• Çarşamba, Eylül 20, 2017

Kuran’ın tarihi bilgiler ile anlaşılması yöntemi

yunus
Yunus Yılmaz
Ocak09/ 2017

610 ile 632 yılları arasındaki peygamberlik dönemi ve hatta peygamberlik dönemi sonrası hakkında bilgi veren kaynakların, Kuran’ın anlaşılmasında çok yetersiz kaldıkları aşikar. Yine bu rivayet bilgilerindeki uydurmalar ve rivayet içi tutarsızlıklar
ayetlerin anlaşılmasından ziyade, anlaşılmamasına hizmet ettiği de bir gerçek.
Peki bu sorunu nasıl çözeceğiz? Bu sorunu ancak peygamberlik dönemi öncesi Arap örf ve adetlerini araştırmayla çözebiliriz! Tarihi olarak daha önceki devirleri araştırırsak peygamberlik dönemindeki bilgi eksikliklerini tamamlamış oluruz.
Kuran’da anlaşılması en zor ayetlerden bir örnekle, tarihi verileri esas alıp, ayet çözümlemeyi gösterelim. Örneğin Furkan suresi 59 ve 60. ayetler. Hülasa bu ayetler Allah’ın “Rahman” ismi üzerinde konu edinir. Ayete göre müşriklere “Rahmana secde edin” dendiğinde “Rahman da neymiş” “Senin Rahman diye emrettiğin şeye secde eder miyiz biz hiç” dediklerinden bahsedilir. Ve bu emir onların nefretini artırmış.
Bu ayeti zahiri anlamıyla anlayan müfessirler; müşriklerin, Allah’ın “Rahman” ismini kabul etmediklerini iddia ediyorlar! Hatta
bazı hocalar, müşriklerin Allah algısı içinde insanlara merhamet etmeyen ve ceberut bir tanrı algısı olduğu için “Rahman” ismini kabul etmediklerini söylerler. Tabii bu hiçte doğru değil.
Eğer İslamiyet öncesi yani Cahiliye dönemi şiirleri incelenirse Allah’ın “Rahman” ismini cahiliye Araplarının kullandığı çok rahatlıkla görülecektir. Peki “Rahman” ismi Cahiliye Arabının neden öfkesini artırıyor? Paganizmi yani Putperestlik inancının
mantığını anlarsanız, bu ayetleri de anlarsınız.
Aynı surenin 59. veya birkaç ayet öncesinden okumaya başlarsanız. Burada Cahiliye Arabının İslamiyet’in getirdiği tanrı algısına
bir itirazı olduğunu anlarsınız. Bu surenin 59. ayetinde “Rahman”ın gökleri ve yeri 6 günde yaratıp sonrasında arşa inzivaya
çekildiğinden bahsedilir.
Bizim müfessirler genelde inzivaya çekilmedeki dinlenme anlamının rahatsızlığından bu konuya pek girmezler. Kaldı ki Allah’ın arşta olması da ona bir mekan izafe etmek anlamına gelmektedir. Bu konular biraz sıkıntılı konulardır!
Eğer bu ayetleri Allah’ın Cahiliye Arabının Allah algısı üzerinden anlattığını bilirsek pek bir sıkıntı kalmaz! Allah’ın arşta olmasının anlamı şudur. Eğer yüce bir varlığın üzerinde bir varlık yoksa o varlığın en üstte olması gerekir. Allah o nedenle arştadır. Arşın üstünde bir yer olmadığı gibi ona denk veya üstün bir varlığın olmadığının da bir delilidir. Kuran bizim sıkıntılı gördüğümüz bilgiyi Allah’ın yüceliğini anlatmak için kullanıyor, yoksa aczini değil!
Cahiliye Arapları her şeyi yaratan bir Allah’a inanmakla beraber, 6 günde yaratma işinden sonra sanki emekliye ayrılmış bir Allah inancına sahipti. Yani yaratılan alemin düzenlenmesi için geri kalan işler, diğer aracı tanrıların arasında ki bir işbirliği ile düzenleniyor inanca göre. Zamanla bu aracı tanrılar haddinden fazla yüceltilip Allah tamamıyla devre dışı bırakılıyordu. Tüm kulluk vazifeleri Allah’a değil de onun altındaki yardımcı tanrılara yapılmaya başlandı. İşte Cahiliye Arabının Allah’a secde etme teklifine itirazın altında yatan neden de budur. Yine Cahiliye inancında salt Allah’a ibadet etmek
dine aykırı bir şeydir. Belli ki diğer tanrıların yanında ismi anılabilir, ama asla salt ona ibadet edilmezdi. Edene de tepki gösterirlerdi. Örneğin Cin suresi 18 ve 19. ayetlerde Kabe’de sadece Allah’a ibadet eden Hz. Muhammed’in üzerine nasıl üşüşüp kötü gözle baktıklarından bahsedilir!
Salt Allah’a ibadet etme işi onların nefretini artırıyor. Cahiliye inancına göre dinen doğru olmayan bir davranıştır bu. Cahiliye Arapları, dinen diğer tanrıların inkar edilip görmezden gelinmesini de kabul edemiyorlardı. En kızdıkları şeylerden biri de ilahların bir teke indirilmesiydi (Bakınız Sad suresi 5) Bir tek ilaha inanmamalarının sebebi de şudur: Her işe bir tek
Allah koşturamaz, mutlaka başka tanrılara ihtiyaç duyar inancıdır. Cahiliye Arabı her şeye gücü yeten bir Allah’a inanmıyor bunun yerine gücü oldukça sınırlı bir Allah’a inanıyordu.
Her şeyi yaratanın Allah olduğunu bilmesine karşın, edindikleri bazı nimetleri yardımcı tanrılar sayesinde edindiklerini düşünüp putlara şükrediyorlardı. Bahsi geçen Furkan suresinin son ayetinde “Duanız yoksa Rabbim sizi ne yapsın” (Furkan, 77) serzenişi din, diyanet bilemeyen bir ateist insana değil, rabbine karşı nankör mü nankör müşrik bir insan tipinedir.
Örneğin yağmur gibi bir rahmet nimetini yağdıran Allah’a dua etmek, şükretmek, namaz kılmak varken; bu kulluğu, şükrü Lat, Menat, Uzza ve benzeri yardımcı tanrılara yapmak eleştirilmektedir Furkan suresi 77. ayette. Buna karşın müminlerin ise bu nimetlere karşın geceleri Allah’a karşı namaz kılarak geçirdiği anlatılmaktadır Furkan suresi 64. ayette. Ayrıca Rahman suresinde Allah’ın verdiği bazı nimetler sayılarak, Rabbinin verdiği nimetlerin inkar edilmesi eleştirilmektedir.
Her işe müdahil olmayan, yorulduğunda uyuması gereken bir tanrı inanışı insanları yardımcı tanrılara muhtaç ve şükran ediyor.
Görüldüğü gibi ayeti zahiri anlamında anlayıp herhangi bir tarihi veriden yararlanmadan yorum yapmak nasıl bir yanlışa sürüklüyor insanı.
Tarihi veriler dikkate almadan yanlış yorumlanan bir ayet ile yine devam edelim. Örneğin Enfal suresi 35. ayeti inceleyelim. Ayetin içinde geçen: “Onların (müşriklerin) o evdeki (kabe) namazı ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildi” kısmı genelde tarihi bağlamından koparılarak yorumlanmaktadır.
Genellikle Enfal suresi 35. ayet “müşriklerin bir namazı vardı, ama bu namaz bugünkü gibi değildi” şeklinde yorumlanır. Cahiliye namazı Kabe’nin etrafında insanların el ele tutuşup hora edip, el çırpmak ve ıslık çalmaktan ibaretmiş iddiaya göre.
Çok net ifade edeyim bu ayet namazın “N” sini bile anlatmaz. Ayrıca Cahiliye dönemi müşrikleri bugünküne benzer rükulu ve secdeli namaz kılardı, ama bu ayet namazı anlatmıyor. Siyer bilgilerimizi işletirsek eğer, bu Enfal suresinin Bedir Savaşı’ndan sonra indiğini biliriz. Enfal, ganimetler demektir, yani Bedir Savaşı’nın ganimetleri. Eğer sureyi başından sonuna kadar okursanız Kuran’ın hiçbir suresinde savaşı kazanmalarına karşın Müslümanların bu kadar eleştirildiği, yerildiği, zılgıt yediği
bir sure, ayetler olmadığına kanaat getirirsiniz.
Peki savaşı kazanmış Müslümanları Allah neden eleştiriyor? Savaşı kazanan Müslümanların tekrar derlenip toplanıp ara vermeden bu zaferi Mekke Zaferi ile taçlandırmasını istiyor Allah. Oysa başta peygamber olmak üzere diğer ensar ve sahabe fidye ve ganimet
derdine düşmüş, hatta bazı esirleri karşılıksız bırakmaktadırlar. Allah ise para ve mal derdine düşmeyin gidin Mekke’yi alın yoksa toparlanma fırsatı bulan kafirler sizi zor durumda bırakabilir demektedir.
Oysa bu ayetlere rağmen Müslümanlar Mekke üzerine safere çıkmak istemez ve hakkı olan ganimetler ile yetinmek isterler. Allah ise “Eğer Allah’tan bir yazı önden gelmemiş olsaydı aldığınız fidyeden ötürü size bir azap dokurdu” (Enfal 68) diye affedildiklerini söyler. Yine Allah bu ayetten önce “Ey peygamber müminleri çarpışmaya teşvik et. Sizden sabırlı yirmi kişi olsa küfre sapanların iki yüzüne galip gelir; sizden yüz kişi olsa, onların binine galebe çalar” diyerek savaşa teşvik ediyordu.
İşte bu savaşa teşvik ayetlerinden biri de bahsettiğimiz bu Enfal suresi 35. ayettir. Hani içinde müşriklerin namazından bahsedildiği iddia edilen ayet, oysa bu ayet bakın gerçekte neyi anlatıyor. Siz Müslümanlar Hicret’ten önce Mekke de Kabe’nin önünde Allah’tan gelen ayetleri “sala” ediyordunuz. O müşrikler ise tebliğ edilen Kuran’ın sesini bastırmak için ıslık çalıyor,
el çırpıyorlardı. Size bu eziyeti hakareti reva gören müşrikleri tamamen yok edip tevhit inancının merkezi olması geren Mekke’yi almayacak mısınız?
Fussılet suresi 26. ayette: “İnkar edenler dediler ki, şu Kuran’ı dinlemeyin o okunurken yaygara koparın ki galip gelesiniz dediler” cümlesi, müşriklerin Kuran’a ve din tebliğine karşın yaptıkları saygısızlığın ispatlayan bir ayettir. Bu gibi delilleri
Müslümanlara hatırlatan Allah, kaldı ki müşrikler Medine’den Mekke’ye Hacca ve umreye gitmeniz bile engelliyorlardı. “Buna rağmen mi küffarın üzerine yürümeyeceksiniz” diyerek eleştirmektedir.
Daha önceki yazılarımda “salat” kelimesinin her yerde namaz anlamına gelmediğinden uzun uzun bahsedip yazmıştım. O nedenle bu konuya tekrar girmiyorum. Enfal 35’te olduğu gibi “salat” namaz değil, Kuran okumak, din tebliğiyle ilgili bir şeydir.Yine daha önceki yazılarımda salat’ın, söz ve sesle ilgili bir şey olduğundan bahsetmiştim burada müşriklerin el çırpma ve ıslık çalma gibi nümayişlerine çıkartılan sese bile Kuran “salat” diye hitap ediyor. Bu bile benim salat tezimin ne kadar doğru bir tespit olduğunu göstermektedir.
Enfal suresi 35. ayete doğru bir mana verdiğimiz bir delili de tevbe suresinde vardır. Tevbe suresi indiğinde Mekke çoktan
alınmıştır. Ancak Müslümanlar, müşriklerin tüm azgınlık ve antlaşmaları bozmalarına rağmen Kabe de hâlâ ibadet etmelerine izin vermektedir. Bu durum Tevbe suresinin başında verilen ültimatom ile son bulmuştur. Tevhit inancının merkezi olması gereken Kabe’de müşrik Arapların artık Cahiliye ibadetlerini icra etmelerine izin verilemezdi.
Tevbe suresi 18. ve 19. ayetlerde Kabe koruması ve onarımı işini Salatı ikame eden müminlerin vazifesinin olduğu, buna karşın
hacılar su vermek, Kabe tamirciliği yapan müşriklerin bu vazifelerinin Allah yolunda cihat edeneler ile bir tutulamayacağı öne sürülerek müşriklerin eli Kabe’den çektirilir. Enfal 35’te olduğu bu ayetin de amacı Mekke ve Kabe’yi tevhit inançlı bir merkez yapmaktır.
Yanlış yorumlanan ayetlerden biri de Şura suresi 38. ayettir. Bu ayet ile ilgili fazla bir rivayet bilgisi yoktur. Yalnızca Akabe Biatları ile ilgili olduğu yönünde iddialar var. Bu ayeti örnek vermemizin nedeni ayette geçen “şura” sözcüğünün kelime anlamından yola çıkarak demokrasiyi konu edinen bir ayet olduğu yorumu yapılmasıdır. Oysa Şura suresi 38. ayet ne demokrasiden ne de müminlerin birlikte karar almasından bahseden bir ayettir. Bu yorum Akabe Biatları’ne dayandırılarak yapılıyor sadece. Biraz siyer bilgisine sahip olan biri Şura suresini baştan sona doğru anlaya anlaya okursa, bu surenin Mekke’de Müslümanlara
ambargo uygulandığı bir dönemde indiğini çok rahatlıkla anlar. Akabe Biatları ise ambargo döneminden sonra yapılmış olması gerekir!
Şura suresi nübüvvetin 7. ile 9. yılları arasında inmiştir diyebiliriz. Peki ambargo döneminde ne oldu? Müslümanlar ve Müslümanların koruyucusu Haşim ve Muttalipoğulları ticari bir ambargoya tabi tutuldular, her türlü ticari ilişkinin kesilmesi yanında kız alıp vermek de yasaklandı. Bu durumda Müslümanlar dayanışmak için Ebu Talip mahallesine taşınmışlardır. Elde mevcut olan mal varlıklarıyla idare edilse de, bir süre sonra onlar da bitince uzun süre açlıkla mücadele edilmiştir. İşte bu dönemde herkes başının çaresine baksın denilmemiş, inen ayetlerle Müslümanların birbiriyle dayanışması, şuralaşması istenmiştir.
Daha net ifadelerle açıklarsak Şura suresi 38. ayette geçen “Şura” sözcüğü Müslümanların iş ve yöntemde birbirine “danışmasını” değil, “dayanışmasını” anlatan bir ayettir. Bu ayet zor günlerde elinde parası, malı, mülkü olanın olmayanla paylaşmasını anlatan kısacası zekatla, infakla, sadakayla, maunla, yardımlaşma ile ilgili bir ayettir. Peki biz ne anlıyoruz? Demokrasi. Bakın çok doğru bildiğimizi zannettiğimiz bir ayeti yine yanlış anlamışız. İnsanların açlıkla mücadele ederken danıştığını ve fikir alışverişinde bulunduğunu iddia etmek pek akla yatkın bir iddia değildir zaten!
Aynı surenin 31. ayetinde “siz yeryüzünde aciz bırakıcılar değilsiniz” denilerek ambargoya, boykota bir gönderme vardır. Yine aynı suresinin 19-20 ve 27. ayetlerinde rızıktan bahsedilmesi. 28. ayette umut kesildikten sonra yağmurun yağdırılması, 36. ayette dünya nimetlerinin geçici olduğunun vurgulanması Müslümanların sabredip direnmesi için indirilmiş ayetlerdir.
Bu ayetten de anlaşılacağı gibi Kuran ayetlerinin anlaşılmasında rivayet ve hadis kaynakları zannettiğimiz kadar bize yardımcı olmuyor. Hatta yanlış yorumlamamıza fazlasıyla vesile bile oluyorlar. O nedenle ayetleri basit bir siyer bilgisiyle çözmek
daha makul ve mantıklıdır. Rivayet bilgilerinin doğruluğu, diğer rivayet bilgisi ile kıyaslanarak esas alınırsa daha doğru bir sonuca ulaşırız.


Bu yazı 164 kez okundu.

Yunus Yılmaz
SON EKLENENLER