• Çarşamba, Eylül 20, 2017

Nazi döneminde Alman yargısı ve Hitler’in yargıçları

baris
Türk Solu
Ocak09/ 2017

Diktatör rejimlerinin en önemli güçlerinden biri yargıdır. Hiçbir dikta rejiminde yargı bağımsız değildir. Tam aksine ölümüne diktatöre bağlı hakim ve savcılardan meydana gelen bir infaz kurumu gibi çalışırlar. Bu nedenle bir ülkede diktatörlüğün gerçek anlamda kurulabilmesi için yargının siyasi iradeye bağlanması şarttır. O halde şunu çok rahat söyleyebiliriz: “Bir diktatörün, diktatörlüğe doğru yürüdüğü yolun taşlarını hakimler ve savcılar döşer.”
Bağımsız yargı, hukuk devletinin teminatı ise siyasi yargı, diktatörlüğün teminatıdır. Demokrasinin celladı, diktatörler değil, hukuka sahip çıkıp diktatörün karşısında dik duramayan yargı mensuplarıdır.
Hitler dönemi yargı sistemine baktığımızda bu tezin ne kadar doğru olduğu net şekilde görülür. Hitler’i, Hitler yapan, kendisine
bağlı SS ve SA birliklerinden daha çok Alman yargısının hakim ve savcılarıdır. Hitler döneminin tüm hukuksuz kararlarının altında Alman yargı mensuplarının imzası vardır.
Hitler nasıl Führer oldu?
Hitler dönemi yargısına geçmeden önce, Hitler’in nasıl Führer olduğuna kısaca değinmekte fayda görüyorum. Çünkü tüm iktidarı boyunca elde ettiği gücün sırrı, iktidara nasıl geldiğinde saklıdır. Öyle ki iktidara gelişiyle beraber arkasına aldığı rüzgarla
çok kısa sürede muhalifleri sindirip ülkede tek söz sahibi oldu.
Reichstag Yangını Hitler’in diktatörlüğünü ilan etmesinde ilk önemli adım oldu. Yangından sonra hiçbir soruşturma yapılmadan
komünistler suçlu ilan edildi ve ülkedeki tüm komünist yayın yapan dergi ve gazeteler kapatıldı. Komünist Parti vekilleri tutuklandı. Sadece komünistler değil liberaller ve sosyal demokratlar da tutuklandı. Ülkede tek söz sahibi olan Adolf Hitler 5 Mart 1933 tarihinde yapılan seçimlerde %44 oy alarak iktidara geldi.
Hitler, iktidara geldikten çok kısa bir süre sonra kendisine diktatörlük yetkisi veren yetki kanununu 23 Mart 1933’te meclisten çıkarttı. Bu kanuna göre meclis, yetkilerini 4 yıl süreyle kabineye devrediyordu ve Hitler’e tek başına kanun çıkarma yetkisi veriyordu. Hitler bu kanuna göre Alman bütçesini istediği gibi denetleyebilir, yabancı devletlerle istediği gibi anlaşmalar yapabilir, en önemlisi ise çıkaracağı kanunlarda anayasa dışına da çıkabilirdi. Kısacası yetki kanunu sayesinde kanun demek Hitler demek olmuştu.
Yetki kanununun kabul edilmesinden sonra opera binasında toplanan milletvekillerine, Hitler, yetki kanunu hakkında şu
açıklamayı yapmıştır:
“Hükümet bu yetkileri çok lüzumlu tedbirlerin yürütülmesi için gerekli saydığı derecede kullanacaktır. Ne Reichstag’ın ne de
Reischsrat’ın varlıkları tehlikededir. Cumhurbaşkanının durumu ve hakları olduğu gibi kalacaktır… Federal devletin ayrı durumlarına dokunulmayacaktır. Kiliselerin hakları azaltılmayacak ve devletle olan ilişkileri değiştirilmeyecektir. Böyle bir kanuna başvurulmasını gerektirecek iç durumlar aslında pek azdır.” (William Shirer, Nazi İmparatorluğu, cilt 1, Ağaoğlu
Yayınevi, 1970, s. 317)
Kanunlara bağlı kalacağına, kişi hak ve özgürlüklerine dokunmayacağına söz veren Hitler’in sözünde durması 5 dakika bile sürmedi. Sosyal demokratların lideri Otto Wells, yetki kanununa muhalif olduğunu ve hiçbir kanunun fikirleri susturamayacağını söyleyince çılgına dönen Hitler, ayağa kalkarak Otto Wells’e şunları söyledi:
“Çok geç anladın, ama anladın!.. Arlık sizlere ihtiyacımız yok. Almanya’nın yıldızı yükselecek, sizinki de batacak, ölüm çanınız
çalmıştır… Sizlerin oylarınızı istemiyorum. Almanya özgürlüğüne kavuşacak, ama sizin gösterdiğiniz yoldan değil!” (William Shirer, Nazi İmparatorluğu, cilt 1, Ağaoğlu Yayınevi, 1970 s. 317)
Bu sözler, Nazi dönemi politikasının da özetiydi ve kısa bir süre içinde Nazi partisi dışındaki tüm siyasi partiler ya kendini
feshetmek zorunda kaldı ya da kapatıldı. Ayrıca Nazi partisine karşı bir siyasi partinin kurulması kanunla yasaklandı. Parti kurmaya teşebbüs edenler 1 yıldan 3 yıla kadar hapisle cezalandırılacaktı.
Hitler’in yargıyı adım adım ele geçirmesi
Yasama ve yürütmeyi ele geçiren Hitler’in yargıyı ele geçirmesi de fazla uzun sürmedi. 7 Nisan 1934 tarihinde çıkarılan Hükümet Hizmetleri Kanunu yargı mensuplarına da uygulanarak Yahudi ve Nazi partisine bağlılığından şüphe edilen tüm savcılar görevlerinden uzaklaştırıldı. Onların yerine Nazi iktidarına sadık hakim ve savcılar atandı. Böylece Weimar Anayasası’nın 109. maddesine göre sadece Anayasaya bağlı olan hakimler ve savcılar kanunsuz bir şekilde Hitler’e bağlandılar.
Yargıyı Yahudilerden ve Nazi olduğu şüphe edilenlerden temizleyen Hitler, Reichstag Davası’nda 4 komünist hakkında beraat kararı verilmesi üzerine 24 Nisan 1934’te çıkarılan kanunla yüksek mahkemenin vatana ihanet suçlarında karar verme yetkisi yeni kurulan Halk Mahkemelerine (Volksgerichtshof) devredildi. Halk mahkemelerinin verdiği kararlar tartışılamaz, temyize gidilemezdi. Böylece Hitler döneminde cellatlık mahkemeleri olan Halk Mahkemeleri kuruldu.
Devletin tüm organlarını tek tek ele geçiren Hitler, 1 Temmuz 1934’te kendisine muhalif olan SA Generallerini idam ettirdikten sonra 13 Temmuz 1934’te Reichstag’da yaptığı konuşmada kendisini “Almanya’nın en yüksek yargıcı” ilan ederek yargının kendi emri altında olduğunu şöyle ifade etmiştir:
“Eğer beni normal adalet yollarına başvurmamakla suçlayanlar ya da bana bunu soranlar olursa onlara söyleyeceğim tek söz şudur: O anda Alman halkının kaderinden sorumlu olan bendim ve bundan ötürü Alman halkının en yüksek yargıcı (oberster Gerichtsherr) ben oldum. Gelecekte herkes şunu iyi bilmelidir ki, devlete el kaldıracak olan kimsenin payına düşecek şey ölümdür!”(William Shirer, Nazi İmparatorluğu, cilt 1, Ağaoğlu Yayınevi, 1970, s. 360)
Yargının Hitler’e bağlı olduğunu söyleyen tek kişi Hitler’in kendisi değildi. İçişleri Bakanı Hermann Goering 12 Temmuz 1934 tarihinde Prusya savcılarına “Kanun ve Führer’in iradesi aynı şeydir.” demiştir. Goering’in savcılara söylediği bu sözler, Hitler döneminde yargının olmadığının da ilanıydı.
Nazi dönemindeki yargı sistemini ve yargıçların görevlerini en net şekilde ifade eden kişilerden biri Adalet Müşaviri ve Alman Hukuk Lideri Dr. Hans Frank’tır. 1936’da yargı mensuplarına hitaben yaptığı konuşmada Nazi döneminde yargının nasıl işlediğini ve yargıçların görevlerini şöyle açıklamıştır:
“Nasyonal Sosyalizm karşısında hukuk bağımsızlığı yoktur. Vereceğiniz her kararda önce kendinize şunu sorunuz: ‘Benim yerimde Führer olsa nasıl karar verirdi?’ Her kararda şunu söyleyiniz: ‘Bu karar Alman halkının Nasyonal Sosyalist vicdanıyla uyuşuyor mu?’ İşte o zaman. Nasyonal Sosyalist halk devletinin birliğine karışmış ve Adolf Hitler iradesinin ölümsüzlüğünü tanımış olarak Üçüncü Alman İmparatorluğu’nun otoritesini kendi karar alanınızda her zaman için sağlayacak bir temel buldunuz demektir.” (William Shirer, Nazi İmparatorluğu, cilt 1, Ağaoğlu Yayınevi, 1970, s. 426)
Nazi dönemi yargılamaları tek kelimeyle cinayetten başka bir şey değildi. Tek amacı muhalifleri susturmak olan Halk Mahkemeleri (Volksgerichtshof) bir askeri mahkeme niteliğindeydi. Çünkü yargıçların çoğu Alman ordusuna mensup komutanlardı. Diğerleri ise Nazi partisi üyeleriydi. Kısacası Halk Mahkemesi yargıçlarının hiçbiri gerçekte yargıç değildi. Yargılamalar genelde bir gün sürüyordu ve mahkemenin verdiği kararlara itiraz hakkı yoktu.
Halk Mahkemeleri (Volksgerichtshof) dışında siyasi davalara bakmakla görevli olan Özel Mahkemeler (Sondergericht) vardı. 21 Mart 1933’te kurulan Özel Mahkemelerin görevi hükümete karşı girişilen gizli saldırı olaylarına bakmaktı. Bu mahkemenin üyeleri de tamamen Nazi partisi üyelerinden seçiliyordu. Jüri yoktu. Mahkemenin verdiği tüm kararlar Nazi memurları
tarafından onaylanıyordu.
Hitler’e bağlı olan bu mahkemeler arada bir hukuka bağlı kararlar da verebiliyordu. Bu yüzden Hitler’in yardımcısı Rudolf Hess’in “az ceza aldığını düşündüğü sanıklara merhametsizce harekete geçme” yetkisi vardı. Hess, cezasını az bulduğu sanıkların cezalarını istediği şekilde arttırabilirdi. İstediği mahkumu toplama kamplarına yollama ya da idam cezasına çarptırma cezası
verebilirdi. Anlayacağınız yargı Hitler’e bağlı olsa bile verdiği kararlar sadece formaliteydi. Son karar Hitler’e aitti.
Yargının tamamen siyasallaştığı Hitler döneminde 1936 yılında ceza kanununda yapılan bir değişiklikle tüm ceza kanunları rafa kaldırıldı. Yapılan değişiklikle “sağlıklı milli şuur” kriteri ceza hukukuna eklendi. Bu kritere göre Nazi iktidarını tehdit eden, dolayısıyla milli kabul edilmeyen her kişi, ceza kanununa göre bir suç işlememiş olsa bile cezalandırılabilecekti. Bu değişiklikle pratikte zaten uygulanmayan ceza kanunları yerini tamamen yargıçların keyfiyetine bırakıldı. Yargıçlar, “milli şuur” kriterine göre istediği kişiyi gayri milli ilan ederek cezalandırabilirdi ve kimin milli kimin gayrimilli olduğu tamamen
yargıçların inisiyatifindeydi.
Hitler yargısının mağduru: Martin Niemöller
Nazi döneminde yargı sisteminin nasıl işlediğini Niemoeller Davası’na bakarak net şekilde anlayabiliriz. Martin Niemoelle bir din adamı… Bekennende Kirche kilisesinin yöneticisi ve Dünya Kiliseler Konseyi Başkanı… Birçok insanın bildiği şu söz Martin Niemöller’e aittir:
“Naziler komünistleri götürdüklerinde sustum. Çünkü ben komünist değildim. Sendikacıları götürdüklerinde sustum. Ben sendikacı da değildim. Sosyalistleri içeri aldıklarında sesimi çıkarmadım. Ben sosyalist değildim. Yahudileri tutukladıklarında
sustum. Çünkü ben Yahudi değildim. Beni götürdüklerinde, geride artık karşı çıkabilecek kimse kalmamıştı.”
Yukarıdaki sözünden de anlaşılacağı gibi Niemöller, Nazilerin kendisiyle aynı düşüncede olmayan herkesin tutuklanmasına sessiz kalmıştı. Çünkü o bir Nazi destekçisiydi ve Hitler iktidara geldiğinde destek vermişti. Ancak protestan kilisesinin Nazilerle iş birliği yapması ve Hitler’in dine karışması üzerine Nazi iktidarına muhalif oldu. Tutuklanmadan önce 27 Haziran 1937’de Dahlem
kilisesindeki son ayininde şöyle konuştu:
“Eski azizlerin zamanında olduğu gibi, hükümet makamlarının elinden kurtulmak için zor kullanmayı bugün de düşünmüyoruz. Tanrı bize konuşmamızı emrederken insanların emrine uyarak susacak değiliz. Çünkü insana değil Tanrı’ya boyun eğmek zorundayız ve O’na boyun eğmeliyiz. (William Shirer, Nazi İmparatorluğu, cilt 1, Ağaoğlu Yayınevi, 1970, s. 380)
Niemöller, bu konuşmasından çok kısa bir süre sonra 1 Temmuz 1937 tarihinde tutuklandı ve 2 Mart 1938 tarihinde özel mahkemede hakim karşısına çıkarıldı. Suçu devlete isyandı ancak isyan ettiği açıkça ispatlanamayınca vaaz kürsüsünü kötüye kullanmak suçundan 2000 Mark para cezası ve 7 ay hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme, tutukluluk döneminde cezasından fazla yattığına karar vererek beraatine karar verdi. Ancak mahkeme çıkışında Gestapolar tarafından tutuklandı ve 1938-1945 yılları arasında Sachsenhausen ve Dachau toplama kamplarında esir olarak yaşadı. Niemöller Davası’ndan da anlaşılacağı gibi Nazi iktidarında mahkeme beraat kararı verse bile esir kamplarına yollanmanıza engel değildi.
Hitler’in ölüm makinası yargıcı: Roland Freisler
Tüm diktatörlerin iktidarları boyunca, yanlarından ayrılmayan ve diktatöre ölümüne sadık kişiler olmuştur. Bu kişiler, diktatörlüğün gerçek mimarlarıdır ve tarihe dikta rejimlerinin sembol isimleri olarak geçerler. Nazi diktatörlüğünün
sembol yargıcı da Roland Freisler’di. Hitler’in ölümüne kadar onun yanında olan ve Nazi ideolojisine ölümüne bağlı olan bir yargıçtı. Peki Roland Freisler kim?
Freisler bir hukuk adamı ama sandığınız hukukçulardan değil… Hitler’in yargı tetikçisi. Nazi ideolojisiyle ilk kez 1925 yılında
tanışıyor. O yıllarda genç bir avukat. 1. Dünya Savaşı’nda bir dönem Marksizm’e de sempati duymuş, Ekim Devrimi’ni desteklemiş gel gitler yaşayan biri…
1933 yılının Şubat ayında Prusya Adalet Bakanlığı daire başkanlığı görevine getirildi. Hitler iktidar olduktan kısa bir süre sonra ise Prusya Adalet Bakanlığı Devlet Sekreterliğine atandı ve 1934-1942 yılları arasında Reich Adalet Bakanlığı Devlet Sekreterliği görevini yaptı.
1942 yılında Nazi iktidarının sembol yargıcı olarak hatırlanacağı Reich Halk Mahkemelerinin baş yargıcı görevine getirildi. Göreve geldikten sonra Hitler’e yazdığı mektupta şu satırlar yazılıydı:
“Führer’im; Halk Mahkemeleri bundan böyle bir karar verirken, o karara konu olan olayı siz değerlendiriyor olsaydınız, nasıl karar vereceğinize inanıyorsa, o yönde bir karar vermeye çalışacaktır.”
Freisler, Hitler’e verdiği sözü fazlasıyla tuttu ve yargıçlığı döneminde Halk Mahkemeleri duruşmaları Freisler’in şovuna dönüştü. Duruşmalarda sanıklara en ağır hakaretleri ediyor, küfrediyor, yüksek sesle aşağılıyordu. 1944 yazında Hitler’e karşı
gerçekleştirilen suikast girişiminin sanıklarının duruşmasında o kadar yüksek sesle bağırmıştı ki duruşmayı kameraya kaydeden
teknisyenler, sesini alçatmasını istemek zorunda kaldılar.
1942 yılından, ABD uçaklarının 1945 yılında Berlin’i bombalaması sırasında öleceği güne kadar Freisler, bir ölüm makinası gibi çalıştı. 5000 kişiden fazla insanı idam cezasına çarptırdı ve kararlarının %90’ı idamdı. Buna rağmen dünyaya Nazi rejimini hoş göstermek için tiyatrolar düzenlemekten de geri kalmıyordu. İdam cezası vermeyeceği davalara dış ülkelerin temsilcilerini ve gazetecileri de çağırıp duruşmaları izletiyordu. Ancak bu parodi onun tarihe Hitler’in kanlı yargıcı olarak geçmesine engel olamadı.
Hitler’i Hitler yapan önce Alman halkı, sonra Alman yargısıydı. 1933 yılında ülkeyi içinde bulunduğu bunalımdan kurtarma vaadiyle bir kurtarıcı olarak iktidara geldi ve arkasında büyük bir halk desteği vardı. Bu destek öyle bir sevgiydi ki Sovyet ordusu Berlin’e dayandığında bile Alman halkı Hitler için ölüme hazırdı. Tabii her zaman yanında olan ve ona sahip olduğu gücü veren hakim ve yargıçları da…
Eğer Alman yargısı mensupları en baştan Hitler’e karşı dik durabilseydi Hitler sahip olduğu güce ulaşabilir miydi? Hitler’e bağlılık yemini edip “Kanun demek Hitler demektir” diye övünmek yerine Anayasa’ya bağlılıktan vazgeçmeselerdi bu kadar insan hayatını kaybeder miydi? Cevap: “Kesinlikle Hayır!..”
Nazi zulmünün mimarları Alman hakimleri ve savcılarıydı. Freisler gibi ruh hastası yargıçlar sayesinde Hitler, kendisine karşı tüm muhalifleri yok etti. Rudolf Hess gibi merhametsizce ceza verme yetkisine sahip bakanlar sayesinde iktidarını sağlamlaştırdı. Hans Frank gibi yargıçlara “Hitler, kanun demektir” diyen propaganda hukukçuları sayesinde yargıçları zihnen kontrolü altına aldı fakat tarih, Freisler’i ve onun gibi zalim yargıçları değil Martin Niemöller gibi adaleti savunduğu için mağdur edilen hak savunucularını yazdı.


Bu yazı 348 kez okundu.

Türk Solu
SON EKLENENLER