• Pazartesi, Aralık 11, 2017

Perinçek’in PKK’ya destekleri (3)

ergunpoyraz
Ergün Poyraz
Kasım03/ 2017

Perinçek ve ekibi Kızılhaç’tan yardım istiyor
Perinçekgillerin PKK’lı Zübeyir Aydar’ın da dahil olduğu grupla hazırladıkları raporda tam bir PKK ağzıyla Türk devleti ve askerlerine hakaretler yağdırılıyordu:
“Gerilla hareketinin etkin olduğu Botan bölgesinde halka karşı her türlü şiddet uygulanarak, yöreyi tamamen insansızlaştırma politikası ortaya konmuştur.
Bu politika çerçevesinde koyunların melemediği, bal arılarının vızıldamadığı, ormanların yakılarak çıplak dağların ortaya çıkarıldığı çoluk çocuk seslerinin yankılanmadığı, ağaçsız, evsiz ve insansız bir bölge oluşturulmak istenmektedir…
Ormanlar ve meyve bahçeleri yok ediliyor. Bölgede, halka karşı ilan edilmemiş bir savaş yürütülüyor. Masum insanların ölümü, artık sıradan olaylar haline gelmiştir…”
Perinçek, “Türk Sorunu” adlı kitabının 170. sayfasında insanların jandarma ve komando ateşiyle kolayca vurulabildiği hezeyanlarında bile bulunabiliyordu:
“Doğu ve Güneydoğu Bölgesinde, dağda patikalarda yürüyen köylü, koyun otlatan çoban, çeşme başında su dolduran genç kız, komando veya jandarma ateşiyle karşılaşabiliyordu. İnsanlar çok kolay vurulabiliyordu. Sıradan insanlar öldürüldükten sonra televizyondan ‘yıkıcı ve bölücü örgüt mensubu’ ilan ediliyor ve devletin başarı hanesine bir rakam daha ekleniyordu.”
Perinçek, aynı kitabında devlet düşmanlığına ara vermiyor ve şunları da söyleyebiliyordu:
“Sansür ve sürgün kararnameleri tüm anlamıyla hayata geçirilmiş bulunuyor. Bölge, toplu sürgün yaşıyor.
Heyetimiz; Kızılay, Kızılhaç’ı ulusal ve uluslararası yardım kuruluşlarını, insan hakları savunucularını ve örgütlerini, köylerinden kovulan Botan bölgesi insanına yardım eli uzatmaya çağırır…
Kürt sorununun çözümünde şiddet yolunda ısrar edenler, halkı tamamen kaybetmişlerdir. Şimdi ise ‘kaybettikleri halkı’, ‘ortadan kaldırma’ yolundadırlar. Bugün nerede ise hergün rastlanan ‘kaza ölümleri’, yakılan köyler, şehirlerin kasabaların etrafında çoğalan çadırlar; (Önlem alınmazsa, demokratik bir muhalefet örgütlenmezse) yarınki toplu katliamın habercisidir…”
Bugün “Haçlı irtica, Haçlı irtica” diye dört dönen Perinçek, TSK’ya müdahale etsin diye Haçlı İrtica’nın mızrak uçlarından yardım dileniyordu. Perinçek, kitabının 167. sayfasında, yine bugün karşı olduğu siyasal çözümü öneriyordu:
“Mesele, ‘PKK’yi ezme meselesi’ değildir. Kürt meselesidir. Çünkü dağdaki gerillaları tek tek öldürseniz, Bekaa Vadisi’ndekileri ve diğer kampları imha etseniz, halka da kitlesel bir kırımla gözdağı verseniz; mesele gene çözülmemiş kalacaktır. Bunların hiçbiri kolay değildir, fakat bu politikanın çıkmazını sergilemek bakımından söylüyoruz: Terör programı, devlete üç-beş yıl bile kazandırmaz. Mesele, çok yakın bir geleceğe Karadağlar gibi yıkılmış olur. Çünkü devlet terörü, Kürtlerin eşitlik, özgürlük ve kardeşlik susuzluğunu gidermeyecek, Türkler ve Kürtler arasındaki son köprüleri de berhava edecektir…”
1 Nisan 1990’da Doğu Perinçek tarafından “2000 ’e Doğru”da, 1993 tarihinde ise “Türk Sorunu” adlı kitabında yer alan yukarıdaki yazının devamında bakın daha neler yumurtluyordu:
“Kürt halk kitleleri 2000’e Doğru’yu çok seviyor. Devleti sevmiyor…”
Perinçek, Genelkurmay’ın “Kürtleri öldür” emri verdiğini iddia ediyor
Perinçek, kitabında Ümit Zileli tarafından getirildiğini söylediği sözde belgelere dayanarak Genelkurmay’ın “Kürtleri öldür” emrini verdiğini söylüyor ve gerçek dışı birçok örnek vererek “bu emrin uygulanması mı” sorusuyla askerlerin keyfi olarak insanları öldürdüğüne dair iftiralar atılıyordu. İşte sayfa 190’da o iftiralardan biri:
“Karşı taraftan bir kız ‘teslim oluyorum’ diye bağırdı. Silahı yoktu. O arada astsubay Orhan Keskin ‘vur emri verdi.’ Erler de ateş etti. Kızı öldürdüler.”
Bir diğer iftira ve yalan da sayfa 191’den:
“‘Ateş etmeyin, biz köylüyüz’ diye bağırdık. Jandarma mevziden bizi hiç dinlemeden üzerimize geldi. Bir yandan ateş ediyordu. Birden Kazım’ın devrildiğini gördüm.”
Perinçek, “2000’e Doğru” dergisinin 7-13 Şubat 1988 tarihli sayısında ve 1993’te yayınlanan kitabının 291’inci sayfasındaki “Dağlarda gerilla var” başlıklı yazısında PKK hayranlığını bakın nasıl sergiliyordu:
“Dağlarında gerilla var bu memleketin değil mi? Hükümet on beş günde bir onların kökünü kazıdığını ilan ediyor. Vurulanlar oluyor, yakalananlar ama tükenmiyorlar. Dünya ilgili; özellikle bir ulusal sorundan kaynaklanması nedeniyle, bu işin nereye varacağını tahlil ediyor, tavır belirliyor, partiler beyanat veriyor…
Onların yerlerde vurulmuş yatarken, hatta bazen ellerinde silahlarla tek kol halinde yürürken fotoğraflarını yayınlıyor.
Bütün bunlarda ne var denecektir. Doğru, İstanbul veya Ankara’dan silah seslerini duymuyoruz ama neredeyse hergün televizyon ve basın aracılığıyla göz göze geldiğimiz sıradanlaşmış bir gerçeğimizdir bu dağdaki gerilla!”
Perinçek, “Demokratik Devrim” dediği, “ne idiğü belirsiz Sosyalizm”in üçayağını kitabının 294. sayfasındaki yazısında, “İşçi, köylü ve Kürt” olarak ilan ediyordu. Talabani’ye akıllar veriyor ve şunları söylüyordu:
“Türkiye, bu asrın başında bir cumhuriyet kurdu. Fakat bu bir yarım cumhuriyetti. Şimdi o Silopi’de, o Cudi Dağı’nın eteklerinde dağlara kol kanat geren halkın mücadelesiyle; 1989’un baharında 1 milyon işçiyi kapsayan Türkiye’nin güzelim işçi sınıfı mücadelesiyle bu olayın çözümü başlamış demektir…
Çözüm, zulmün en ağır olduğu, çelişkilerin en keskinleştiği yerlerden başladı. Rejimi en ağır biçimde Kürt halkı sırtında taşıyordu…
Türkiye devriminin dinamikleri, Kürt dinamiğiyle işçi dinamiği harekete geçmiştir.
Çözücüler harekete geçmiştir arkadaşlar.
Son olarak, Kürt sorunu iktidar olma sorunudur. Biz bunu, basit bir kültürel sorun olarak görmüyoruz. Halkların iktidar sorunudur, diyoruz…”
Perinçek, kitabının 304. sayfasında Türk devletine ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne olan kinini de kusuyor, devleti ve kurumlarını yerden yere vuruyordu:
“Devlet halk içerisinde yalnızca nefret toplamış. Halk içinde bir güce sahip değil, esas olarak. Orada yalnızca silahlı güç olarak var. Devletin, hakim sınıfların normal olarak bir ideolojik hegemonyası olur; bu tamamen çökmüş durumda. Bir tek silahlı gücüyle ayakta duruyor. Milli sorunun devletçe askeri çözümü, kesinlikle iflas etmiş durumdu.”
Perinçek aynı kitabında PKK’ya ise övgüler düzüyordu:
“Bölgede gerilla hareketinin halk içinde geniş, yaygın bir sempati yarattığı çok açık… Onun dışında, şehirlerde yer yer aydınlar ve öğrenciler arasında reformcu Kürt örgütlerinin belli bir etkisi var, ama gerilla hareketi ile karşılaştırıldığında çok zayıf.”
Perinçek ve yoldaşları 1990’lı yılların başlarında askerin Cudi Dağı ve çevresine kimyasal bomba atacağı şeklinde bile yalan haberler yaymış, sonra kendilerince uydurma bir direniş örgütlemiş ve böylece haince sergiledikleri iftiralarını, yine haince kendi çaplarında başarıya çevirmişlerdi. Perinçek’in kitabının 309. sayfasında bu tertiplerini yine Perinçek’in kendisinden okuyalım:
“Cudi Dağı’na kimyasal bomba atılması ihtimaline karşı direnişi, cezaevlerindeki açlık grevleri sırasında yürüttüğü dayanışma eylemi, somut tek tek baskıcılara karşı anında aldığı cesur, kararlı ve etkili ses getiren tutumları, Cudi Dağı eteklerindeki köylerin devlet tarafından zorla boşaltılması istendiğinde Sosyalist Parti (İP’ten önceki partileri) Genel Başkanı Ferit İlsever’in oralara kadar gidip köylülerle dayanışma göstermesi, partiye itibar kazandırmıştı…”
Perinçek’in Kürdistan’ı
Nasıl, Apo’ya ilk “Sayın” diyen Perinçek ise, Doğu ve Güneydoğu için de “Kürdistan” tanımlamasında bulunan yine aynı Perinçek’ti.
Perinçek, Teori dergisi ve 1993 model “Kürt Sorunu” adlı kitabında; PKK’nın anti-feodal devrim(!) yaptığını müjdelerken, sözlerini şöyle sürdürüyordu: “Askeri çözüm kesinlikle iflas etmiş durumda. Köklü bir anti-feodal devrim yaşanıyor…”
Perinçek, İşçi Partisi’nden önceki partileri Sosyalist Parti hızla gelişiyor diyor ancak çok geçmeden partileri kapatılıyordu. Onlarda İşçi Partisi’ni kuruyorlar, PKK destekli sosyalistliklerine Atatürkçülük kılıfı geçirmeye çalışıyorlardı.
Perinçek, nasıl bugün “ayaklanma” çığlıkları atıyorsa o günlerde de “Kürt intifadası yani ayaklanması geliyor” diye zıp zıp zıplıyor ancak gelişmeler sonucunda kıç üstü çöküyordu.
O günlerde beceremediği Kürt ayaklanmasını bugünlerde genele yayarak gerçekleştirmek istiyor ancak bu gidişle mahşer tilkisi gibi ortada kalacağa benziyor.
Doğu Perinçek, ayazda kaldığından olacak Şubat 1991 tarihli “Teori” dergisinde ve 1993 model kitabında, yolunu şaşırmışlar kervanına şöyle katılıyordu:
“Kemalizmin karşıtı Kürt milliyetçiliği değildir. Kemalizm ve Kürt milliyetçiliği evrensel planda aynı ideolojidir.”
Doğu Perinçek, PKK yanlısı “Berxwedan” dergisine mülakat veriyor, derginin kendisine sorduğu “Kürdistan ulusal direniş hareketinin -serhildan ve gerillanın- Türkiye işçi sınıfı eylemi üzerinde etkileri konusunda somut gözlemleriniz oldu mu? Varsa nelerdir?” şeklindeki soruya şöyle cevap veriyordu:
“1980’lerin sonuna doğru Kürt yoksul köylüsünün dağa çıkması, 1989 işçi rüzgârı, 1990 Kürt intifaları ve 1991 başındaki genel grev ve madenci yürüyüşü; bir senfoninin birbirini izleyen temaları gibi. Bu işçi yılına gelişimizde Kürt dinamiğinin önemli bir payı var…”
Perinçek, kitabının 355. sayfasında Kuzey Irak’tan “Kürdistan” diye bahsediyor, 359. sayfasında “Cumhuriyet tarihi boyunca ‘Sen illegalsin, sen yasadışısın’ denen Marksizm-Leninizm, komünizm legal olmuştur. Onu legal yapan, Türkiye’nin kahraman işçi sınıfıdır. Kürt halkı, adı bile tarihten silinen illegal Kürt halkı, bugün legalitenin göbeğindedir” diyor ve hezeyanlarına şöyle devam ediyordu:
“Kürtsüz devrim olmaz, bu aritmetik kuraldır. Kürt halkı, bu çürüyen devletin, en fazla ezdiği kitledir. Bu devlet, en fazla baskı uyguladığı Kürt bölgelerinde yıkılmaya başlamıştır…”
Devletin yıkılmaya başladığını isterik bir şekilde ilan eden Perinçek, “Bu yüzyılın başında bir burjuva cumhuriyeti kurduk. Bu yüzyılın sonunda bir emekçi cumhuriyeti kuracağız. Türküyle Kürdüyle kuracağız” diyor ve ekliyordu:
“Bu büyük Kavimler Kapısı’nda milliyetçilik sökmez. Türkçülük sökmez…”
Perinçek, “Bize bir Genelkurmay lazım. Türkiye halkına, emekçi halka, bu mücadelede bir genelkurmay lazım… Tersane işçisinin Tekel’in, köylünün, Botan’ın mücadelesini birleştirecek, önderlik edecek bir genelkurmay lazım” şeklinde konuşuyor ve adresi de “öncü parti” dediği kendi partisi olarak gösteriyor, “Örgütsüz sosyalistlik olmaz. Komünistlik olmaz. Tek bir adamsın, örgütün yoksa düzenin kölesisin” diyor ve bu genelkurmaylığın yine kendi partisi olduğunu işaret ediyor, sözlerini şöyle bitiriyordu:
“Kürt? Kürtte geliyor! Geliyor, geliyor, işçi sınıfı geliyor! Geliyor, geliyor, ezilen Kürt halkı geliyor! Geliyor, geliyor, Sosyalist Parti geliyor! Geliyor, geliyor Sosyalist Parti geliyor!”
Ancak, Perinçek ve yoldaşları Anayasa Mahkemesi kararı sonucu tepe takla geldikleri yönün tersine dönüyorlardı.
Kuzey Irak için “Kürdistan” tanımını kullanan Doğu Perinçek, kitabının 372’nci sayfasında Türkiye’nin doğusu için de “Kürdistan” demekten çekinmiyordu: “İşte ‘Kürdistan faşizme mezar olacak’ sloganı. Ankara’da zorbalık durduğu sürece, adam uçağıyla gelir Kürdistan’ı bombalar. Onun için Kürdistan’ın faşizme mezar olması yetmiyor. Ankara’daki zorbalığı yıkacaksın ki, Kürt halkı özgürleşsin…”
Peki, Perinçek’in bunca hezeyanına karşı, PKK ile mücadele ettiğini söyleyen askerler onunla aynı safta nasıl yer alıyor?
İşte bu sorunun cevabı yok!
“Yıllardır üzerlerinde şerefle taşıdıkları elbisenin hiç mi hatırı yok ki, bunca hakarete rağmen yine Perinçek’in önünde el pençe divan nasıl durabiliyorlar” diyorsanız, bu sorununda yanıtı yok.


Bu yazı 195 kez okundu.

Ergün Poyraz
SON EKLENENLER