldu şan otağım
Dünyalara bedeldir mah cemalin
Allah’ıma emanettir Kemal’im!
Marşın nakaratı Fatih sokaklarında yankılanmaya başlar. Şehzadebaşı’nda… Hani o gencecik askerlerin uykusunda katledildiği Şehzadebaşı…
İşgal Kuvvetleri Komutanı bu sözlerle çılgına döner ve marşın bestecisini “karakola” getirtip sorguya çeker. Çünkü şehir hâlâ işgal altındadır.
Marşın bestecisi Giritli Ahmet Cemalettin (Çinkılıç) Bey’dir.
Karakola götürülür ve karşısındaki İngiliz işgal komutanı, “Kemal, Kemal! Nedir bu Kemal!” diye bağırmaya başlar.
Cemalettin Bey cevabında tereddüt etmez:
“Benim adım Cemal, oğlumun adı ise Kemal!”
Gerçekten de Cemalettin Bey’in ikinci oğlu yeni doğmuştur ve adını da Mustafa Kemal koymuştur.
Oğluna neden bu adı koydun demeye cesaret edemez İşgal komutanı. Aslına bakarsanız böyle bir konuda hesap sormak İşgal Orduları Komutanı’nın bile aklına gelmez. Kısa süre sonra zaten savaş kazanılır ve o komutanlar geldikleri gibi giderler!
Geriye yıllarca coşkuyla söylenecek bu marşlar kalır.
Sahi nedir bu marşların büyüsü. Gökçe Fırat, Ulusal Parti’nin kurulduğu ve marşının bestelendiği 2010 yılında, bu marşların gizemini öyle güzel anlatmıştır ki:
“‘Müzik ruhun gıdasıdır’ özdeyişi ne kadar da doğrudur buradan bakınca.
Her ruh taşmak ve haykırmak ister ve en büyük haykırışlar halkın türkülerinde, şarkılarında, marşlarında dile gelir.
Her aşk kendi türküsünü yakmak zorundadır.
Ve her devrim de kendi marşını yazmak zorundadır.
Her ulus, kendi kurtuluşunu bir milli marşla belgeler.
Marş, bir ruhtur ve ruh çağrısıdır.
Ve marş yazan millet, ayakta bir millettir.”
İzmir Marşı, yaklaşmakta olan kurtuluşun marşıdır
Marş yazamıyorsa da yazmak için direniyordur bu millet. Sahi İzmir Marşı neden bu kadar çok söylenir oldu. Ya da neden İzmir Marşı? Bence bunun tek nedeni var:
İzmir Marşı zor günlerin ve yaklaşmakta olan kurtuluşun marşıdır!
Sunay Akın’ın İzmir Marşı’na dair yaptığı benzetme çok hoştur. Alaşehir’de bir sergide kadınların kendi elleriyle yaptığı bir Türk bayrağını görünce:
“İzmir Marşı’nda yer alan, ‘İzmir’in Dağlarında Çiçekler Açar’ cümlesindeki o çiçekler aslında kadınlarımızın yaptığı bayraklardır. O işgal sırasında Kuvay-i Milliye atlılarının geldiğini duyan kadınlarımız büyük bir coşkuyla, özgürlüklerine kavuşmanın mutluluğuyla el yapımı bayraklar üretmişler ve evlerine onları asmışlardır. Sözü geçen o çiçekler işte o bayraklardır” der.
İzmir’in dağlarında açan çiçekler işte o kurtuluşun müjdesidir! Filiz veren, mis kokulu Türk bayrağıdır, yani bir ulusun kurtuluşu!
Her kurtuluş bir bahar getirir, bahar da çiçekleri…
O gün neden yasaklanıyorsa bugün de o nedenle söyleniyor İzmir Marşı!
Onlar yasaklamaktan bıkmadı, biz söylemekten!
Ve galiba bıkmayacağız.
Ama yeni marşlar yazmak için de ruhumuzu hiç yitirmeyeceğiz.
Çünkü İzmir’in dağlarında çiçek açmaya devam ettikçe bu ülke özgür kalmaya devam edecek!
1- Atilla Oral, Sömürge Valisi’nin Himayesinde Vahdettin’in İhanetleri ve İşgal İstanbul’u- Charles Harrington, sf.168, 2014, İstanbul.


… Cumhuriyetimizin 10’uncu yılıydı…10yil-marsi
Görülmemiş bir zaferle kurulan cumhuriyet dünyada bir yıldız gibi parlıyordu… Çocuklarını, evini-barkını, ambarındaki buğdayını vererek, aç kalarak destan yazmış millet 10’uncu yılı gururla kutluyordu…
Evlerde şenlik, sokaklarda bayram vardı…
10’uncu yıl için bir marş lazımdı, bir yarışma açıldı… Cemal Reşit Rey, güftesini Behçet Kemal Çağlar ile Faruk Nafiz Çamlıbel’den alarak bir marş hazırlamıştı… Eserini alıp yarışmanın yapıldığı Milli Eğitim Bakanlığı’na geldi, piyano eşliğinde seçici kurula çaldı…
Çok beğenildi…
Ama seçicilerden birisi “Bu marş bize uymaz” dedi…
“Niçin?” dediler…
“Çünkü tam ‘cumhuriyet’ derken majörden minöre geçiliyor… Minör küçük demek… Yani şimdi cumhuriyet küçük mü?..”
Ona müzikte minörün ne anlama geldiğini anlattılar, 10. Yıl Marşı birinci seçildi…
Biz ülkemize kara düşüncenin çöktüğü bu günlerde, her moralimiz bozulduğunda, o marşı söyleyerek direniriz…
(Bekir Coşkun, 17 Mart 2018, Sözcü)


Bu yazı 136 kez okundu.

Serap Yeşiltuna
SON EKLENENLER