• Cumartesi, Mayıs 26, 2018

İstanbul’da bir işgal öyküsü: Sansürlü gazeteler, tutuklu gazeteciler ve görevden alınan savcı

serap
Serap Yeşiltuna
Aralık12/ 2017

İşgal günlerinde acı…
İşgal günlerinde sürgün…
İşgal günlerinde esaret…
Kaderi hep böyle midir bu şehrin?
İstanbul’dan bahsediyorum. “Payitaht”ın merkezinden…
13 Kasım 1918’de başladı işgal. 2 Ekim 1923 tarihinde son buldu. Tam 1837 gün neler yaşadı İstanbul hiç düşündünüz mü?
İstanbul İstanbul olalı belki öyle bir zulüm görmemişti ama kulaklar tıkandı hep. Zafer anılarını dinlemeyi daha çok seviyoruz biz. Oysa esaret anılarını ve acıyı bilmeden zafer tarihleri yazılabilir mi? Tutsaklığı bilmeden özgürlüğü anlamak mümkün mü?
İşte size ihanetlerle dolu bu kara tarihi anlatmaya çalışacağım.
Vahdettin ve yakın dostu General Harrington
İstanbul’un İşgali ihanet ve zorbalık tarihidir.
Mondros Mütarekesi’nden çok kısa bir süre sonra, 13 Kasım sabahı Fransız, İtalyan ve İngiliz savaş gemileri İstanbul limanına demir attığında kıyıya yanaşan sadece bu gemiler değildi. Yüzyıllık bir Türk nefreti, düşman çizmelerinden daha büyük bir hışımla dağılıyordu İstanbul sokaklarına. Resmi binalar evler boşaltılıyor, ev sahipleri saygısızca dışarı atılıyordu. Kadınlar alenen tecavüze uğruyor, erkekler sokaklarda dövülüyordu. Rumlar ve Ermeniler kardeşlik ilkelerini hiçe sayarak Türklere karşı en büyük zulmü yapıyorlardı. Saray ise tahmin edileceği gibi sessizce izliyordu olan biteni.
Böyle zamanlarda Saraylar hep susar zaten. Ses garibanların, kimsesizlerin, çaresizlerin ve masumların sokaklarından gelir. İstanbul da böyleydi!
General Harrington bu işgal ordularının kumandanı olarak İstanbul’a yerleşmişti. Tüm batılı bürokratların yaptığı gibi yıllar sonra ülkesine dönünce anılarını yazdı ve İstanbul’da yaşadıklarını da bu anılara dâhil etti. Elbette gördüğü ve bildiği her şeyi yazmamıştı. Onun yazmadıklarını da araştırmacı yazar Attila Oral arşivlere girerek titiz bir çalışmayla tamamladı ve bir tarihi dönemi aydınlattı.*
Evet İstanbul’un işgali karanlık bir dönemdi ama herkes için değil. Harrington ve eşi için hiç değil. Bakın ne kadar da güzel resmetmiş o günleri:
“İstanbul’da yaşam özellikle geceleri neşeli geçiyordu. Karargâhlarımız Harbiye’de Türk Askeri Akademisi’nde idi. Camiler, Sultan’ın Sarayları ve Kapalıçarşı’yı çok ilginç buluyorduk. Birçok kişi haftada bir Sultan’ı görevine giderken görmek için Selamlıkta toplanıyordu. Bir gece Ayasofya’ya gitmiş, on bin kişinin namaz kılışını izlemiştim. Fener Alayı denilen Sultan’ın beyaz bir at sırtında, çevresinde meşalelerle geçtiği bir geceydi.
İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’e yakın çeşitli koylarında yüzerek harika zaman geçirirdik. Yaz akşamları Yıldırım adlı motorlu teknemde akşam yemeği yemek çok zevkliydi. Uzun mesafe yüzmekten her zaman hoşlanırdım. Bu yüzden ordayken Tarabya’daki evimden Yeniköy’e, oradan da Rumelihisarı’na kadar yüzerdim…
İstanbul’da birçok eğlence yeri vardı. Avcılık, polo, atıcılık, balıkçılık, yelkencilik, golf, kriket, hokey, sqash, iyi bir kulüp, iyi kafeler, herkes için bir şey vardı. Harika bir arkadaşlık anlayışı vardı. Herkes mutluydu!”
Şehrin sahibi İstanbullu Türkler hariç!
Harrington İstanbul’da bu güzel günleri geçirirken de yalnız değilmiş. Padişah Vahdettin en yakın dostlarından biriymiş! Bu dostluğun nişanesi olarak da, tası tarağı toplayarak gitme vakti geldiğinde onun kaçırılması için her türlü desteği vermiş. Yıllarca mektuplaşmaya da devam etmişler.
Vahdettin ve Harrington ilişkisine ilerleyen bölümlerde ayrıntılarıyla yer vereceğim.
Sansürlü gazeteler ve Malta sürgünlerimalta-surgunleri
Gelelim bizim asilerimize…
Hani şu her devirde ortaya çıkan çatlak seslere!
Boyun eğmeyi bir türlü beceremeyip, kralın “çıplak” olduğunu haykıran gazeteci ve aydınlarımıza!
Aslında çıplak olduğunu değil, son derece giyimli kuşamlı ve zevk-i sefa içinde olduğunu haykıran, asıl çıplak ve çaresiz kalanın masum halk olduğunu anlatan aydınlarımıza…
İkinci işgal, yani 16 Mart 1920 günü geldiğinde bu aydınlar ne kalemlerini susturabildiler ne de yüreklerinin sesini.
Bedelini de ödediler.
Doktor Esat Paşa bunlardan bir tanesiydi. Türk tıp âleminin en önemli isimlerinden birisi olan Doktor Esat o günleri şöyle anlatıyordu:
“O gece çocuğumun ciğerinde kan toplanmıştı. Saat bir uçuğa kadar onun tedavisiyle uğraşmış, yorgun argın yatmıştım. Bir gürültüyle gözlerimi açtım. Alacakaranlıkta odamı dolduran bir kalabalığı fark etmemle yüzüme dayanmış dört revolverin soğuk namlularıyla karşılaşmam bir oldu…

Tophaneye geldik. Rıhtımda bizi kamyondan indirdiler. Oracıkta bağlı olan bir İngiliz gemisine soktular. Gemi’de Mersinli Cemal Paşa, Cevat Paşa, Rauf Bey, Kara Vasıf gibi birçok tanınmış arkadaşları buldum. Biraz sonra damadım ile oğlumu serbest bıraktılar. Ve bizi bu pis gemiden naklettikleri Benbow Dretnotu aldı. Malta’ya götürdü.”
Evet Malta…
Şimdilerin Silivri’si!
Görüş günü olmayan bir koca cezaevi…
Kimler kimler gitmedi ki Malta’ya o yıllarda. Kurtuluş Savaşı’nın ilk tarihçesini yazan gazeteci Celal Nuri İleri örneğin. Bu tarihçeyi yazdığında Vahdettin yeni firar etmiş, barış anlaşması imzalanmamış ve İşgal orduları da henüz İstanbul’u terk etmemişti. Mustafa Kemal’in İstanbul’da Kurtuluş Savaşı planlarını birlikte hazırladığı Celal Nuri Bey, Malta Esareti’nden ancak Kasım 1921’de dönebilmişti. Kurtuluş Savaşı’nın en kritik zamanlarında onu bu topraklardan uzak tutmayı başarmışlardı. Bir gazeteyi susturmanın en önemli yöntemi başyazarını etkisiz hale getirmektir hiç şüphesiz. Celal Nuri Bey, işte bu sansür mekanizmasının kurbanı olmuştu.
Sansür hiç olmadığı kadar titizlikle işliyordu. Tevhid-i Efkar gazetesi işgalin en zor zamanlarında İngilizlerin yaptığı zulümleri halka duyurmaya çalışmıştı. Her gün İngilizler aleyhinde sütunlar dolusu yazılar yazıyorlardı ama bunlar bir türlü İngilizlerin sansür kurulundan geçmiyordu. Zaman zaman sansürden kurtulan birkaç cümle kalıyor, o bile işgal altındaki İstanbullular için bir teselli oluyordu. Ama İngilizler Tevhid-i Efkar’ın bu cesur başyazarını zaten peşinen cezalandırmışlardı. Velid Ebuzziya İngilizler tarafından yakalanıp Malta’ya sürülen aydınlardan bir tanesiydi. Çünkü o da Mustafa Kemal’in destekçisi, Milli Kuvvetler’in İstanbul’daki gizli örgütünün kurucusuydu.
Harrington İstanbul’u terk edip giderken, Velid Bey ona şöyle bir açık mektup yazmıştı:velid-ebuzziya
“…Zatıâlinizce meçhul olmasa gerektir ki 16 Mart 1920’de gerçekleştirilen acı olayda İngiliz askerlerinden oluşan bir çete, Bakırköy’deki evimi basmış ve ellerinde tabanca olan zabıtalarda tahmin edilmeyecek ve hayal edilmeyecek bir kabalık ve vahşetle beni tutuklamıştı.
Aynı zamanda bu zabıtalar özellikle korkunç biçimde esir edilmiş olan çaresiz anneme de hürmet etmemişlerdi. Bunun üzerine ben Malta’ya sürgün edilerek orada bir seneden fazla hapis kaldım. Böylece zatıâlilerince yine bilindiği gibi gerek bana ve gerek vatandaşlarımdan bazılarına karşı yapılmış olan bu gibi kötü davranış canavarca memleketimizi istila edenlerin karşısında boyun eğmeyerek o sırada medeni Avrupa tarafından canavarca ve insanlık dışı olarak mahvedilmekte olan vatanımıza karşı hizmet görevimizi yerine getirmemizden ileri gelmişti.”
Velid Ebuziyya, mektubunun devamında Harrington’un “Veda Daveti”ne asla katılmayacağını ve İngilizlere karşı mücadele etmeye devam edeceğini nedenleriyle açıklıyordu.
Gazeteleri istedikleri gibi kapatan, yazıları istedikleri gibi sansürleyen, gazetecileri yaka paça tutuklayarak Malta’ya gönderen İngilizlerin komutanına saygı göstermesi elbette beklenemezdi. Velid Bey de tarihe geçecek bu satırları yazmaktan geri durmadı.
Süleyman Nazif Bey ise bir başka asi, hatta şimdilerde olsa bir başka “terörist”ti!
O da bir açık mektup yazıyordu işgalin ardından. Ama Harrington’a değil, onun yakın arkadaşı Vahdettin’e!
Ve diyordu ki:
“Başınızı yukarıya, göğe doğru sakın kaldırmayınız: Pederiniz Sultan Abdülhamid-i evvelden, Ertuğrul’un oğluna ve selefiniz Sultan Mehmet Reşat’tan Hazreti Ebubekir’e kadar saltanat ve hilafette ne kadar ecdadınız varsa hepsinin ruhları utanır. Ve kızarmak bilmeyen yüzlerinize göklerden lanetler yağar. Yere… daima yere… Yerin dibine geçeceğiniz dakikaya kadar yere bakınız ey bu dünyanın en soysuz adamı!”
Malta’yı yakıştıramıyordu ona:
Ah! Vahdettin keşke Malta Adası’ndan bir başka yeri karargâh edinseydi. Eski Türklerin kahramanlık öykülerine ait destanları hâlâ yılda bir kaç kere bayramlarla kiliselerinin çanlarına okutturan, daha çok yakın geçmişte her sınıftan bir çok Türk ve İslam esirini yakından tanımış olan Malta Adası, Türk’ün ve İslamın bu en büyük ayıp ve utancını keşke görmeseydi.”
Çünkü Malta bir şeref madalyasıydı aslında.
İşbirlikçilere hiç mi hiç yakışmıyordu!
Çok değil bir iki yıl önce oraya giderkenki ruh halini hiç unutamıyordu ki Süleyman Nazif:
“Sait Paşa ile Celal Nuri ve Velid Bey ile benden oluşan esir kafilesi, tüfeklerine süngüler takmış İngiliz askerlerinden bir müfreze ortasında güpegündüz Arapyan Hanı’ndan Tophane rıhtımındaki istimbota nakil edilirken, Bebek tramvayındakiler belaya sokmamak için başlarını öte tarafa çeviriyorlardı. Ve bunların arasında tanıdık çehreler de görmüştüm. Ben Tophane rıhtımından HMS Resolution Dretnotuna ve HMS Resolution Dretnotundan Malta’daki Polverista zindanına gönlümdeki bu yara ile gittim.”
Türk gazetecisinin gönlündeki bu yara hiç geçmiyordu.
Öyle bir yara ki sizi oraya tıkanlara mı isyan edesiniz, dost bildiklerinizin suskunluğuna mı!
Görevden alınan savcı!savci-hatt
Böyle dönemlerde vicdanlar susar. Herkes başını kuma gömer, bedel ödeyenlere de sahip çıkan olmaz. Hukuk ise ayaklar altındadır. Hem de hiç olmadığı kadar!
Yine öyle oldu…
Hukuk’un İngilizlerin elinde nasıl da keyfi bir kuruma dönüştüğünü kanıtlayan önemli bir olay yaşandı İşgal İstanbul’unda o günlerde.
18 Temmuz 1921 gecesi Pera Palas Oteli köşesinde birkaç el silah atıldı. Silahlı saldırıya uğrayan kişi Azerbaycan Cumhuriyeti Dahiliye Nazırı Behbud Han Cevanşir’di. Ağır yaralı olarak İngiliz Hastanesi’ne kaldırıldı ama kurtarılamadı. Saldırıyı gerçekleştiren kişi olay yerinde suçüstü yakalandı. Misak Torlakyan adlı bir Ermeni fedaisiydi katil.
Mahkeme İngiliz Divan-ı Harbi’nde yapılacaktı. Osmanlı adli makamlarının bu cinayetle ilgilenecek durumu da, bağımsızlığı da yoktu artık. İstanbul gazeteleri bu mahkemenin duruşmalarını yayınlıyor, halk da ilgiyle izliyordu. Bakalım hukuk nasıl işleyecekti! Modern İngilizler nasıl bir adalet uygulayacaklardı.
Olay açık bir cinayetti. Katili belliydi. Savcı Rickattson Hatt doğal olarak Torlakyan’ın idamını talep etti.
Ancak Savcı’nın unuttuğu bir şey vardı. Bu, Türk Ermeni meselesiyle ilgili önemli bir siyasi davaydı. Siyasi davaların seyrine de baskı dönemlerinde savcılar ve hâkimler değil iktidarlar karar verirdi. İngiliz Hükümeti kesinlikle katilin cezalandırılmasını istemiyordu.
İdam isteyen savcı apar topar görevden alındı. Yerine gelen savcı ise anında Torlakyan’ın beraatını istedi. Zaten böyle bir karardan sonra hangi savcı idam isteyebilir, hangi hâkim idam kararı verebilirdi ki!
Dava’nın haberi İleri gazetesinde şöyle yayınlanıyordu:
“Behbud Han Cevanşir’in katili Ermeni Torlakyan’ın suçlu bulunduğu hakkında İngiliz Divanı Harbince karar verildiğini yazmıştık. Merkum resmen suçlu olmasına rağmen şuuru bozuk olduğu gerekçesiyle ceza görmeyerek sorumsuz sayılmış ve zabıta tarafından İstanbul’da alıkonulmamak ve derhal ülke dışına sevk edilmek şartıyla Ermeni Patrikhanesi’ne teslim edilmişti.”
Bir katilin yurtdışına kaçırılışı ve hukukun ayaklar altına alınışı öyküsü.
Gazeteciler tutsak, katiller serbest!
Hukuku uygulayan savcılar da ihraç!
İster istemez insanın aklına geçtiğimiz Mart ayında yaşanan bir görevden alma olayını getiriyor. Türk Solu Başyazarı ve Ulusal Parti Genel Başkanı Gökçe Fırat’ın yargılandığı davayı.
İçi boş bir iddianame ile aylarca Silivri Cezaevi’nde tutuklu kalmış ve hukuku uygulayan her hâkim ve savcının yapacağı gibi ilk duruşmanın ardından hakkında tahliye kararı verilmişti. Bir anda yandaş basının ve belli işbirlikçi çevrelerin galeyanı ile daha Silivri Cezaevi’nden çıkamadan yine son derece uyduruk gerekçelerle gözaltına alınmış ve 15 günlük nezaret sürecinin ardından tekrar tutuklanmıştı.
Savcı ve hâkimlere ne mi olmuştu? Onları da tahliye olayının hemen akabinde görevden almışlardı.
Demek bugün yaşadıklarımız, yani gazetecilerin tutuklanması, gazetelere sansür uygulanması, yandaş gazetelerin el üstünde tutulması bir işgalci geleneği imiş.
Gökçe Fırat ve 20’ye yakın gazeteciye 31 Mart gecesi tahliye kararı veren hâkimler ve tahliye talep eden savcının görevden alınmasına karar veren, masum gazetecileri hâlâ Silivri Cezaevi’nde tutan iktidar demek bunu İngilizlerden öğrenmiş!
Gökçe Fırat hâlâ tutuklu…
Bu işgalci geleneğini daha ne kadar sürdürecekler!
Malta’lar, Silivri’ler daha ne kadar bu toplumun aydınlarına reva görülecek, ne kadar!
Devam edecek…
* Bu yazısı dizisinin temel kaynağı Araştırmacı yazar Attila Oral’ın titiz çalışmasıyla ortaya çıkan “Sömürge Valisi’nin Himayesinde Vahdettin’in İhanetleri, İşgal İstanbul’u ve Charles Harrington” adlı kitaptır.


Bu yazı 154 kez okundu.

Serap Yeşiltuna
SON EKLENENLER