• Cumartesi, Mayıs 26, 2018

Necip Fazıl, Kadir Mısıroğlu ve Tayyip

poyraz
Ergün Poyraz
Aralık12/ 2017

Necip Fazıl Kısakürek; Tayyip’in “Üstadım” diyerek, sürekli andığı hocası!..NFK-Menderes
Kadir Mısıroğlu, Tayyip’in ayda 60 bin lira alan danışmanlarından…
Tayyip’in, her fırsatta “Üstadım” diye andığı üstadları Necip Fazıl onlara şu öneride bulunuyordu;
“Tekfur sarayını basan bahadırlar gibi bir makyaj oyununa, bir kamuflaja bürünmek gerekiyor.”
Onlar da bu makyajı, “İslam”da bulmuşlar, Müslümanlığı kendi idealleri için “kamuflaj” olarak kullanıyorlardı.
Bugün Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Mehmet Ali Şahin, din tüccarı besleme basın, Fetullahçı matbuat, İkinci Cumhuriyetçiler; dinci ve Fetullahçı yapılanmaların eylemlerini, cinayetlerini Atatürkçülere yıkmak için beraberce çırpınıyorlardı. Ne var ki, kavga çıktı keller de göründü…
Katillerin bir kısmının Fetullahçı oldukları kanıtlandı. Şimdi Silivri’deler…
Dün de üstadları Necip Fazıl, hilafetçi ve şeriatçı Vakit gazetesinin yine hilafetçi ve şeriatçı ve hatta tacizci yazarı Hüseyin Üzmez’e vurdurduğu, Ahmet Emin Yalman olayını, “Yalman’ın gazetesi Vatan’ın reklâm amaçlı operasyonu” diyerek onlara yıkmaya çalışıyorlardı.
Hani Ergenekon sürecinde Cumhuriyet gazetesine “kendisine reklâm olsun diye bomba attırdı” dedikleri gibi.
Necip Fazıl, Hüseyin Üzmez’e vurdurduğu Ahmet Emin Yalman için “Reklâm amaçlı olarak kendisi vurdurttu” diyor ve şöyle devam ediyordu:
“Son zamanlarda ve bilhassa Büyükdoğu gazetesinin tesiri ile tirajını tamamen kaybetmiş olan Vatan gazetesinin bizzat kendisine karşı tertibi.”
Necip Fazıl, iftiralarına şöyle devam ediyordu:
“Yalman’ın da haberdar olamayacağı şekilde, kendinden bir fincan kan alarak mukaddes davayı ve bu davayı tuttuğu zannedilen Adnan Menderes’i çürütmek için masonların ve kozmopolitlerin tertibi.”
Tayyip ve diğerlerinin üstadları Necip Fazıl, işledikleri suçu kendilerine yardım ettikleri için mağdur olan bir garibana, CHP’ye ve kumar oynarken kendini basan ve fotoğraflayan muhabir ile gazetesine yüklemekten çekinmiyorlardı.
26 Kasım 2007 tarihli Milliyet gazetesi’nde Hasan Pulur, çocuk tacizcisi Hüseyin Üzmez’in ağzından Tayyip ve diğerlerinin üstadlarının iftiracılığını şöyle belgeliyordu:
“Ben yapmadım deseydim suçu Şerif Dursun’a yükleyeceklerdi. Necip Fazıl Üstadımız da öyle istiyordu. ‘Bu hödüğün davamıza ne faydası olacak, suçu ona yükle, öyle olursa ben çıkarım’ diyordu. Serdengeçti ağabeyim de onun tarafını tutuyordu, onlar olaya davamız açısından bakıyorlardı.”
Davaları öyle kutsaldı ki, Hüseyin Üzmez küçük yaştaki çocuğa tacizden tutuklanınca, önce yasa değişikliği yapmaya kalktılar. Ardından bir günde adli tıptan rapor çıkararak Hüseyin Üzmez’i tahliye ettirdiler. Tacizci çıkar çıkmaz, kendisini Abdullah Gül’ün arayıp destek verdiğini ve affedeceğini söyledi.
Tayyip, Türkiye Milli Kültür Vakfı’nın 40. kuruluş yıldönümünde “Üstadım” dediği Necip Fazıl’ı şu sözleri ile ululuyordu:
“Necip Fazıl’ın muhalif, keskin ve ufuk açıcı duruşu olmasaydı; kendi ifadesiyle ‘Kökü ezelde ve dalı elbette bir sistemin aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakine sahip bir gençlik’ çağrısı olmasaydı; bugün bir şeyler eksik kalmış olacaktı.”
Necip Fazıl, muhalif, keskin ve ufuk açıcı duruşuyla Menderes’in yanına gidiyor, kendisine örtülü ödenekten para verilmesini istiyordu. Fazıl’ın gerekçesi tam kendine göreydi. Fazıl, Menderes’e “Ne yapayım boyacılık mı yapayım. Bu benim nazarımda düşmanlarınıza övünç size utançtır” diyerek etki ediyordu.
Menderes, Necip Fazıl’a örtülü ödenekten para verirken; “Arada bir beni de eleştir ki, durum anlaşılmasın” şeklinde nasihatte bulunuyordu.
Necip Fazıl, örtülü ödenekten 6 seferde toplam 100 bin TL alıyordu. Örtülü ödenekten sadece Necip Fazıl mı sebepleniyordu?
Olur mu?
Fazıl’ın eşi Neslihan da 5 bin TL ile örtülüden kısmetine düşeni kapıyordu. Necip Fazıl’ın İstanbul Erenköy’deki evininin döşenmesi için de bu fakir halkın sırtından 4 bin 254 lira veriliyordu.
Tayyip’in, Bülent Arınç’ın, Abdullah Gül’ün üstadları Necip Fazıl da bu paraları “şeriat isteriz” nidaları arasında afiyetle yiyordu.
Bülent Arınç’ın annesi için verilen yemeğin bedelini Manisa Emniyet Müdürlüğü ödememiş miydi?
Abdullah Gül, Devlet Bakanlığı döneminde devletin paralarını şahsi harcamalarında kullandığı için mahkûm olmamış mıydı?
Cumhuriyet tarihinin örtülü ödenek harcama rekorunu kıran Tayyip bu paraları nereye harcadı zannediyorsunuz?
Hadi, elinize alın Star gazetesini, açın Kanal 24’ü seyre başlayın.
Bu arada Ülker bisküvi yiyip bir de Kola Turka içerek düşünün…
Hatta Tayyip gibi yaparak Kola Turka şapkası da takabilirsiniz.
Başınız çok ağrırsa Medikal Park Hastaneleri ne güne duruyor, ücreti pahalı diye düşünmeyin, Emine Hanım torpil yapar.
Boşuna demiyorlar; “Bir insan, ideolojisini, hayallerini, emellerini, bir ceket gibi çıkarabiliyorsa, başka şeylerini de çıkarabilir demektir.”
Necip Fazıl Kısakürek’i yakından tanıyan herkesin birleştiği ortak görüş; onun hızlı bir Atatürk düşmanı olmasıydı. Necip Fazıl, 5816 sayılı “Atatürk’ü Koruma Yasası” uyarınca İstanbul Toplu Basın Mahkemelerince 8.7.1981 tarihli ve 1977–137 sayılı kararı ile Atatürk’e hakaretten mahkûm edilmiş, bu mahkûmiyet kararı Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 17.2.1982 tarih 1982–13 esas ve 1982–786 sayılı kararı ile onanmıştı.
Necip Fazıl’ın Atatürk düşmanlığı yanında şeriatçılığı ve ABD’ye yakınlığı diğer özelliklerindendi.
Ancak, Necip Fazıl rüzgâra göre yön değiştirmesini çok iyi bilen, değişim dümeniyle bir gün CHP’li, bir gün liberal, bir gün Atatürkçü, bir gün de şeriatçı olabilen nadir şahsiyetlerdendi.
O nedenle çömezlerinin de “Bukalemun” gibi ortama kolayca uymaları ve bunu “Değişim” maskesine büründürmeleri asla yadırganmamalıydı.
Necip Fazıl, her ne kadar Atatürk düşmanı olarak biliniyorsa da; Atatürk’ün sağlığında Atatürk’ten bile daha Atatürkçüydü. İrticaya karşı kendini bir kale gibi tanımlıyordu. Menemen olayı sonrasında 1930 yılında, Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde irtica yı “zift ruhlu, zehir” olarak tanımlıyor, Menemen olayına katılanları adeta lanetliyordu. Okuyalım:
“Vatanımızın kalbimize en yakın bir köşesinde, daha dün düşman bayrağından temizlediğimiz bir meydanı (Menemen) bu gün ‘İnna fetehnaleke’ yazılı zift ruhlu bir irtica aleminden temizliyoruz… İrtica, yatağımızın başucundaki bir bardak suya karıştırılan zehirdir…”
Necip Fazıl, Büyük Doğu dergisinin 1943 yılı Kasım sayısında Atatürk’ün ölmediğini, birgün mutlaka geri döneceğini yazıyor ve şunları söylüyordu:
“Evet, laf ve hayal yahut fikir ve remz (sembol) âleminde değil, doğrudan doğruya madde ve hakikat dünyasında Atatürk hayata dönecektir.
Bir gün onu kafuriden (kâfur ağacından) yontulmuş asil ve parmaklarıyla kılıcının kabzasını kavramış zarif ve ince endamıyla bir masaya eğilmiş ve gök gözleriyle dünya haritasını süzmeye başlamış olarak göreceğiz…”
Menderes hükümetlerinin Amerika ile ilişkileri en yüksek seviyeye çıkarmaya başlamaları sonucunda Necip Fazıl, Menderes’e yanaşıyor, onun vasıtasıyla aldığı örtülü ödenek paralarının yüzü suyu hürmetine bu sefer de şeriatçılığa ve Amerikan yandaşlığına soyunuyordu.
26 Mayıs 1904 yılında kendi açıklamasına göre Dulkadiroğulları soyundan Abdülbaki Fazıl Bey ve Giritli Mediha’nın çocuğu olan Necip Fazıl, ilk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız kolejlerinde tamamladı. 1947 yılında “Sabır Taşı” adlı oyunu ile CHP piyes yarışması birincilik ödülünü aldı.
Tayyip Erdoğan’ın, Abdullah Gül’ün, Bülent Arınç’ın, Kemal Unakıtan’ın hocaları ve üstadları olan, bu isimlerin her fırsatta arkasından gittiklerini söyledikleri Necip Fazıl aynı Kemal Unakıtan gibi solcuyken, Amerika’nın yeşil kuşak teorisinin ardından İslamcı gruplara dâhil oluyordu. Necip Fazıl İslamcılığa geçiş yaptıktan sonra o denli Amerikancı kesiliyordu ki, Amerika’nın İran’ı işgal heveslerini haklı bulmakla kalmıyor, teşvik bile ediyordu. Necip Fazıl’ın bu tutumunu eleştiren Erbakan ve arkadaşları onun hışmına uğruyorlardı. İzleyelim:
“Bana isnat ettikleri kusur olarak Amerikalıları İran cenubunu işgal etmeye teşvik ettiğimi öne süren bu beton kafalı köpekler bilsin ki, dava, Moskof’un işgaline mani olmak için orayı geçici şekilde tutmak tabiyesinden ibarettir ve ondan sonra Amerikalıya ‘şimdi çekilebilirsiniz!’ bunu yaptırmak kolaydır. Yoksa bu sefiller o hassas bölgeyi Moskofların istila etmesine taraftar mı bulunuyorlar?”
Necip Fazıl, 17 Temmuz 1959 tarihli Büyük Doğu dergisinde Amerika ile aşk muhabbetinde nelere dikkat edilmesini şöyle öğütlüyordu:
“Amerikan politikasını korumakla mükellefiz… Amerikan siyasetini tutmak biricik yol… Amerika’dan nazlı bir sevgili muamelesi görmek biricik dikkatimiz olmalı.
Yoksa bir Amerikan bahriyelisinin iki yana açık bacakları arasında mütalaa ettiği kadından daha ileri gidemeyiz. Dış siyasetimizde Amerikan siyaseti ve iç bünyemizde Amerikanizm politikasını kendimize birbirinden ayrılmaz bir siyaset tekliğine göre ayarlamakta ve her işe hakim bir mana gizlidir.”
Necip Fazıl, çıraklarına; “Amerika’dan nazlı bir sevgili muamelesi görmek biricik dikkatimiz olmalı” şeklinde bir akıl veriyordu. Ancak, çıraklarını; “Bir Amerikan bahriyelisinin iki yana açık bacakları arasında mütalaa ettiği kadından daha ileri gidemeyiz” diyerek uyarıyordu.
Çırakları Necip Fazıl’ın korktuğundan daha fazlasını gerçekleştiriyorlar, ülkemizi Amerika karşısında sermaye kadınları durumundan daha kötü bir hale düşürüyorlardı.
Necip Fazıl, sıkı kumarcıydı. “Ata Senfoni” adlı kitabı, at yarışları oynarken biriken borçlarını ödemek için İş Bankası adına yazdığı bir kitaptı.
Yine bir gün kumar oynarken basılmasının ardından “Ben orada araştırma yapıyorum” diyebiliyor, bu basılma olayından sorumlu tuttuğu Ahmet Emin Yalman’ı Deyyus’lukla suçluyordu.
Arkasından da, dinci Vakit gazetesi yazarı olan Hüseyin Üzmez, Ahmet Emin Yalman’ı din adına vuruyordu. Hüseyin Üzmez, Aczimendi Şıhı Müslüm’ün Fadime ile basıldığı evin sahibiydi. Ergenekon iftiralarında bu baskına “Ergenekon yaptı” diyenler, ne hikmetse Vakit gazetesini, baskının yapıldığı evin sahibi Hüseyin Üzmez’in rolünü açıklamıyorlardı. İlahi adalete bakın ki Üzmez, önce torunu yaşındaki kızlarla gerçekleştirdiği evliliklerle, daha sonra 14 yaşındaki kıza tacizden tutuklanmasıyla gündeme geliyordu.
Tacizci dinciyi, yine başta Vakit olmak üzere dinci basın savunuyordu.
Savunan sadece dinci basın mıydı?
Olur mu?
Adalet Bakanlığı’nın dinlettiği hakimler arasında Hüseyin Üzmez’i yargılayan mahkemenin başkanı da yer alıyordu. Ancak dinleme Üzmez’i kurtaramıyordu.
Tayyip’in, Bülent Arınç’ın, Abdullah Gül’ün ve Unakıtan’ın kendisini kumar oynarken görüntüleyen Ahmet Emin Yalman’ı “din maskesi” ile vurdurtan üstadları, suçu da dinciliklerinin gereği olarak günahsız bir insana yükletmek istiyordu. Sadece günahsız insana suç yüklemekle kalmıyor, Yalman’ı gazetesinin reklâm amaçlı olarak vurdurttuğu iftiralarına da sarılıyorlardı. Bugün de Ergenekon iftiranameleri ile o “Üstad”ın talebeleri aynı iftiraları sergilemiyorlar mı?
Şimdi Üzmez’in itiraflarına bakalım:
“Ben yapmadım, deseydim suçu Şerif Dursun’a yükleyeceklerdi. Necip Fazıl üstadımız da öyle istiyordu. Bu hödüğün davamıza ne faydası olacak, suçu ona yükle, öyle olursa ben çıkarım,NFK-kadinbacaklari diyordu. Serdengeçti ağabeyim de onun tarafını tutuyordu. Onlar olaya davamız açısından bakıyorlardı. Bense bir can için zillete düşmeyi sevmiyordum.”
Necip Fazıl’ın ve öğrencilerinin karakterlerini ölçmek için bu olay sanırım bazı gerçeklere ışık tutacaktır. Hüseyin Üzmez’in Aczimendi şıhına Fadime’ye tecavüz etsin diye evini vermesi, kendisinin tacizden tutuklanması, “Üstad”ın bir diğer öğrencisinin İçkale Oteli’nde başlayan krizinin hastanede sonlanması ve diğerleri birçok dincinin ortak özelliklerini meydana çıkarıyordu.
Öyle ya Üstadlarının perde önüne şeriatçılığını çıkarırken, perde ardından da “Kadın Bacakları” isimli şiiri ile yetişiyorlardı. Şeriatçı Necip Fazıl’ın “Kadın Bacakları” adlı şiirini okuyalım ve bu şiirin şeriatçılığın hangi yanına düştüğünü soralım.
Tayyip, MTTB gecelerinde “Üstad”ının “Sakarya” adlı şirini okuduğunu övüne övüne anlatıyordu.
Ya ev sohbetlerinde?
“Necip Fazıl, sıkı kumarcıydı. ‘At’a Senfoni’ adlı kitabı, at yarışları oynarken biriken borçlarını ödemek için İş Bankası adına yazdığı bir kitaptı” dedik…
Diyeceksiniz ki, belgesi?
Buyrun, Tayyip’in danışmanı Kadir Mısıroğlu’nun, Tayyip’in hocası Necip Fazıl hakkında, “Üstad Necip Fazıl’a Dair” adli kitabından:
“Sonradan at hakkındaki his ve düşüncelerini ‘At’a Senfoni’ adıyla bir kitap haline getirmiştir. Bu eserin telifinin garip bir hikâyesi vardır.
Üstad, paraca sıkıntıda olduğu zamanlarda kimi bulursa bir hatır senedi imzalatır, bunu tanıdığı bir banka müdürüne iskonto ettirerek o anlık sıkıntısını giderirdi.
O zamanlar Müslümanlar madden bugünkü ile kıyaslanmayacak derecede zayıftı. ‘Müslüman Tüccar’ sıfatına haiz olanlar son derece azdı. Bu bakımdan böyle sened imzalayanların çoğu talebe nev’inden iktisaden güçsüz sevenleriydi. Tabii bu sened ödenmez ve bankada bir hayli borç birikmiş olurdu. Kendisini seven bir bankacı buldu mu bu yola başvururdu.
Kendisine böyle müzahir davrananlardan biri de o zaman Akbank Umum Müdürü olan Erol Dallı idi.
Bahçekapı’daki Akbank Merkezi’nde Erol Dallı’yı ziyarete gittik. Üstad beni 2 bin liralık bir hatır senedi imzalamaya ikna etmişti. Durumu Erol Dallı’ya izah etti. Bana güvenebileceğini söyledi. Bir talebe yurdunun sahibi olduğumu ifade etti. Erol Dallı’nın gözü beni pek tutmadı. Zira senedin gerçek olmadığını kolaylıkla tahmin edebilmişti. Bir hayli uğraşmadan sonra adam dedi ki;
– Üstad, bu şekilde iskonto ettirdiğin senedlerden dolayı bankamıza 30 bin lira borcun birikti. Bunları kapatman için bir çare düşünüyorum. Bize at hakkında bir kitap yazsan, onun te’lif ücreti olarak senden otuz bin liralık bir makbuz alayım. O’nu Cokey Kulübü’nden tahsil ederim. Sende bu yükten kurtulursun!..
Erol Dallı o sırada Cokey Kulübü’nün idare hey’etinde miymiş yoksa başkanı mıymış… Böyle bir şey… Üstad kendisi ile oradan tanışıyordu.
Erol Dallı’nın pek tabii olarak davamızla pek alakası yoktu. Üstad’a ‘şair’ ve ‘tiyatro’ yazarı olarak hayranlık duymaktaydı…
Erol Dallı’nın bulduğu formül Üstad’a cazip göründü. Ancak eski borcun üzerine yeni bir şey koparmak şarttı. Zira Üstad’ın o anda paraya ihtiyacı vardı. Epey çekişmeden sonra otuz iki bin liraya sulh oldular ve Üstad, üstelik sened de vermeden iki bin lira daha almış oldu.
Üstad’ın diğer bazı eserleri de bu gibi zaruretlerle vücut bulmuştur…”
Büyük Doğu’nun rahle-i tedrisatından geçen bu adam Millî Türk Talebe Birliği içindeki ilk Şeriatçı örgütlenmelere de destek olur. Burada sağcı militanlara (belki aralarında Tayyip de vardır) verdiği bir konferansta Atatürk’e ve Cumhuriyet devrimlerine saldırınca yargılanır. Ceza alır. Ama cezasını, hapishanede değil akıl hastanelerinde tamamlayacaktır:
“Hükmedilen cezanın infazı Eskişehir Sivil Cezâevi’nde başlayıp İstanbul Sağmalcılar Cezaevi, ve Bakırköy Akıl Hastahânesi Adlî Servis merhalelerinde geçtikten sonra Cerrahpaşa Hastahânesi Psikiyatri Kliniği’nden 1974 Yılı Mayıs’ında çıkarılan umûmî afla nihayete ermiştir. Lâkin bu benim ilk hapsedilişim değildir. Merhum Necip Fazıl Bey’le yakınlığım dolayısıyla resmî bir sürü istintak (soruşturma) geçirmiş ve nihayet 27 Mayıs 1960 İhtilâli’nden sonra hapsin hem de ‘Kızgın Askerler’ kontrolündeki en şiddetli nev’ini tatmıştım.”


Bu yazı 369 kez okundu.

Ergün Poyraz
SON EKLENENLER