• Çarşamba, Ekim 18, 2017

Nihat Behram’dan Hayatın Özü: 
“Şiirözü Kitaplığı”

serap
Serap Yeşiltuna
Haziran12/ 2017

Uçurtmayı Vurmasınlar filminde Barış’ın seslenişini hatırlar mısınız?
“Kuşlaar, kuşlaar babam nerde?”
Hep kuşlara seslenir Barış. Bir gün avluya minik bir kuş düşer, kanadı kırık. İnci ile birlikte onu tedavi eder, minik gagasına damlayla süt verir, sonra da uçurup babasına yollarlar kuşu.
Bazen güneş el sallar onlara, bazen de bir avuç toprakla çiçek ekerler küçük bir kutunun içine. İnci doğayla anlatır sevgisini, Barış da sınırlı bile olsa gökyüzü ile güneş ile kuşlar ile öğrenir hayatın anlamını.
Nihat Behram’ın son çıkan “Şiirözü” kitapları var elimde. Şimdiye kadar gördüğüm, en şiir, en resim, en doğa, en yeşil, en hayat, en gerçek kitap bu. Hikâyesini şöyle anlatmış Nihat Behram “İlksöz”de:
“Arkadaşımla şiir üstüne konuşuyorduk. Arkadaşımın oğlu, babasının telefonuyla oynar görünerek bizi dinliyordu. Arkadaşım ‘Anlayamadım!’ dediği şiir hakkında bir şeyler soracaktı ki oğlu ‘Ben anladım!’ diye araya girdi. Biraz şaşkın, biraz kızgın, ‘Neyi?’ dedi babası. ‘Senin birine kızdığın, küstüğün, ya da sevdiğin gibi, bir kuş, bir köpek, bir ağaç da kendine kötülük yapana küser, kızar, iyilik yapanı sever. Onlar da korkar üzülür, özler dedi. O an içimde çağlayan sesi duydum. Çağıltısında sesim kayboldu. Arkadaşım, yüzü iki avucu arasında sessiz kaldı. Arkadaşımın çocuğu bu kez kendi kendine konuşuyormuş gibi ‘İnsan ne kadar bilgili olursa olsun, kuşlar ormanlar dağlar denizler kadar bilgili değildir’ diye mırıldandı. Sonra kendinden emin ‘Bu şiir onlardan öğrendiklerini anlatıyor’ diye ekledi. Kafamdaki soruların en karanlığı o an aydınlandı. Sanatın özündeki sığınağı buldum. Evet, sanatın en kapalı, en anlaşılmaz, en soyut, en yalnız sanılanı bile, çocukların kalbinde apaçık, apaydınlık, yıldızlarca kalabalıktı. Bu sadece şiir için değil derinlikli bütün sanatlar için geçerli. Nasıl ki gerçek sanatçının ruhu çocukluğunda gizlidir, gerçek sanatın ruhu da çocuklarda gizli. Sanatın insanla hayat arasında…”
“Duygusu çocuklarda gizli öyküleriyle şiirler” olarak tanımlıyor bu kitaptakileri Nihat Behram. Pek çok konuyu çocuklarla anlatmak, onlar gibi bakarak görmek ne kadar kolaydır değil mi aslında. Çoğu zaman farketmeyiz bile. Oysa 12 Eylül’ü anlamak için Öner Yağcı’nın “Kardelen” romanını okumak, “Uçurtmayı Vurmasınlar” filminde Barış’a kulak vermek en sarsıcı olan değil midir?
Evet öyledir. O nedenle Nihat Behram’ın Şiirözü kitapları bugünleri anlamak için de bir rehber sunuyor bizlere. Çocukları anlayın, onları gözleyin, zaten hayatın kendisi ve sanatın en güzel hali orada diyor.
Sayfaları çevirdiğinizde sadece şiirleri ve yazıları görmüyorsunuz. Ressam Bayram Gümüş’ün çizimiyle tabiatı çocukların baktığı gibi görüyorsunuz. Yeşilin en güzel hali, kırmızının, pembenin en canlısı ve tabiatın en parlak hali o sayfaların arasında gizli.
“Koşarak geçtim dereden. İncecik bir derecekti” derken sayfanın diğer yanında o derecik çıkıveriyor karşınıza. Çocuk resimlerindeki o capcanlı, etrafı çiçeklerle dolu o derecik! Çok güzel çizilmiş bir çocuk resmi mi, yoksa çok iyi bir ressamın çocuk olup çizdiği bir sanat eseri mi? Şiirle resim elele verip bir büyüğün çocukluğuna dönmüşler ve “şiirözü” kitapları çıkmış işte ortaya!
Bu kitapları ilk kez İzmir Kitap Fuarı’nda görmüştüm. Aylar sonra Silivri Cezaevi’ndeki kitap yasağı kalkmıştı ve Gökçe Fırat’a “Darağacında Üç Fidan” kitabıyla devrimcileşip, şiirleriyle büyüdüğümüz Nihat Behram’dan da bir kitap imzalatmak istemiştik. Hemen bu üç kitaba ilişti gözlerimiz. Sadece son kitapları olması değildi sebep. Öyle renkli, öyle güzel görünüyorlardı ki! Hele de Gökçe Fırat gibi renklere âşık biri için…
Kitapları aldık, içimi bir hüzün kapladı.
Can Dündar’ın “Tutuklandık” kitabında bir bölüm okumuştum çünkü, o aklıma geldi.
“Silivri’nin yasaklar listesi hayli kabarık ama bu yasaklar içinde en çok eksikliğini hissettiklerimden biri renkti. Silivri renkten arındırılmış, adeta özellikle renksizleştirilmiş bir bölge… İç duvarlar kirli sarı, demir kapılar kahverengi, yer karoları bej, mutfak tezgâhı metal. Plastik masa sandalye soluk beyaz. Florasan ışığı da öyle. Başka renk yok. Deniz uzak, gök tutsak…”
Sonra sevindim. Galiba dedim, bu kitapları çok sevecek; Deniz yakın, gök özgür!
O grilik o renksizlik içinde gökkuşağı gibi bir kitap!
O tutsaklık içinde kuşlar kadar hür, o tecritin altında doğa kadar zengin bir kitap!
Bulutlar artık ona yakın, deniz yakın, kuşlar yakın, çocuklar yakın, sesler ve rüzgâr yakın dedim, gerçekten sevindim.
Ve sonra bir haber geldi. Mektup falan değil ama. Öyle “özgür tutsaklık günleri”nde değiliz ki; OHAL var, mektup yassak! Bir görüş gününde annesinden duydum, kitapları çok sevmiş!
Sonra açtım kitabı O’nun için, hapsedilmiş masum biri için, doğaya ve sevdiklerine hasret biri için okumaya başladım, şöyle bir paragraf çıktı karşıma:
“Dünyanın en zor şeyi insanın sevdiklerinden uzakta kalmasıymış. Bunu sevdiklerimden uzakta kaldığım zaman anladım. Sevdiklerimi uykumda bile unutamıyordum. Rüyama giriyor, beni çağırıyorlardı. Böyle rüyalar gördüğüm gecelerde uyanınca ne yapacağımı bilemiyordum. Rüyamda değil uyanıkken sevdiklerimle yan yana olmak istiyordum. Rüyalar beni kandırıyordu. Kandırılmak da üşümek gibiydi. Yüreğim üşüyordu. Yüreğimi örtmenin, kendimi avutmanın çaresini bulamıyordum. Bahar tam o zaman yetişti. Kuşlarıyla, çiçeklenen dallarıyla yetişti.”
İçim sıkıldı. Rüyalar görüyordu o da mutlaka. Sevdiklerini de görüyor ama onlara dokunamıyordu. Rüyalar onu kandırıyordu ve üşüyordu. Ama işte bahar tam o zaman yetişemezdi ki! Silivri’ye ne bahar geliyordur, ne kuşlar, ne çiçekler! Sonra bir sayfa daha çevirdim ve aradığım teselliyi orda buldum:
“Dalın tomurcuğuna, tomurcuğun çiçeğine, çiçeğin yemişine kavuşmasındaki güç, topraktaki köklerinde gizliydi. Doğada toprağına tutunmayan yaşayamıyordu. Yeter ki kökü olsun, taşta bile can buluyordu çiçekler. Dalların yaşama umudu kökünden besleniyordu. İnsanın köküyse kendi yurduydu. Yurt özlemi de, çiçeğin yaşama umuduyla toprağına tutunmasına benziyordu. Toprak hayatın anasıydı.”
Kökler ve yurt…
Hemen hatırladım. Gökçe Fırat gözaltı kararını duyar duymaz ifade vermeye kendisi gitmiş ve bir an bile bu ülkeyi terketmeyi düşünmemişti. “İnsanın köküyse kendi yurduydu” çünkü. Olsun varsın bahar gelmesindi Silivri’ye. Vatan sevgisi vardı ya işte. “Yeter ki kökü olsun, taşta bile can buluyordu çiçekler”. Yeter ki vatan sevgisi olsun Silivri’de bile can buluyor, umut doluyordu insan. Kim bilir neler yazıyor, neler düşlüyor bu ülke için diye sevindim yine. Bu tutsaklık nasıl özgürleştiriyor onu, bu tecrit nasıl kalabalık yapıyor ruhunu diye sevindim. Bu satırları okuyup, bu resimlere bakıp ne güzel düşler kurduğunu hayal ettim.
Belki ağladığı da oluyordu. Buna da tam üzülecektim ki bu sefer şu satırlar yetişti imdadıma:
“Sadece insan mı ağlar? Acısı yarası olan her canlının gözyaşı var. Yolunan çiçeğin, zehirlenen arının, kurutulan derenin, kesilen ağacın, kanadı kırılan kuşun… Gözyaşı gözün çığlığıdır. Yardım çağrısıdır. İmdat sesinin gözdeki salgısıdır. Yüreğin kulakları ancak onu duyar. Yüreğin kulakları vicdandır. Vicdan taşımadan insan olunmaz.”
Vicdan taşıyan da kötü bir insan olamaz. Çocukça bir çıkarım yaptım. Kötüler cezaevine girince daha kötü olur, iyilerse cezaevinde daha iyi olur diye. Bu kitabın çok da cezaeviyle, hapisle, zindanla ilgisi yok resimler bile alabildiğine özgür diye düşünürken kanlı bir zindan resmi gördüm.
“İnsanlığını yitirmişse eğer, insan kılıklı yaratık artık sadece ırmağa, bülbüle, arıya, dala, ağaca değil, insana da düşmandır. Çünkü taşın bile kalbi var, ama onun yok. Taş bile acının karşısında çaresiz kalmaktan utanır, ama kalbi taşlaşmış insan acı vermekten utanmaz! Taşın kalbi olur mu, taş utanır mı demeyin, ben gördüm. Şişlenmiş zincirlenmiş sırtımı dayadığımda, taş duvar orada olduğunun ezikliğiyle için için ağlıyordu. ‘Ben kendim gelmedim, beni insan kılıklı yaratık dağların koynundaki yuvamdan söküp getirdi’ diye inliyordu. Zindan yapan insan kılıklı yaratığın elinde taş bile taş olduğundan utanmıştı.”
Taş bile taş olduğundan utanmış…
Ama Nihat Behram az bile yazmış!
Zindan yapan insan kılıklı yaratık zindan yapmakla kalmamış, zindandaki avlunun üzerini tel örgülerle kapatmıştı. Tel örgü, tel örgü olduğundan utanmasın mı!
Zindan yapan insan kılıklı yaratık mektubu kâğıdı kalemi bile yasaklamıştı ki en az taş kadar kağıtlar ve kalemler de utanmıştır!
Zindan yapan insan kılıklı yaratık, sevdiklerinden gelen bir çiçek yaprağını bile ona çok görmüştü ki o çiçek de utanmıştır!
Sonra sormuş Nihat Behram “…dereyi, bülbülü, ağacı, çayırı, arıyı, kelebeği ve de çocukları anaları babaları ağlatan insan gördünüz mü?” diye.
Sonra cevaplamış:
“Tabii gördünüz, çünkü onlar da çevremizde. Gördünüzse ne yaptınız. Aman sakın ha, hiçbir şey yapmadık, sustuk sessiz kaldık demeyin. Ağlatanı görüp susmak, insan kılıklı canlı olmaktır.”
Bu kez ben cevapladım. Sadece çocukları, anaları, babaları ağlatan değil zeytini, zeytin ağacını bile ağlatanları gördük biz! Ama susuyor muyuz? Susmayanımız çok. Bu zulme ortak olmayanımız çok. Belki bunun bedeli insan kılıklı yaratığın yaptığı zindanlara atılmak ama gerçek bir insan olmanın tek koşulu da bu.
Sonra Gökçe Fırat için yine çevirdim sayfaları. Vicdanının ne kadar rahat olduğunu hissettim. Susmamıştı. İnsan kılıklı yaratık olmamak için, gerçek bir insan olma yolunda kararlı adımlar attığı için oradaydı. Aslında hayata bir çocuk kadar saf ve temiz baktığı için, bir çocuk kadar çıkarsız, riyasız olduğu için, bir çocuk kadar “apaçık ve aydınlık” olduğu için oradaydı.
Nihat Behram hem büyüklere hem çocuklara hayatın ve sanatın anlamını işte böyle rengarenk ve tertemiz bir kitapla yeniden hatırlatırken, zindandakilere de yepyeni bir ışık sunmuştu işte…


Bu yazı 97 kez okundu.

Serap Yeşiltuna
SON EKLENENLER