• Perşembe, Temmuz 19, 2018

Memleketin hâline tutulan ayna: Aziznâme

esvan
Esvan Karaoğlu
Ocak07/ 2018

Yalancılık, kurnazlık, adamsendecilik, yandaşlık, işbirlikçilik, arsızlık, hırsızlık, Batı yalakalığı, şark kurnazlığı…azizname
Ne uzak kelimeler değil mi?
Ya dürüstlük, saflık, hakkaniyet, liyakat, sadakat, mücadele, namus, idealizm?..
Tam bize göre değil mi?
Aziz Nesin hikâyelerinde Türk milletinin damarlarında dolaşan eğri doğru ne varsa hepsi bir aradadır. Usta yazar bizi bize bizim usullerle anlatır. Aziz Nesin’in tuttuğu aynayla kendimize güler, kendimize kızar, kendimize ağlarız.
Yücel Erten’in uyarlayıp yönettiği Aziznâme oyunu Aziz Nesin öykülerine günümüz olaylarının serpiştirilmesi ile sahneleniyor. Kişiler değişse de öykülerdeki olayların yıllar içinde çok değişmemiş olması memleketimiz için kaygı verici. Ancak umut her zaman var:
“Merhaba söylenmemiş en güzel söz
Merhaba güzel yarınlar, merhaba gelecek aydınlar, merhaba!”
Aziznâme aslında Aziz Nesin’in taşlama (hiciv şiiri) ile dolup taşan kitabının adıdır. Taşlamalardan çoğu sahne aralarında bestelenmiş olarak karşımıza çıkıyor. Usta kalemin attığı taşlar kaşımızı gözümüzü yararken biz alkış tutuyoruz.
Tekerlemelerle dönmeyen düzen
“Baş tacı edilen hazret-i kuyruk, merhaba
Yaban iti bay buyruk, merhaba!”
Bir sahnede çok eski zamanın birinde bir adam ortaya çıkar, elinde nereden bulduğu belli olmayan bir kılıç vardır, nasıl olduysa herkesin ulaşamayacağı bir yüksekliktedir de… Bu adam kendini kral ilan edip uzun uzun tekerlemeler söylemeye başlar ve insanları adeta büyüler. Bu tekerlemeler daha önce de söylenmiştir ama bu adam bir başkadır yahu! Ve herkes onun gibi tekerleme söylemeye kalkışır, ona en çok benzeyen kralın gözdesi olur hâliyle. Bir adam bu sözde kralın deli olduğunu söyler ve toplumdan dışlanır. “Kral deli” demenin bedeli ne de olsa ağırdır. O zamanlar bile… Gel zaman git zaman biri daha uyanır, tekerlemelerle hayat sürmez der, kralın deli olduğunu söyler ve dışlanan adamın yanında yerini alır. Böyle böyle zamanla herkes canı yana yana uyanır. Uyanmışlardır uyanmasına ya, bu gücünü halktan değil kılıçtan alan kraldan kurtulmaları gerekir, ama nasıl? Nasılını onlar kendilerince bulurlar, darısı hâlâ delilerle uğraşıp aklı başına gelmeyenlerin başına…
Solculuk, hapis ve özgürlük
“Merhaba özgürlük yolunda yaralanıp yitenler
Merhaba bu yolda dökülüp bitenler…”
Sahnelerden birinde günümüz dahil Türkiye’nin son 50 yılında kader ortaklığı yaşayan sayısız adamlardan birinin hikâyesi anlatılıyor…
Bir adam… Fikirleri ve mücadelesi için hapse giren, bundan gurur duyan bir adam. Bu adamın adı yok, çevremizde onun gibiler öyle çok ki… Özgürlüğüne kavuştuğunda ise eşi, dostları, davası tarafından yalnızlığa mahkûm edilen bir adam.
Hapse girdiği için “damgalı” olan bu adam sistem içinde elbette yer bulamaz, zaten aramaz da. Eskinin sıkı solcuları devrin adamı olmuştur, mimli bir adama iş vermeye yanaşmazlar. O ise iyi niyetini ve umudunu kaybetmemiştir ve sıfırdan bir hayat kurar.
Hamallık, sıvacılık gibi işler yapmaya başlar ve bir kenar mahallede ev tutar. Bir darbeyle girdiği hapisten darbe sonrasında da bozuk düzenin değişmediğini görür. Halktan biri olarak yaşayınca “halk”ın kim olduğunu öğrenir. Tek başına ne yapabilirim ki demez ve semtindeki bakkal, manav, kasaba bu bozuk düzeni, buna nasıl ve neden karşı çıkması gerektiğini anlatmaya çalışır. Halkının hakları için mücadele onun yaşam amacıdır ama bir aydın olarak bugüne kadar halktan ne kadar uzak olduğunu fark eder ve bunun özeleştirisini yapar. Onunla birlikte bizler de şapkayı önümüze koyarız…
Küçük esnafı, polisin görevine bakışını, küçük dünyalardaki küçük hesapları izlediğimiz bu oyunda insanın ne için yaşadığını ve herkesin kendine göre haklı olduğunu çeşitli açılardan gözlemleriz.
Hapse düşen adam da biziz, onu terk eden kadın da biziz, ona iş vermekten korkan dünün hızlı solcuları da, ona her şeye rağmen sahip çıkan arkadaşı da, onu çıkarları için mahallede tutmaya çalışan esnaf da, içimizdeki polis de… İyilik ve kötülük göreceli kavramlar ama anlatılan hikâyelerde hepimizin bir rolü var. Aslında başrolde vicdanımız yer alıyor…
***
“Kıblesi para onun, ne Kâbe ne Mekke’dir
Şapkasının altından görünen şey takkedir
Dernek, birlik sanırsın, hepsi birer tekkedir
Bizler de tekkelerin demokrasi dervişi…
Çarşambadan bellidir perşembenin gelişi…”
***
İhtilâl kim ve ne içindir?
Sahnelenen diğer bir öykü ise ‘İhtilali Nasıl Yaptık’tır. Darbe yapmaya çalışan genel kurmay başkanı ve komutanların Amerika’nın izni olmadan tuvalete bile gidemez haldeki sığlığı ve şaşkınlığını; Ordu’da ast-üst ilişkisinin ne kadar dezenformasyona uğradığını, devlet kurumlarının başına asker dikmeye gerek kalmayacak derecede içinin boşaldığını; darbenin aydın ve sanat düşmanlığını; Amerika’nın kaybedecek ata oynamadığını; darbelerin Amerika’nın izni ve desteği olmadan yapılamayacağını, darbenin yerini demokrasiye değil “takunya”lılara bıraktığını kanun ve cümbüş taksimleri eşliğinde izliyoruz. Tabii bu olayların hepsi ‘Övreke Devleti’nde geçiyor. Yoksa bizim ülkemizde böyle şeylerin olması söz konusu bile değildir…
***
“Başka kavga yok, kavgamız : sen ben…
Bizde gideni aratır gelen
Kim gelecekse belli önceden
Sakın sanma ki bir bikes gelir
Bir teres gider, bir teres gelir!”
***
Halkın cehaletine, tembelliğine, “dur bakalım ne olacak” diye diye dibin de dibini buluşuna, gelene ağam gidene paşam deyip şakşakçılığı huy edinmesine kızan Aziz Nesin, her şeye rağmen halkına güvenmektedir. Tarihi boyunca bin türlü belayı def eden Türk milleti, ona her türlü ahlaksızlığı aşılayan zihniyeti de tarihin çöplüğüne atacaktır. Yani Türk halkı umutsuz vaka değildir… Aziznâme kitabı ‘Onlara’ adlı seslenmesiyle başlamaktadır:
“Zannetme ki her daim bi şekcesine (şüphesizce)
Siz her anırdıkça huu çeker millet
Alkış beklerken siz eşşekcesine
Verir hakkınızı yuu çeker millet!”
Üstadı yanıltmayacağız, sırtımıza binen onlara haklarını vereceğiz er geç…


Bu yazı 30 kez okundu.

Esvan Karaoğlu
SON EKLENENLER