• Pazartesi, Aralık 11, 2017

Mustafa Kemal ne yapmıştı? İsmet İnönü, Bülent Ecevit, Erdal İnönü ne yaptı? Kemal Kılıçdaroğlu ne yapmalı?

anayazi
Türk Solu
Kasım03/ 2017

Muhaliflerin papatya falı: AKP gider mi gitmez mi? mitingler
AKP iktidara geldiğinde, muhalif kesim biraz şaşkındı. Ama yine de kimse rahatını bozmadı, nasılsa AKP “ılımlılaşırdı”. Zaten merak etmemeliydik, “ordu var”dı, “yargı var”dı; ve telaş etmemeliydik nasıl olsa giderlerdi.
2010-11 referandum ve seçimlerinden sonra ise, yine aynı muhalif kesimler, bu defa “bunlar artık gitmez” tezini işlemeye başladı. AKP o kadar güçlüydü ki, ve halk da o kadar bağlanmıştı ki, bunlar gitmezdi.
Sonra araya Gezi parantezi girdi. Bu, kimsenin beklemediği bir gelişmeydi. Milyonlarca insan, Türkiye’nin dört bir yanında, sokakları, meydanları doldurdu ve AKP’ye “git” dedi!
Hemen sonrasında AKP ile Cemaat’in ittifakı dağıldı. Muhalif kesimler bu defa Cemaat’in AKP’yi götüreceğine umut bağladı. “Yiyin birbirinizi” sloganı tam da benimsenmişti ki 3 yıl sonra, Cemaat’i de yiyen AKP’nin nasıl devasa bir güce erişeceği pek tahmin edilmiyordu.
Bu arada 2014’te yerel seçimler kaybedildi, hemen ardından da Cumhurbaşkanlığı seçimleri. AKP’in peş peşe zaferleri, “bunlar gitmez” yargısını iyice pekiştirdi.
Sonra 15 Temmuz geldi. Bir dönem Cemaat’e bel bağlayanından, “yesinler birbirlerini” diyenlerine kadar baktılar ki bunlar birbirlerini yerken muhalifleri de yiyecek, herkes “FETÖ karşıtı” oluverdi. Böylece hem “AKP yıkılmaz” tezlerini doğrulamış oluyorlardı ama zaten bir yönden de AKP’nin yıkılmaması için ona güç veriyorlardı.
Başkanlık sistemini getiren referandumda, son bir umut ve hevesle sandığa gidildi ama yine AKP kazandı. “AKP gitmez” diyen muhalifler bu defa “biz gidelim bari” dediler. 15 Temmuz sonrası OHAL döneminde, milyonerler, elitler, muhalifler Türkiye’yi terk edip Avrupa’ya, Kanada’ya iltica etmeye başladı.
Son yılın en önemli karşı koyuşu ise, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun düzenlediği “Adalet Yürüyüşü” oldu. Bu yürüyüşle insanlarda yeniden bir umut doğdu. Acaba, AKP gider miydi!
Fakat şimdi o umut da yerini beklemeye bıraktı. Herkes 2019’a kilitlenmiş durumda. Seçim var ve acaba AKP gider mi?
“AKP zaten yıkılıyor” tezi ne anlama geliyor?
Peki 2019’da gerçekten AKP gider mi? Hani AKP’de “metal yorgunluğu” da başlamışken, dış desteği bitmişken, ekonomi de kötüye giderken, neden olmasın? Ve birden muhalif kesimlerde tam da 2002 psikolojisine dönüldü, “merak etmeyin zaten yıkılıyorlar”. O halde? Eee, AKP zaten yıkılıyorsa, yani gidişat bu yönde ise, o zaman biz ne yapalım, bekleyelim, izleyelim. Hem zaten yıkılan bir iktidara karşı mücadele etmek gereksiz değil mi?
Aslında bu tez, yani “AKP zaten yıkılıyor” tezi, sonuç olarak, “AKP zaten yıkılmaz” tezi ile aynı noktada buluşuyor: Her iki halde de bize, yani muhaliflere düşen, beklemek ve izlemek!
Sizce bu işte bir gariplik yok mu?
Aslında, tam da AKP’nin neden gitmediğini açıklayan nokta burası: Muhaliflerin konumu; yani beklemek, izlemek, seyretmek. İster “gidecek nasılsa” diyerek isterse “gitmez zaten” diyerek, her şekilde “izleyici” konumunu sürdürmek.
Siyasi literatürde bu durum nasıl açıklanıyor?
Buna en basitinden, kendiliğindencilik deniyor. Yani, evrim devam ediyor. İnsanlar doğuyor, büyüyor, ölüyor. Partiler de öyle. Eh, bu dünya Kanuni’ye bile kalmadığına göre; Tayyip’e mi kalacaktı!
Ama bu kendiliğindencilik, genellikle kendini başka tavırlarla ifade eder. Sonuçta siyaset yapıyorsunuz.
“AKP zaten gidiyor”cuların üç dayanağı
“AKP zaten gidiyor”cuların ilk dayanağı dış politika, ki aslında tersine bir antiemperyalizm. Yani mademki AKP’yi işbaşına emperyalizm getirdi, şimdi de o götürecek. Yani umudumuz aslında “evrim” değil, emperyalizm olmuş oluyor. Sonuçta AKP’yi emperyalizm götürecek, siz de seyredeceksiniz, yine tüm kavramlar tersyüz olur; AKP’yi antiemperyalist yaparsınız, siz de emperyalizmin işbirlikçisi oluverirsiniz!
“AKP zaten gidiyor”cuların ikinci dayanağı, ekonomi! Dolar arttı, dış borç yükseldi, enflasyon çift hane, işsizlik artıyor. Yani AKP’ye oy veren taban (makarnacılar!) aç kalacak. Böyle olunca da oy vermeyecek. Ne kadar doğru bir mantık değil mi? Kapitalist ekonominin “yıkıcı” ve “yoksullaştırıcı” dinamiklerine bel bağlamak; bu defa “AKP gider ama kapitalizm gitmez” diyorsunuz. Ve üstelik hâlâ muhalefet oluyorsunuz! Bu da 100 küsür yıllık bir tartışma zaten. Madem kapitalizm yeterince olgunlaşmadan yıkılmayacak, o halde kapitalizmi izleyelim (yani uyum sağlayalım!) Ama bu arada halkçı, solcu, sosyalist olmayı da sakın elden bırakmayalım!
“AKP zaten gidiyor”cuların üçüncü dayanağı; AKP’nin kendisi. Hani metal yorgunları, küskünler, kırgınlar, tasfiye edilenler. Davutoğlu ekibi direniyor. Gül, zaten kenarda bekliyor. İşte AKP içinden çıkacak yeni bir ekip (tıpkı AKP’nin Refah’ın içinden çıkması gibi) çıkacak! Peki o zaman da, AKP’nin içinden çıkanlar mı 15 yıl daha başımızda kalacak diye sormadan edemiyor insan!
Aslında bu kesimlerin bir başka türü daha var: Merkezde bir parti çıksa da ne iyi olur diyorlardı ki, gerçekten “İyi Parti” kuruldu. Bunların tezi de bu: Türkiye zaten sağ bir ülke. Halkımız da muhafazakâr. Dolayısıyla AKP kadar aşırı olmayan bir merkez sağ parti gelirse, AKP gider!
Lenin’den İnönü’ye devrimci tavır: Korkaklık namussuzluktur!inonu-ecevit
Siyasette bu tavrın da bir adı var: Kuyrukçuluk deniyor.
Sonuç olarak toparlarsanız:
Muhalifler; Darwin evrimciliği ile Bernstein revizyonizmini birleştirip kendiliğindenci, ekonomist, kuyrukçu bir politikayı benimsiyor. Son 15 yılın özeti budur!
Muhalifler, muhalefet etmediği, işi oluruna bırakıp buna evrim dediği, sosyal dinamikler, ekonomik gerçekler, toplumsal sınıflar vb. diyerek, sözde bilimsel takıldığı için, aslında tek kelime ile korkak olduğu için (Lenin Bolşevik Devrim öncesinde şu soruyu sormuştu partisine: Devrim yapmaya cesaretiniz var mı?) bu haldeyiz.
Lenin çok uç olduysa İnönü’den verelim örneği ürkmesin muhaliflerimiz: “Bir ülkede namuslular da namussuzlar kadar cesur olmak zorundadır!” Aslında İnönü kibarca şunu demişti sinen muhalefete: Korkaklık namussuzluktur!
Sahi ne kadar namuslu bizim muhaliflerimiz?
Çok mu ağır oldu “güzel beyler hanfendiler”?
Hadi o zaman biraz yumuşatayım, “namussuzluk” değil de “tutarsızlık” diyelim!
Ve hemen soralım:
Türkiye’de bir dikta rejimi var mı?
Bir bilmecem var çocuklar: Siz hiç seçimle gitmiş bir diktatör gördünüz mü?
Eğer Tayyip Erdoğan mantığı ile, “ben diktatör olsam sen bu satırları yazamazdın” mantığı ile düşünüyorsanız sorun yok. Yok ama buna demagoji diyorsanız, size bir bilmecem var çocuklar:
Siz hiç seçimle gitmiş bir diktatör gördünüz mü?
Avrupa’dan Afrika’ya, Asya’dan Amerika’ya kıta kıta dolaşın, yüz yıllık pratiklere tek tek bakın ve bana bir örnek verin, “seçimle giden”.
Ben tutarlı olun derim, AKP rejimi bir dikta ise seçimle gitmez, yok seçimle gideceğini düşünüyorsanız, o zaman dikta var demeyin! Ha ayrıca size şunu da hatırlatırım; seçim yapıldığında da, bu seçimlerin şaibeli olduğunu, oyların çalındığını, gayrı meşru olduğunu söylüyorsunuz. Bir dahaki seçimin “meşru” ve “adil” olacağını mı söylemek istiyorsunuz bize? Yani AKP’ye ve liderine o kadar güveniyor musunuz?
Bu dediklerimden seçim karşıtlığı yaptığım anlaşılmasın, sonuçta TBMM de, işgal yıllarında seçimle kurulmuştu.
Devrimciler seçimi reddetmezler tersine seçime inanırlar. Ama bunu yaparken “devrimci” ideolojilerinden, taktik ve eylemlerinden vazgeçmezler. Seçimi; “devrimciler” mi, “karşı devrimciler” mi ikilemine sokar, iktidarı sandıkta yıkarlar! Buna da sandık devrimi denir!
Ama siz devrimci ideolojiyi, devrimci stratejiyi, taktikleri boş verirseniz, zaten seçim de kazanamazsınız ki!
Bizim bu muhaliflerimiz, ta 1946’dan bugüne, devrimci olduğu için değil, olmadığı için seçim kazanamadığını hâlâ anlamış değil!
Biraz somut, biraz tarih: 12 Mart’tan, 12 Eylül’den nasıl çıkmıştık! CHP ne yapmıştı?
O halde biraz somuta gelelim, güncele gelelim, politik aktörler bazında analiz edelim.
1956 sonrasına bakın, Demokrat Parti diktası gemi azıya almış; peki İnönü ne yapmış?
Sokağa inmiş; yurt turuna çıkmış, Kayseri yolunda durdurulmuş, taşlanmış vs. Ama, siyaseti Meclis’e hapsetmemiş, çünkü Meclis’in muhalif siyaset için bir hapishane olduğunu görmüş… Oyunu bozmuş. Sokak, oyunu bozmuş. Onu gençler izlemiş. Üniversiteler izlemiş. Demokrat Parti’yi götüren, aslında asker değil, CHP’nin ve İnönü’nün bu devrimci tavrıydı. Darbe, yükselen CHP oylarını durdurmuş, Demokrat Parti tabanını konsolide etmiştir.
12 Mart sonrasına da 12 Eylül sonrasına da bakalım.
İnönü’yü, Ecevit’i, Erdal İnönü’yü hep, sokakta, meydanda, halkın içinde görürüz. CHP meydana çıktığı için korku duvarı yıkılmış, halk ve sol güçler sokağa çıkmıştır. Her iki darbe dönemini atlatırken de Türkiye, CHP öncülük etmiş, sol güçler de onu ileri taşımıştır.
Dikta ve faşizm dönemleri, halkın sokağa çıkması ile aşılır. Türk tarihinden üç dönem örneği de bunu gösteriyor.
Evrimcilerimiz, kendiliğindencilerimiz hani “gider” diyor ya elbet giderler, ama sen bir zahmet rahatını boz, sokağa çık, o zaman giderler.
Sen gel ki onlar gitsin!
“Geldikleri gibi giderler”in anlamı nedir?ataturk-vahdettin
Tarihimizden bir örnek daha verelim mi? Bu defa Atatürk’ten! Dolmabahçe’ye namlularını doğrultan işgal donanmasını görünce “Geldikleri gibi giderler” demişti. Aslında sarayında donanmayı izleyen Vahdettin de aynısını diyordu içinden.
Ama işte birisi gitmelerini sarayında beklerken, diğeri halka gitti! Samsun’a, Sivas’a, Erzurum’a, en sonunda Ankara’ya.
Çünkü biliyordu ki, tarih de tıpkı fizik alan gibi boşluk kaldırmaz, biri gidecekse biri gelmeli.
Sen gel de o gitsin!
Meselenin düğüm noktasını yıllar sonra Hasan Hüseyin nasıl şiirleştirmişti:
“sen hep samsun’a mı çıkarsın ay oğul ay kemal’ım
İşte mesele bu: Halka güven ve umut vermek.
Halk sana inanmalı.
Ama önce; sen ona inanmalısın?
Sahi, sen devrimci misin?
Karar verdin mi?
Kemal gelecek mi?
Hasan Hüseyin’in “Kemal’im” diye çağırdığı Atatürk’tü. Ama Hasan Hüseyin, şiirini yazdığında, Atatürk hayatta değildi. “Kemal” bir simgeydi, Atatürk devrimini, Atatürk devrimciliğini, halk devrimciliğini simgeliyordu.
Yıllar sonra Kemal Kılıçdaroğlu “Adalet Yürüyüşü”ne başlarken, sanki şiire bir cevap veriyordu, “Kemal Geliyordu.”
“Adalet Yürüyüşü” tarihe geçti. CHP’nin ve liderinin yaptığı, en olumlu, en devrimci ve halktan en fazla destek bulan hareketti. Aynı zamanda CHP’nin iktidarı en fazla rahatsız eden eylemi…
Bunun nedeni basitti: Yürüyüş, söylem değil eylemdi. Eylem ise, enerjiyi yayıp, halkı içine çekiyordu. Bu ise, iktidarı sarsıyor, bu enerji AKP’nin metalini eritiyordu. Az değil, 25 gün boyunca ülke gündemini muhalefet belirledi. Yürüyüş biterken yapılan miting doruk noktasıydı. Belli ki sadece iktidar değil, CHP bile böyle bir katılım beklemiyordu.
Miting biterken Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve CHP’nin önünde bir tercih belirdi;
Ya tarihe geçip yerlerine oturacaklardı.
Ya da tarihin akşını değiştireceklerdi.
CHP lideri Kemal, CHP kurucusu Kemal’in devrimci rolüne soyunabilecek, “karşı devrim” dediği düzeni değiştirebilecek miydi?
Maalesef Kemal Kılıçdaroğlu, “tarihi değiştiren adam” olmak yönünde atması gereken asıl adımı atmadı. Ülkenin ihtiyacı olan yürüyüşe çıkmadı.
Yapılması gereken ne miydi?
Tıpkı Mustafa Kemal’in yaptığını yapmak, İstanbul’daki Meclis’i boş vermek (boşaltmak değil!), Saray’a karşı halkın yanına geçip, cumhuriyet yürüyüşüne çıkmak.
Sizce bunlar romantik talepler mi?
CHP’nin tarihi fırsatı: Demokratik Devrimi tamamlamak
Durun bir de sosyal tahlile geçelim.
15 Temmuz sonrası Türkiye’de muhalefet görevini CHP ve lideri üstlendi. İlk defa “ana muhalefet” olmaktan çıkıp, “halk muhalefeti” olma yoluna girdi. Saray’ın temsil ettiği gerici ve diktacı anlayışa karşı; sağ’dan sol’a tüm halkı, demokratları, liberalleri, solcuları, dindarları, milliyetçileri, çok geniş bir yelpazeyi temsil etmeye başladı CHP. Sanki Kurtuluş Savaşı’nın ittifak denklemi yeniden ortaya çıkmıştı.
Üstelik CHP bu role soyunurken, kendini öne çıkarmıyor böylece bir muhalif blok oluşturabiliyordu.
Türkiye, tarihi bir yol ayrımındaydı. Cumhuriyet’in başlattığı ama yarıda kalan “Demokratik Devrim” tamamlanabilirdi. Öyle bir atmosfer oluştu ki laik-dindar ayrımı silinmiş, Türk-Kürt ayrımı geriye itilmiş, işçi, memur, işadamı, köylü yan yana gelmiş, kadını, erkeği ile “halk”; “devrim için” sokağa çıkmıştı. Açık konuşalım; bu Mustafa Kemal’in bile sağlayamadığı bir toplumsal mutabakattı.
Sosyal tahlile devam edelim.
AKP iktidarının, tüm otoriter-totaliter iktidarlar gibi, asıl korkusu halktır. Ama halk, ancak sokakta halktır. Halk sokaktaysa, yani “iktidara karşı” çıkıyorsa halktır zaten. Tüm devrimci tarih “halk”ı böyle tanımlar.
AKP’nin siyasi iktidarında iki derin kriz anı vardır. İlki Cumhuriyet mitingleridir, ikincisi ise Gezi. Her iki halde de halk sokaktaydı. Ve biliyoruz, halk sokaktayken, “milletin adamı” Cumhuriyet mitinglerinde evinde oturmuş, Gezi’de ise yurtdışından izlemiştir.
Cumhuriyet mitingleri sonrasında ne oldu?
Ergenekon tutuklamaları…
Gezi sonrasında ne oldu?
15 Temmuz!
Sanırım sebep-sonuç ilişkisini kurmuşsunuzdur!
Meclis Grubu’nu Meclis’te bırakıp lider, halkın içine girmeli!
Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP, tıpkı Cumhuriyet mitingleri gibi bir harekete başlayarak, zaten metali yorulan AKP iktidarını sarsabiliri ve yıkabilirdi.
Yapılacak şey çok basitti. Zaten fonksiyonu kalmamış Meclis’i terk etmek ve halk muhalefetine başlamak!
Olur mu hiç, Meclis bırakılır mı demeyin, az sabredin, okumaya devam edin.
Kılıçdaroğlu Meclis Grubu’nu yine Meclis’te bırakıp, yanına belli kurmaylarını alıp, adım adım, köy köy, il il dolaşmaya başlardı. Her hafta grup toplantısını vekilleri ile değil, asılları ile halk ile yapardı. Her hafta bir ilden, sonuca adım adım yürürdü.
Böylelikle hem Meclis’te kalıp, hem halkın yanında olabilir, hem de tabanını genişletebilirdi.
Di’li geçmiş zaman kullanıyorum ama biliyorsunuz ki bu hâlâ yapılabilir. Yazıyorum ki, sonradan kimse “ah aklımıza gelmedi hiç” demesin!
Bunu yapan CHP, halkla birleşir ve AKP’yi yıkar. Nasıl mı? Mitingle değil elbette; sandıkla!
Kemal Kılıçdaroğlu yorulan metalin kırılmasını mı bekleyecek, metali bükecek mi?
İlk önce bir seçim analizi.
AKP hiç seçim kaybetmedi. Neden sizce?
Çok mu başarılıydı, tabanı çok mu geniş?
AKP her seçimi kazandı, çünkü tüm seçim kararlarını o aldı!
İşin sırrı da bu zaten. Hiçbir diktatör seçim kaybetmez derken, tam da bunu kastediyorum. Diktatör, kazanacağı seçime girer. Zaten sandığı kendi kurmuşsa, sonucu ayarlamış demektir.
Bunun tek istisnası olabilir, halk muhalefeti öyle güçlenir ki, iktidara seçim resti çeker!
Ha, bu arada seçim resti Meclis’ten çekilmez!
Halkın içinden, sokaktan çekilir o rest.
Sandığı muhalefet kurdurursa, dikta sıvışır. O sandıktan kaçmanın yolunu arar. Bu korku içinde, metal yorulur.
Peki metali bırakırsanız, yorulup kırılır mı?
Elbette.
Ama belki 3 yılda belki 33 yılda!
Metal yorulmuşsa, bir “metal bükücü”nün çıkıp, o metali bükmesi gerekir.
Tayyip Bey “metalim yoruldu” derken, Kemal Bey’e düşen, o metali bükmektir.
Mustafa Kemal’den sonra “İkinci Kemal” olmak!
Askeri stratejide bir kural vardır. Savaş meydanını seçen komutan, savaşı kazanır. Çünkü şartları o belirler.
Aynısı seçimler için de geçerlidir.
İktidar, Meclis’i bile feshedip Saray’a sığınırken, siz sokağa inmiyorsanız, halkın içine girmiyorsanız, o seçimi kaybedersiniz.
“Seçim kaybetmeye alıştık zaten” demeyin. Çünkü artık seçim değil “Cumhuriyet”i, “memleket”i kaybediyoruz.
Türkiye’nin Mustafa Kemal’e ihtiyacı var!
Onun aklına, kararlılığına, devrimciliğine.
Kemal Bey’in önündeki seçim de bu:
İkinci Kemal olmak için; öne çıkabilecek mi?

NOT: Gelecek sayıda yazımız devam edecek!

AKP gidecek, ya sonrası?

Sağcı restorasyon mu, demokratik devrim mi?

Meral Akşener ne yapacak?

Ulusalcılar ve sosyalistler ne yapmalı?


Ekonomiden iki sinyal: AKP-Saray neye hazırlanıyor? CHP tehlikenin farkında mı?grafik-ugurgurses
Son 1 yıldır ekonomi kötüye gidiyor. Döviz yükseldi, faizler arttı, enflasyon yüksek, işsizlik yüksek.
“Normal Şartlar Altında” bu durum bir muhalefet partisi için, iktidarın oylarının düşeceğine dair bir işarettir. Muhalefet için de, “ekonomi üzerinden propaganda” ile, iktidara gelme şansı yükselmiştir.
Yine “NŞA”, muhalefet; bu ekonomik tabloyu kullanarak, vaatlerini yüksek tutar. Böylelikle iktidarı iyice krize sokar. Hem umut olur, hem de iktidar için yıpratıcı olur.
Ama görüyoruz ki CHP, böyle bir strateji izlemiyor!
Sakın hemen fındık mitingi, üzüm çalıştayı gibi “yan eylem” türlerini saymasın kimse. CHP ekonomik omurgalı bir strateji izlemiyor.
Aslında çok da haksız sayılmaz.
Çünkü Türkiye “Normal Şartlar Altında” değil!
Böyle olduğu için de her ekonomik veriyi farklı okumak gerek. Çünkü diktatörlüklerin ekonomik sinyalleri ile normal ülkelerin çok farklı okunur.
O halde size iki çok önemli sinyali söyleyelim.
Herkes Merkez Bankası’nın faiz kararına bakıyor. Oysa Merkez Bankası başka bir işe yoğunlaşmış durumda.
İlk sinyal:
Mayıs 2017’den itibaren Merkez Bankası, altın stokluyor. Mayıs 2017’de 116 ton altını varmış, Ekim başında 172 tona çıkmış!
İkinci sinyal:
Mayıs 2017’de kamu mevduatı 9 milyar TL imiş, bu rakam Ekim’de 40 milyara çıkmış!
Eğer ülkemiz, (tıpkı aile veya fert gibi) zenginleşiyor, ekonomi iyiye gidiyorsa, bu sinyaller nasıl okunur: Ekonomi o kadar iyi ki devlet (hazine) birikim yapıyor.
Ama biliyoruz ki ekonomik tüm veriler kötü. O halde bu sinyali nasıl okumalıyız?
Yine şöyle düşünün: İşsiz kalacağımızı düşünüyorsunuz, ne yaparsınız? Hazırlık. Yani bir şekilde birikim!
Bu verilerin başlangıç noktası (tarihi) Mayıs ayı. Yani 16 Nisan Referandumu sonrası.
Neyin hazırlığı bu, diye sormak lazım.
Ya bir seçimin.
Ya da çok büyük bir ekonomik ablukanın.
Hangisi mi?
İkisi de olabilir, ikisi birlikte de olabilir.
Ama bu Mayıs tarihini ABD’de yapılan Trump-Erdoğan görüşmesi tarihi olarak da ele alabilirsiniz.
ABD ile vize krizi, Zarrab’ın Kasım’da başlayacak yargılanması gibi konuları zaten biliyorsunuz.
Sonuç şu: Büyük bir kaos dönemi yaklaşıyor. AKP iktidarı (yani Saray) kendi hazırlığını yapıyor.
Peki ya CHP?
İki ihtimale karşı da hazırlık yapmanın yolu aynı: Muhalefeti halkın içine konumlandırıp Saray’ı tecrit etmek, seçimde iktidar olmak için de, bir kaosta kurtarıcı olmak için de ön şarttır.
Türkiye “Normal Şartlar Altında” bir ülke değil.
Ve kötüsü: Normalleşme bu iktidar altında mümkün değil. Durum, daha da kötüye gidecek.
O zaman CHP de, artık normal şartlar altında bir parti olmamalı.
Evet, CHP hep bu ülkenin kurucu partisi olmakla övünüyor, oysa günün anlamlı sorusu şu:
Siz ülkenin kurtarıcı partisi olmaya hazır mısınız?
Grafik, Uğur Gürses’in 25 Ekim 2017’de Hürriyet’te yayımlanan “Hazine’nin nakdi Merkez’in altını artıyor” yazısından alınmıştır.

siir-hasanhuseyin


Bu yazı 143 kez okundu.

Türk Solu
SON EKLENENLER