• Çarşamba, Temmuz 18, 2018

İsmet İnönü’nün kızı Özden Toker ile söyleşi: Savaşlar ortasında pembe bir aşk öyküsü: Mevhibe ve İsmet İnönü

ozden-toker-soylesi
Serap Yeşiltuna
Mart02/ 2018

Yekta Güngör Özden’le birlikte sayın Özden Toker’i Pembe Köşk’te ziyaret ettik. Sohbet sırasında “Ben sizinle kısa bir röportaj yapmak istiyorum. Anlattıklarınızı okurlarımız da dinlesin istiyorum” dedim. Sağolsun kırmadı. Hiç hazırlığı olmadığı halde sorularımı nezaketle yanıtladı, gelecek nesiller de bilsin istedi.
TÜRK SOLU: Özden Hanım, geçen sene sizin konuşmacı olduğunuz bir konferansa katılmıştım. Orada sizi İsmet İnönü’nün kızı olarak takdim ettikten sonra siz gülerek Erdal İnönü’nün bir sözünü hatırlattınız: “Ben İsmet İnönü’nün oğluyum ama Mevhibe İnönü’nün de oğluyum” dediğini söylediniz. O çok hoşuma gitmişti. Genellikle tarih sahnesindeki insanları konuşurken kadınların aslında ne kadar önemli olduğunu gözden kaçırıyoruz. Siz Mevhibe İnönü’nün de kızısınız. Bugün biraz onunla ilgili konuşmak istiyorum.ismet-pasa-1
Buradaki hayat nasıldı? Çocukluğunuzdan başlayarak bu köşkte sizin hatırladığınız, aklınıza gelen, günlük yaşamla ilgili hatıralardan bahsedebilir misiniz?
ÖZDEN TOKER: Memnuniyetle. Hakikaten bu evde babam kadar annemin de sesi duyulurdu. Güzel tarafı hep birbirlerini desteklemişler ve birbirlerinden bir şeyler öğrenmişler. Zaten babam için öğrenmenin yaşı yoktu ve kendisi de eşi de hep hayatlarının sonuna kadar yukarıdaki yatak odasında babamın son saatleri yaşanırken bile yine birbirlerine aynı saygıyı duyuyorlardı. Annem ona dokunurken yüzünde ifadesini görüyorduk. Ne kadar sevgiyle, hayranlıkla, minnetle babama hizmet ediyordu. Babam da ona ne kadar her şeyini, en ufak teferruatına kadar, saçına, başına, üstüne, gözlerine kadar dikkat ediyordu. Son günlerinde artık babam da- tabî ki herkesten daha iyi- vaziyeti biliyor, anlıyordu. Hepimizi teker teker, üç kardeşiz biz, yalnızken yanına çağırdı. Bizi birbirimize emanet etti. Kavga etmeyip iyi geçineceksiniz dedi ve tek tek hepimize annemizi emanet etti. Sonuna kadar hep birbirlerinden bir şeyler öğrenmiş ve paylaşmışlardır.
TÜRK SOLU: İlk evlendikleri dönemi anlatır mısınız? O zaman neredeydiler?
ÖZDEN TOKER: Burada evlenmiyorlar, İstanbul’da, Süleymaniye’deki annemin büyükbabasının evinde evleniyorlar. Çünkü o sırada karşı komşular. Babamın babası Reşit Bey, babamın annesi Cevriye Hanım, kardeşleri Süleymaniye’de bir kiracı olarak bir eve giriyorlar. Karşıki evde de annemin büyükbabasının evi var. Onlar orada uzun zamandır, Rumeli’den geldikten sonra oraya yerleşiyorlar, orada oturuyorlar, sonra kiracı olarak da babamın ailesi karşıya geliyor.
TÜRK SOLU: Uzun bir ayrılık süreci var değil mi? Kurtuluş Savaşı esnasında hep ayrılar.
ÖZDEN TOKER: Tabî ki. Evlendikten 20 gün sonra babam cepheye gidiyor. Birinci Dünya Savaşı sırasında gitti. Zamanında ona aldığı ilk hediye piyano almak oluyor. Duvar piyanosu, şu an içerde. O piyanoyu anneme almış ve anneme piyano dersi almak için bir de hoca tutmuş. Annem uzun seneler, babam cephedeyken piyano dersi almış.
TÜRK SOLU: O dönem ayrılıklarla, mektuplarla geçmiş. Sanıyorum ağabeyiniz İzzet İnönü o dönem dünyaya geliyor.
ÖZDEN TOKER: 1916’da evleniyorlar. İlk ağabeyim İzzet doğuyor. Ondan sonra babam cepheye gidiyor. Babam Anadolu’ya geçmeden doğuyor.
TÜRK SOLU: Hastalıklarla uğraşılıyor…
ÖZDEN TOKER: Hastalıklarla uğraşılıyor, sonra Atatürk, babamın İstanbul’da biraz daha kalmasını istediği için babam Atatürk’le Samsun’a çıkmıyor. Bir müddet orada vazifeli olduğu için Atatürk babamın kalmasını istiyor. Ama sırası gelince babamı çağırıyor. Babam, İzzet’i 5-6 aylıkken bırakıyor. Hep anlatıyorum, ortak arkadaşları var, diyorlar ki “Mustafa Kemal çağırıyor”. “Allahaısmarladık” demek için babasına gidiyor ancak babasını göremiyor. Sonrasında da babasını görememiştir. Sonra kendi evine geliyor, bebeği kucaklıyor, anneme de sarılıyor: “Ben gidiyorum” diyor ve gidiyor. Gidiş o gidiş…
Ondan sonra bir müddet daha annem orada kalıyor. Kendi evinde, annesi ve hasta bebeğiyle, karşı tarafta da kayınpederi oturuyor. Fakat bir müddet sonra İstanbul zaten işgal altında onun için de İngilizler Anadolu’ya geçenlerin ailelerini sıkıştırmaya başlıyorlar. Evlerine geliyorlar, her şeylerini karıştırıyorlar, eşyaları karıştırıyorlar. Hatta bir Paşa’nın hanımını tutuklayıp, bir müddet tutuklu olarak tutuyorlar. Onun için büyükbabam meraklanıyor, “bize de böyle gelecekler” diye. Hattâ geliyorlar da. Babamın bir köyü varmış. Bu köye birisini indiriyorlar acaba orada bir şey saklıyorlar mı diye. Anneme geliyorlar, eşyalarını karıştırıyorlar. Neticede Samsun’a gidiyorlar, tüccar ailesi diyerek. Samsun’dan sonra da 40 günde Malatya’ya gidiyorlar bebekle beraber. Kendi annesi, kayınpederiyle beraber.
TÜRK SOLU: Oldukça uzun bir yolculuk olmalı?
ÖZDEN TOKER: 40 günde Samsun’dan Malatya’ya gidiyorlar. Yaylı arabalarla. Annem hepsinin notlarını tutmuş. Annemin o kadar tahsili yok. İlkokulu bitirmiş, ortaokula başlamış ama çok yoruluyor diye büyükbabam yollamıyor. Ama büyükbabası aydın bir adammış. Annemi o zamanki tiyatrolara, meydan oyunlarına falan yollarmış. Neticede annem onların notlarını tutuyor. Malatya’ya kadar gidiyorlar. Birinci ve İkinci İnönü Zaferlerini oradan takip ediyorlar. Fakat oraya gittikten 40 gün sonra büyükbabam ölüyor. Ondan bir müddet sonra da İzzet ağabeyim ölüyor. Ondan sonra annem, bizim ordular biraz ilerlemeye başlayınca Malatya’dan Konya’ya geliyor. Ondan sonra iki defa ancak babamı görebiliyor. Babam Konya’ya geliyor ve İzzet’in ölümünü orada haber alıyor.
TÜRK SOLU: Aslında İsmet Paşa, İzzet ağabeyinizi çok az kucağına almış, birkaç defa görmüş değil mi?
ÖZDEN TOKER: 6 aylık oluncaya kadar İstanbul’dalar. O zaman görüyor. O zamanlar Süleymaniye’deki evinde. Hattâ doğumu ile ilgili falan notları var babamın. İlk doğduğu zaman nasıl heyecanlanıyor? Namaz kılıyor, onları anlatmış.
TÜRK SOLU: Mevhibe Hanım hiç anlatır mıydı? “Niye gitti” serzenişleri ya da “neden bizi yalnız bıraktı”gibi. Yoksa ülkenin durumunu gördüğü için anlayışla mı karşılamıştı? Hiç anlatır mıydı bunları?
ÖZDEN TOKER: Tek bir sitemi olmuştur. (Gülerek) Atatürk babamı çağırdığı zaman şemsiyesini alıp evden çıkıp giderken “Bir defa dönüp de bana baksaydı” diyor. Yoksa başka bir sitemi olmamış. Sonra İzmir kurtulunca İzmir’e geliyorlar ve babam Lozan’a İzmir’den gidip geliyor. İlk seferinde yalnız, ikinci sefer giderken annemi de götürmek istiyor ve götürüyor. Atatürk’ten izin alarak annemi götürüyor. Döndükleri zaman annem İzmir’e, babam Ankara’ya dönüyor ve o sırada Ömer ağabeyim doğuyor. Orada bir müddet daha kalıyorlar. Ancak 1925’te doğru Ankara’ya geliyor.
Yani evlendikten 8-9 sene sonra birlikte oturmaya başlamışlar. O kadar sene hep ayrılarmış. Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı, Lozan, Cumhuriyet kurulduktan sonra bile annem iki sene daha İzmir’de kalmış. Babam burasını bir bağ evi olarak almış, Atatürk’e yakın olsun diye. Onların hepsinin arazisi, bahçesi, kaç paraya alınmış, evin kendisi, kimden alınmış, kaç para verilmiş hepsinin faturası duruyor. Küçük bir tamirat yaptırıyor babam, kalorifer koyduruyor. Onun için ev ancak oturulur hale geldikten sonra annem İzmir’den buraya geliyor. 9 yıllık ayrılıktan sonra ortak yaşam başlıyor.
TÜRK SOLU: Mevhibe Hanım’ın atlı fotoğrafları var. Sanırım iyi ata biniyormuş ve araba kullanıyormuş.ismet-pasa-2
ÖZDEN TOKER: Evet, öğrenmiş. Birbirlerinden öğreniyorlardı. Annem çok geleneksel bir aileye mensup. Babası aydın bir adam ama dinine çok bağlı. Kurban kesiliyor evde, annem onu anlatırdı. Kurban kesilirken bahçeye perde asarlarmış. Yoldan geçenler kurban kesildiğini görmesinler diye. Dinimizde her şeyin gizli yapılması lâzım diye. Büyükbabasından öyle görmüş. Çok dindar bir adam. Annem ilkokula kadar okumuş. Ortaokula da başlamış ama o sırada da yine evde beş vakit namaz kılınıyor, Kur’an okunuyor, oruç tutuluyor. Tipik geleneksel aile. Babam da öyle aslında. Ama annem evlendikten sonra daha bir çağdaş yaşama alışabilsin diye babam hep teşvik ediyor. İşte piyano, kendi çok sesli müziği sevdiği için annem piyano dersi alsın, piyano çalmayı öğrensin istiyor. Babamın kafasındaki evlilik her şeyi paylaşmak üzerine. Sadece sıkıntıları değil, sadece işleri değil, sofra kuracaksın, yemek yapacaksın, o şekilde değil; her şeyi paylaşmak. Meselâ babamın yapmayı sevdiği her sporu hepimiz yaptık.
TÜRK SOLU: Birlikte ata binip gezerler miymiş?
ÖZDEN TOKER: Tabî. Babam ata binmeyi çocukluğunda öğrenmiş. Çünkü evlerinde at varmış, ata binilirmiş. Onun için babam ata binmeye çok meraklı büyüyor. Onun için bu eve geldikten sonra bu evde açık bir manej vardı. Bu evdeyken annem babamın arzusuyla ata binmeye başlamış, ondan sonra biz doğduğumuz zaman hepimiz ata bindik. O zaman bu kadar ev yoktu. Buradan ata binilip Bahçelievler’e kadar açık arazide gidilirdi. Herkes öyleydi. Babam bana ata binmeyi öğretti. İlk zamanları ata binenler bilirler, hemen düşülür. Babam hemen benim yanıma gelip “niye indin kızım?” derdi. Düştün demezdi, indin derdi. “Hadi bakalım tekrar bin” diye beni yeniden ata bindirirdi.
Aynı şekilde yüzmeyi de babam öğretti. Anneme de babam öğretmiş. Babam arzu ettiği için annem, Heybeliada’da başlangıçta mayo giyip denize girdi. İstanbul’da da her zaman babamla beraber denize girerlerdi.
Konser ve konferanslara beni ve annemi götürürdü. Yaptığı her şeyi biz de yapardık. Babam kayak yapmadı ama biz yaptığımız zaman gelip bakardı. Annemin otomobil kullanmasını çok teşvik etti. Annem de ilk Avrupa’ya gittiği zaman hanımların araba kullandığını görüyor ve “Biz neden kullanmayalım” diyor. Dönünce de hemen hoca tutuluyor ve öğreniyor. Ehliyeti vardı. O zaman ehliyetlerde boy resimleri vardı. Hayatının sonuna kadar araba kullanmış.
TÜRK SOLU: Sabiha Gökçen’le uçağa binip gezme hikâyesi var. İsmet Paşa’nın annesi biraz kızıyor galiba? Onu anlatabilir misiniz?
ÖZDEN TOKER: Sabiha Gökçen kullanıyor uçağı, buradaki Türk Kuşu’nda. O zaman Sabiha Hanım Türk Kuşu’nda vazifeliydi. Annem de meraklıydı her şeye. Resimleri de var annemle beraber uçağa biniyorlar, Ankara’nın üzerinde geziyorlar. Sonra eve gelip anlatınca büyükannem kıyameti koparıyor. “Sen kocanı, çocuklarını düşünmüyor musun da gökyüzüne çıkıyorsun?” diye. (Gülüyor)
TÜRK SOLU: Sabiha Gökçen’in anılarında okumuştum. Bir gün, İsmet Paşa çok kızgın, endişeli, Türk Hava Kurumu’nun raporlarıyla ilgili hesaplarda 3,5 kuruş gibi bir eksik çıkıyor. Arıyorlar, tarıyorlar, o zaman için de çok küçük bir para. Her zaman böyle titiz miydi? Bu aile hayatınıza yansır mıydı? Şimdiki gibi değildi mutlaka, çok dikkat edilirdi harcamalara, hesaplara. Onunla ilgili sizlere de etki eder miydi?
ÖZDEN TOKER: Kesinlikle. Bir kere öyle yaşardı. Bunun örneği, bu evde gördüğünüz her şey, 80-90 senelik. Bu eve giren hiçbir şey, eskidi, bozuldu, modası geçti diye atılmadı. 2. Dünya Savaşı zamanlarında ben liseye gidiyordum, bir kahverengi paltom vardı, arkadaşlarım takılırdı “3 sene 4 sene aynı paltoyu görmekten biz sıkıldık, sen sıkılmadan giyiyorsun” diye. Giysilerimizi evde çalışanlarla birlikte annem de dikerdi. Bize de yapıldığı zaman hep eteği çok kıvırırdı ki, uzadıkça etek de uzasın. Erkeklerin hep ilave takma yakaları, kollukları olurdu. Eskiyen bir şey değişir ve senelerce kullanılırdı.
TÜRK SOLU: Sadece savaş zamanı değil, ömürlerinin sonuna kadar böyle yaşadılar. Cumhurbaşkanı eşi, yani “first lady” ama bu hayat tarzını sanıyorum hep devam ettirdi.
ÖZDEN TOKER: Hayat tarzımız öyleydi. Meselâ ne bileyim yemek yenir, onun parasını biz kendimiz veriyorduk. Kendi masrafımızı kendimiz ödüyorduk. Bunu bana sonradan bir lise arkadaşım anlatmıştı. Gelip bizimle beraber yemek yemiş. Annem yemek sırasında demiş ki hizmetliye “Dün bamya kalmıştı, onu da getir de onu da yiyelim.” Yani o bamyayı da hatırlıyor. Bir gün evvel kalan yemek de yenirdi. Mesela kömür sıkıntısı vardı, onun için kalorifer yanmıyordu. O zaman Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı Köşkü’nde oturuyoruz, ağabeylerim Amerika’daydılar. Babam onlara haftada iki defa mektup yazardı. O mektupların bir tanesinde şöyle yazıyor. “Benim üstümde kalın paltom var, boğazımı da sıkı sıkı sardım”. Çünkü boğazından sıkıntısı vardı. “Sıcacık kütüphanemde oturdum, yazı yazıyorum, sana mektubumu böyle yazıyorum.” Çünkü Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde gündüz kalorifer yanmazdı, gece yanardı.
Ama insanlar bilsin diye değil en mahrem şey olan mektubunda yazıyor. Kimsenin okuyacağını tahmin etmediği mektubunda bunu anlatıyor.
TÜRK SOLU: Sabiha Gökçen ve Âfet İnan gelirler miydi? Mevhibe Hanım’la ilişkileri nasıldı?
ÖZDEN TOKER: Çok yakınlardı. Âfet İnan yaşça daha büyüktü, genç bir hanımefendiydi. Sabiha Hanım bana daha çok abla gibiydi. Sabiha Hanım’ın şansı çok uzun yaşadı. Uzun seneler benim burada sergi açılışlarımda muhakkak bulunurdu. Sonrasında gelen öğrencilere bazen ricâ ederdim, gelirdi, konuşurdu. Tabî öğrenciler de Sabiha Hanım burada olunca bambaşka olurlardı. Onunla da resmim var. O zaman mesela askeri okullardan gelen öğrenciler olurdu. Sabiha Hanım hep Atatürk’ü anlatırdı.ismet-pasa-3
Ben Sabiha Hanım’dan duymuştum, babamla Atatürk, Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde yalnız oldukları zaman birbirlerine “Kemal”, “İsmet” diye hitap ederlermiş. Ama bizim yanımızda bile birbirlerine “Paşam” derlerdi.
TÜRK SOLU: “Vatanım Sensin” dizisini izliyor musunuz? Orada çok güzel bir İnönü portresi çiziliyor. Beğeniyor musunuz?
ÖZDEN TOKER: İzliyorum. Hakikaten babamı çok güzel canlandırdılar. Dizide babamın çok geniş bir bıyığı var, o acaba öyle miydi diye düşündüm ve o dönemdeki resimlerine baktığımda hakikaten çok güzel benzetmişler. Kalpağıyla, bıyığıyla, en çok gözleriyle… Babam hakikaten sevgi dolu ama muzip, esprili, canlı bakardı. Üzüntüsünü, heyecanını, sevincini gözleriyle paylaşırdı. Onu çok iyi canlandırmışlar. Ama hep iyi niyetli, hep barıştırma, birlikteliğe yönlendiren konuşmaları vardı.
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN: İçten ve sıcak.
TÜRK SOLU: Son olarak Mevhibe Hanım’a dair söylemek istediğiniz, aklınızda kalan bir şeyler var mı? Onu en çok nasıl hatırlarsınız?
ÖZDEN TOKER: Annem bize çocukken insanları sevmeyi öğretti. “Çirkin insan yoktur dünyada, çünkü herkesi Allah yaratmıştır. İçindeki güzelliği senin bulman lâzım” derdi. “Biraz gayret et, karşındakiyle konuşurken ortak taraflarını, iyi, güzel taraflarını bulmaya çalış” derdi. Muhtelif dönemlerde babamı çok methedenleri “Siz insan değilsiniz, insanüstü bir şeysiniz” gibi şeyler söyleyenlere annem kafasını sallar, misafir gittikten sonra “Paşam, niye böyle şeyler söylüyorlar. Siz de Allah’ın bir kulusunuz. Sizi beğeniyorlarsa, iyi yaptınız, şu nedenle iyi yaptınız desinler. İnsanüstü diyorlar, siz Allah mısınız? Allah’ın bir kulusunuz” derdi. Babam da “Merak etme, merak etme inanmıyorum” derdi.
Hep annem üzülürdü meselâ bir insan için dedikodu yapıp, kötü söz söylediklerinde. “Neden herkes kötü sözlere inanıyor? Bir kul da çıkıp ‘bu insan hakkında hep kötü şeyler söyleniyor ama onun iyi taraflarına da bakın araştırın” demiyor diye üzülürdü.
Her şeyine çok kıymet verirdi ama aslında bütün Türk kadınlarının özelliği odur. Çok sıkıntıda yetiştiği için aldığı her şeyi çok emekle elde ettiği için, verilen hediyelerin de yapılan birşeyin karşılığı olarak gördüğü için ona özel bir dikkati olurdu.
TÜRK SOLU: Bir de örnek olması gereken bir kadın değil mi?
ÖZDEN TOKER: Örnek olarak görmezdi kendisini. Doğal hâli öyleydi. “Ben örnek olayım” kaygısı yoktu.
Meselâ babam daha çok gençken savaşa ilk gittiği zamanlar, mektuplarında anneme mektup yazmasını öğütler, yazarken de “Kendini sıkma, nasıl konuşuyorsan öyle yaz” dermiş. Müsvedde tutmadan “öyle aklına geleni yaz” dermiş. O da her zaman doğal davranırdı, olduğu gibi bir kadındı.
Mesela babam giyim, kuşam gibi konuları da çok güzel anlatmış mektuplarında. “Gittiğin yere göre giyinmen lâzım. Her gittiğin yerde her şey giyilmez. Evinde başka türlü olursun ama dışarı çıktığın zaman her zaman daha bakımlı olman lâzım” diyor. Ve o mektuplarda annemin hep doğruyu söylemesini istiyor. “Sen bana hasta olduğun halde iyi olduğunu söylersen, ben bir defa senden şüphe etmeye başlarsam, benim için hayat zindan olur” diyor. “Senin söylediğine benim inanmam lâzım” diyor. Bizi de öyle yetiştirdi. Doğal olmak. Babam da annem de son derece doğal insanlardı. Kendileriyle barışık, etraflarına karşı hoşgörülü.
TÜRK SOLU: Çok teşekkür ederim Özden Hanım. Bizi kırmadınız ve hazırlıksız röportaj teklifimizi kabûl ettiniz.
ÖZDEN TOKER: Ben teşekkür ederim.
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN: Güzel ve yararlı bir söyleşi oldu. İkinizi de kutluyorum.

(Fotoğraflar İnönü Vakfı arşivinden alınmıştır.)


Bu yazı 225 kez okundu.

Serap Yeşiltuna
SON EKLENENLER