• Cumartesi, Haziran 23, 2018

İşgal günlerinde matem şarkısı söyleyen bülbül

serap
Serap Yeşiltuna
Mayıs18/ 2018

Ben Mehmet Akif Ersoy Ortaokulu’nda okudum. Okulumuzun neredeyse tüm duvarlarında ona ait beyitler ve mısralar vardı. Daha çok küçük yaşlarda onun sadece İstiklal Marşı’nın şairi değil,sofokles “Çanakkale Şehitlerine” gibi dünya çapında eserlerin yaratıcısı olduğunu biliyordum. O şiiri öyle büyük bir coşku ve sevgi ile okurdum ve öylesine beynime kazınmıştı ki, aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen, hâlâ aynı heyecanı duyuyorum.
Ama bu yazımın konusu, hakkında sayfalarca kitap yazılabilecek olan “Çanakkale Şehitlerine” değil. O yıllara ait aklımda bir başka şiiri var. BÜLBÜL…
Kulaklarıma hep bir kız sesi geliyor. Üst sınıflardan bir ablanın çok güzel okuduğunu hatırlıyorum. Bağırmadan ama içten içe feryat ederek, ağlamadan ama gözyaşlarını içine akıtarak okuyan o kızın sesini hiç unutmadım.
Çok etkilenirdim de niye yazıldığını bildiğimi ya da anladığımı sanmıyorum. Divan şiirindeki “bülbül ve gül”ün kavuşma ya da kavuşamama figürüne benzetiyor, belki de hazin bir aşk hikâyesi sanıyordum. Ama diyorum ya “anlamadan sevmiştim” ben onu.
Ve şu bölümünü hiç unutmadım:
“Eşin var âşiyanın var, bahârın var ki beklerdin.
Kıyâmetler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüt tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun,
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun!
Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin hânumânın şen, için şen, kâinatın şen!”
Evet, Bülbül şiiri hazin bir aşk hikâyesinin şiiri değildi. Hazindi ama konusu başkaydı, Akif’in titreyen kaleminden dökülen en güçlü vatan şiirlerinden biriydi. 1920 yılının Temmuz’unda Yunanlıların Bursa’yı işgal etmesiyle birlikte harekete geçen bir iç isyandı.
Sadece Bursa’nın işgali üzerine yazılmış değil, yurdun dört bir tarafındaki işgalcilerin talan ettiği güzel ülkenin ferdi olan şairin içten bir haykırışıydı.
Aslında onun şiirleri başlı başına haykırış, hayatı da hep karşı koyuştu.
31 Mart vakası sırasında onun yayımladığı “Sıratimüstakim” yirmibeş gün çıkamamış ve olayın ardından ilk çıkan sayısında da ayaklanmayı “sureten dini, hakikatte ise siyasi ve irticai olan o hadise-i haile” olarak tanımlamıştı. Sonra Balkan Harbi patlak vermiş Mehmet Akif yine meydanlara çıkmıştı. İstanbul’un üç büyük camiinde vaazları ile halka hitap etmişti.
İstanbul’un işgal edildiği günlerde, “Sebillürreşad”ı çıkarırken, Mehmet Akif bütün yazılarında halka umut ve sabır aşılamaya çalışıyordu. Ve derginin bazı sayfaları işgal kuvvetlerinin sansürü sebebiyle yarı yarıya boş çıkıyordu. (Tıpkı başyazarına ait sayfasının neredeyse iki yıldır boş çıktığı Türk Solu gibi…)
Mehmet Akif o günlerde aslında önemli sayılabilecek bir görevdeydi. “Darül Hikmeti’l İslamiyye” adında bir müessese kurulmuştu. Zamanın tanınmış ilim ve fikir adamlarını çatısı altında toplayan, bir çeşit Yüksek İslam danışma merkeziydi. Mehmet Akif bu kurumda üye ve başkatip olarak bulunuyordu. İstanbul’un işgali üzerine derin bir acı duymuş ve hiç haber vermeden buradaki görevinden ayrılarak Milli Mücadele’ye katılmak üzere Ankara’ya gitmişti. Giderken Eşref Edip’e yalnız şunları söylemiştir:
“Artık burada duracak zaman değildir, gidip çalışmak lazım. Bizim tarafımızdan halkı tenvire ihtiyaç varmış. Çağırıyorlar. Mutlaka gitmeliyiz. Ben yarın Ankara’ya hareket ediyorum. Hiç kimsenin haberi olmasın. Sen de idarehanenin işlerini derle toparla, Sebillürreşad klişesini al, arkamdan gel…”
Mehmet Akif’e gelip onu Ankara’ya götüren, çağrı haberini getiren Ali Şükrü Bey’dir. Onunla birlikte hemen yola çıkacaktır. Meclis kurulduktan bir gün sonra da 24 Nisan günü artık Ankara’dadır.
Ayağının tozuyla 30 Nisan 1920 Cuma günü Hacı Bayram Camii’nde va’az vererek halkı milli cihada çağırır.
Bursa’nın işgali başladığında Ankara’dadır işte Mehmet Akif. Hatta Burdur Mebusu olarak elinden ne geliyorsa yapmaya, çeşitli vaazlarla halka seslenmeye çalışır.
Bülbül şiiri tıpkı İstiklal Marşı gibi, Taceddin Dergâhı’nda yazılır. Ankara’ya geldiğinde kalacak yeri olmayan Mehmet Akif’e dergâhın Şeyhi Osman Vafi Efendi tarafından tahsis edilmiş küçük bir dergâh evidir burası. Mehmet Akif’in en yakın dostu Eşref Edip’in ifadesiyle “önünde şadırvan, şırıl şırıl su akan küçük çatılı bu ahşap ev”de Mehmet Akif belli ki aşk şiirleri yazacak durumda değildi.
O, Bülbül’ü yazdı!
Bülbül’le konuşup, feryadını ona anlattı.
Milli bir isyanı kişisel bir feryada dönüştürerek en güzel eserlerinden birini verdi. Buna kimileri “milli lirizm” diyor. Bence güzel bir ifade. Lirik bir isyan da denebilir, bir ıstırabın edebi bir dille haykırılışı da.
Eşref Edip şiirin arka planını şöyle anlatıyor:
“Üstad, Taceddin Dergâhı’nda bu şiiri yazarken (9 Mayıs 1337) Yunan ordusu Yalova Gemlik civarında Müslüman köylerini yakıyor, İzmit’te çoluk çocuğu bir haneye doldurarak ateş ediyor, birçok Müslümanların burun ve kulaklarını kesiyordu.”
Şiirin ilk bölümü tasvirlerle başlar ve oldukça sakindir. Sohbet havasında hatta düzyazıya yakındır.
“Nihâyet bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
Şehirden kaçmak isterken sular zaten kararmıştı;
Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdîyi sarmıştı.
Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl…
Bu istiğrakı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl
Muhîtin hâli “insâniyyet”in timsâlidir, sandım;
Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!
Ben bu ilk bölümü defalarca okudum ve anlamaya çalıştım. Onu Taceddin Dergâhı’ndaki o küçük huzurlu evde hayal etmeye çalıştım. Bursa’daki işgalin haberini almış ve kıvranmaktadır Mehmet Akif. İnsanlarda garip bir sessizlik ve tepkisizlik vardır biraz da ona canı sıkılmıştır sanki. “Muhitin hali insaniyetin timsalidir sandım” diyor ya belki de o garip “sükut”tu onu rahatsız eden beynini kemiren. Ama elinden hiçbir şey gelmez. Ankara’da güvende, kapalı tehlikesiz bir evdedir işte. O evde olduğu anlarda ilk bölümü yazmış ve sonra yavaş yavaş işgali en acı haliyle iliklerine kadar içinde yaşayarak, yıkılmak üzere olan Osmanlı’yı düşünerek, en ihtişamlı günlerini hayal ederek ve bugünkü haline acıyarak ve kıvranarak işte asıl Bülbül şiirini yazmıştır!
Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd,
0 müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu
Ki vâdiden bütün, yer yer, enînler çağlayıp durdu.
Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi;
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûya Sûr-i Mahşerdi!
Bülbül artık “aşık”ın değil, hürriyetin simgesidir. Özgürce uçan bülbülün ne derdi olabilir ki? Bir damlacık göğsünde neden umman çağıldar? Kızıl gülşenlerle bezenmiş yemyeşil bir yurda sahip bülbül, orada hürriyet içerisinde yaşamaktadır. Neden böyle feryad etmektedir? Ama etmektedir işte. Birden o sessiz vadi, bir çığlığa dönüşür. Bülbül’le dertleşmeye başlar Akif.
“Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perişandır,
Niçin bir katrecik göğsünde bir umman huruşândır?”
Ona sorular sorar, sordukça kendi durumunu daha iyi anlar:
“Hayır mâtem senin hakkın değil… Mâtem benim hakkım;
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım.
Tesellîden nasîbim yok, hazan ağlar bahârımda;
Bugün bir hânumansız serserîyim öz diyârımda.
Ne hüsrandır ki: Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serapa Garb’a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!”
Bülbül’ün değil Akif’in hakkıdır matem. Vatan işgal çizmeleri altında can çekişmektedir ve o hiçbir şey yapamaz. Kendi vatanında evsiz kalmış gibidir. Yani; “hânumansız”.
Bu şiirde birkaç yerde geçer “hânuman” kelimesi. Ev, bark yurt demektir. Dedim ya evsiz değildir Mehmet Akif, güzel bir çatının altındadır ama yine de “hânumansız”dır işte. O bu “hânumansız”lığı en yoğun haliyle hissettiği için Ankara’ya gelmiştir zaten.
Milli heyecan duyan insanlar için hep böyle değil midir? Bulundukları yerin huzuru değil, hürriyetinden mahrum edilmişlerin huzursuzluğu sarar onların etrafını. İşte Bülbül şiiri bu huzursuzluğun bir ifadesidir.
Yunan komutanı Osman Gazi ve Orhan Gazi’nin türbelerini tarumar eder. Bu Ankara’da da geniş yankı uyandırmıştır. Küfürlerle ve büyük bir saygısızlıkla gerçekleştirilen bu eylem uzun süre unutulmayacaktır.
Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinden Yıldırım Hân’ın;
Şenâatlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın!
Ne haybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me’vâsız kalan dindaş!
Orhan Gazi’nin eşi olan Nilüfer Hatun’un kabri de aynı şekilde paramparça edilmiştir. Kadınlara büyük bir saygısı olan Mehmet Akif’in bunu özellikle affetmediğini sanıyorum. Bunu haremgâha, mahremiyete yapılmış özel bir saygısızlık olarak görmüş olmalı.
Yıkılmış hânumânlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâm’ın 
harem-gâhında nâ-mahrem…
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!
Ve bu matemi uzun süre içinde yaşayacaktır. Eşref Edip’in aktardığına göre bu şiirini öyle çok severmiş ki sık sık okur, okurken heyecana gelir, adeta rengi değişirmiş.
Şiirin genel havası karamsar da olsa dizelerin sahibi asla teslim olmuş değildir. O, şiirinde olduğu gibi, gerçek hayatta da çalışmaya inanır. Sanatında da hayata bakışında da öyledir Mehmet Akif. “Sanatın yüzde doksandokuzu ter, yüzde biri ilhamdır” sözünde olduğu gibi “insan isterse adam olur” dermiş Mehmet Akif, yani “çalışırsa”!
Bazen şiirini yedi sekiz kez çizerek yazarmış. İlham da gelirmiş belli ki. O muhteşem eserlerin yazılması, “aruzla o resimlerin yapılması” başka türlü mümkün değildir elbette. Ama onları sanat eseri yapan da muhakkak bu disiplinli çalışmadır. Umudunu hiç yitirmediği ve mükemmeli arama yolunda bir deha olduğu için Mehmet Akif’tir o. Bursa’nın işgali de onu umutsuz yapmamış tam tersi daha fazla çalışmaya sevketmiştir.
İçindeki karamsarlığı mücadeleye yönelterek onu aydınlatan şairdir Mehmet Akif.
O nedenle melankolik değil, coşkuludur.
O nedenle köşeye çekilenlerden değil milletin sinesine dönenlerdendir!
Ruhu şad olsun!


Bülbül

— Basri Bey oğlumuza —
Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;bulbul
Nihâyet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
Şehirden kaçmak isterken sular zâten kararmıştı;
Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdîyi sarmıştı.
Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl…
Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.
Muhîtin hâli «insâniyyet»in timsâlidir, sandım;
Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!
Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
Zalâmın sînesinden fışkıran memdûd bir feryâd,
O müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:
Ki vâdîden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.
Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi:
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûyâ Sûr-i Mahşer’di!
— Eşin var, âşiyânın var, bahârın var, ki beklerdin;
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.
Bugün bir yemyeşil vâdî, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin, hânümânın şen, için şen, kâinâtın şen.
Hazansız bir zemîn isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın,
Ufuklar, bu’d-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.
Değil bir kayda, sığmazsın -kanatlandın mı- eb’âda;
Hayâtın en muhayyel gâyedir ahrâra dünyâda.
Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır?
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?
Hayır, mâtem senin hakkın değil… Mâtem benim hakkım:
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
Bugün bir hânümansız serserîyim öz diyârımda!
Ne hüsrandır ki: Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garb’a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim hercümerc oldu,
Salâhaddîn-i Eyyûbî’lerin, Fâtih’lerin yurdu.
Ne zillettir ki: Nâkùs inlesin beyninde Osmân’ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!
Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzî serâb olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinden Yıldırım Hân’ın;
Şenâ’atlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın!
Ne haybettir ki: Vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me’vâsız kalan dindaş!
Yıkılmış hânümanlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüzbinlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem…
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!
Ankara – Tâceddin Dergâhı
7 Mayıs 1337 (1921)
(*) Bu şiir yazılırken Yunan istilâsı altındaki topraklarımız hususiyle Bursa’ya dair elîm haberler geliyordu; tetkikine de imkân yoktu.


Bu yazı 182 kez okundu.

Serap Yeşiltuna
SON EKLENENLER