• Pazartesi, Mart 27, 2017

Reina saldırısının düşündürdükleri: Türkiye “yurtta barış dünyada barış”ı arıyor

ozgur-erdem
Özgür Erdem
Ocak09/ 2017

Kana bulanan yılbaşı
2016’yı 2017’ye bağlayan yılbaşı gecesi, Türkiye tarihinin gördüğü en vahşi terör eylemlerinden birine şahit oldu. Bir IŞİD militanı Reina’da yılbaşı kutlaması yapan yüzlerce kişiyi makineli tüfekle taradı.
39 ölü…
Onlarca yaralı…
İşin kötüsü, saldırıyı gerçekleştiren terörist elini kolunu sallaya sallaya Reina’yı terk etti ve kayıplara karıştı. Bu yazıyı kaleme aldığımız sırada hâlâ bulunamamıştı.
Saldırı üzerine söylenecek çok şey var. Ama öncelikle hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, acılı yakınlarına sabır diliyoruz.
Suriye’deki iç savaş artık dış politikamız
 değil iç politikamız
2011’den beri AKP iktidarı Suriye iç savaşında taraf oldu. IŞİD’dir, El Nusra’dır, ÖSO’dur, Esad karşıtı bütün gruplar şu veya bu şekilde desteklendi.
Sonuç? Esad zafere çok yakın olduğuna göre “kocaman bir sıfır” diye düşünenler olabilir, ama hayır. Sıfır olsa yine iyi… Son terör saldırıları da gösteriyor ki, Suriye’deki savaşta taraf olmamız, Suriye bataklığına girmemiz, Suriye’deki iç savaşı ülkemize taşıdı. Suriye artık bizim için bir dış politika sorunu değil, iç politika sorunu.
Bir yandan Mehmetçik, El Bab’daki sınır ötesi operasyonlarda şehit düşüyor, bir yandan da IŞİD’dir, El Nusra’dır, köktendinci örgütler Türkiye’de eylem üstüne eylem yapıyor.
Reina’daki saldırının ülkemiz açısından en acı bilançosu budur. Son bir yıldır, özellikle IŞİD’in artan saldırıları da hatırlanırsa, maalesef ve korkarız ki, bu son da olmayacak gibi duruyor. Türkiye, artık Ortadoğu’da cirit atan ve katliam üstüne katliam yapan terör örgütlerinin eylem alanı haline gelmiş durumda.
Maalesef…
Tabii, bu tamamen AKP’nin yanlış iç ve dış politikasının bir eseri. Numan Kurtulmuş’un geçtiğimiz günlerde yaptığı “Suriye’deki politikamız başından beri hatalıydı” açıklaması AKP’yi sorumluluktan kurtaramaz. Bütün suçu Davutoğlu’na atmaya çalışacaklar gibi görünüyor, ama AKP Pandora’nın kutusunu çoktan açmış durumda… Ve bedelini Türk milleti olarak ödüyoruz.
Köktendincilik Türk’e yabancı
Reina saldırısının bir diğer boyutu ise Türkiye’deki İslamcı kesimlerde son zamanlarda gittikçe artan “yılbaşı düşmanlığı”nın bir tezahürü olması. Her yılbaşında bu gündem olurdu. Ancak 90’lara kadar Türkiye’de İslamcı hareket marjinal kaldığı için, kuru gürültüden öteye gitmez, “yılbaşıyla Noel’in ne alakası var” sorularıyla ülkenin laik/çağdaş çoğunluğu güler geçerdi. Ancak 15 yıllık AKP iktidarının sonuçlarından biri olarak Türkiye’de köktendincilik de arttı. Her geçen sene yılbaşlarında “Hıristiyan Noel’ini Müslümanlar kutlamaz” tarzında eylemler artıyor.
Elbette, IŞİD’in Reina saldırısı bambaşka dinamiklerin bir sonucu. Ancak sosyal medyadaki kimi tepkilere bakılırsa, bu saldırıdan memnun olan ya da en azından ölenler için çok da üzülmeyen geniş bir kesim var artık.
İşte bu, Türkiye için çok büyük bir tehdit. Bu ülkede yılbaşı kutlanmasını doğru bulmayan kesimler de var, olabilir, olacak da, sorun yok. Ama yılbaşı kutlayan da var ve elbette olacak. Ancak son yıllarda, özellikle geçtiğimiz yılbaşı artan “yılbaşı karşıtlığı” Türkiye’nin geleneklerine ve Türk milletinin kadim hoşgörü anlayışına son derece yabancı.
Eskiden, isteyen yılbaşını kutlar, istemeyen de kutlamaları eleştirir, ama kimse kimsenin eğlencesine de dini inancına da karışmazdı. Fakat geçtiğimiz ay gördük ki, bu hoşgörü ortamı, Türkiye’de artık kalmamış. Köktendincilik almış başını yürümüş. Noel Baba’ya silah dayamalar mı dersiniz… Metro çıkışlarında “yılbaşı kutlamayın” bildirileri dağıtanlar mı dersiniz… Alışveriş merkezlerindeki Noel babalara saldıranlar bile oldu!
Halbuki bu tepkilerin ne İslam inancında yeri var ne de Türk geleneklerinde… Fakat Türkiye’de iktidar koltuğunda oturanlar, bu konuda gerginliği azaltmak yerine, yangına körükle gidiyor. Son olarak Diyanet’in yılbaşı için hazırladığı cuma hutbesinde, bir yılbaşı geleneği olan piyangoyu ve hatta genel olarak yılbaşı kutlamasını “değerlerimizle bağdaşmaz” ve “gayrimeşru davranış” olarak nitelendirmesi büyük bir yanlıştı. Asıl “değerlerimizle bağdaşmayan” yılbaşı kutlamak isteyenler için “dinsiz/imansız” imalarında bulunulmasıdır.
Elbette bu hutbeyle saldırının direkt alakası yok. Saldırıyı yapanın o hutbeyi dinlediğini bile sanmıyoruz. Bir terör örgütünün belki de aylarca süren bir planlamasının sonucunda gerçekleşmiş bir eylem. Ancak Diyanet’in hutbesinin şöyle muhtemel bir sonucu da var: Reina’daki saldırıyı duyup da “oh oldu” diyenler ya da “onlar da yılbaşı eğlencesi yapmasalardı” diye düşünenler kesinlikle olmuştur. Korkutucu olan da bu.
Bugün “oh olsun” diyenin, yarın benzer bir saldırı gerçekleştirmeyeceğini kimse garanti edemez… “Yılbaşı karşıtı ajitasyon” aslında “kendisi gibi olmayan”lara, “farklı yaşam tarzları”na saygısızlığı ve tahammülsüzlüğü besler. Ve milyonlara yüklenen tahammülsüzlük, bir bakmışsınız, AKP’nin bile kontrol edemediği noktalara gelmiş. Bunun uç noktaları gidip Reina’daki gibi canice eylemlere girişmektir…
Tehlike büyük, uyarmak da bizim görevimiz.
AKP’nin mezhepçi dış politikası
 “dünyada barış”ı yok etti
İntihar saldırıları… Yılbaşı kutlayanların taranması… Türkiye yıllardır terör belasıyla uğraşıyor, ama bu boyutta saldırıları daha önce hiç yaşamamıştık. Bunlar klasik Ortadoğu bataklığı saldırıları… Irak’ta köktendinci Şii örgütler, Sünni camilerini bombalar… Köktendinci Sünni gruplar da Şii camilerini… İntihar saldırısı denilince akla Irak gelir.. Suriye gelir. Lübnan gelir. Mısır gelir. Ortadoğu gelir. Ama Türkiye gelmez.
Daha doğrusu gelmezdi. Maalesef AKP’nin yanlış iç ve dış politikaları ülkemizi her gün bir intihar saldırısının olduğu Ortadoğu ülkelerine dönüştürüyor.
Dış politikadaki yanlış kısaca şu: Türkiye Ortadoğu’daki güç mücadelelerinde “mezhepçi” bir duruş sergilememeliydi. Irak’ta iktidardaki Şii çoğunluğa karşı Sünni grupları destek… Suriye’de Nusayri (Arap Alevisi) Esad’a karşı Sünni gruplara yardım… Mısır’da, Filistin’de, Libya’da, Tunus’ta köktendinci grup ve oluşumların yanında olmak…
Bu bir dış politika değildir. Bu Ortadoğu’daki mezhep savaşında bir tarafa angaje olmaktır. Halbuki mezhep savaşının kazananı olmaz. Hz. Ali’nin ölümünden beri İslam dünyası mezhep kavgalarının sancılarını yaşıyor. Bu kavga bazen çok şiddetli savaşlara da yol açıyor. Neredeyse 1400 yıldır süren mezhep savaşlarında bugüne kadar taraflardan kazanan olmadı. Kaybeden genel olarak İslam dünyası, tek kazanan ise bu mezhep ayrılıklarını körükleyerek Ortadoğu’daki hakimiyetini derinleştiren emperyalizm oluyor.
Halbuki, Türkiye, İslam coğrafyasında yer alıp da son yüz yıldır bu mezhep savaşlarının dışında kalmayı başaran tek ülke. Bunu elbette Atatürk’e borçluyuz. Hem laiklik ilkesine, hem de “yurtta barış dünyada barış” felsefesine…
AKP iktidarı hem Atatürk’ün laiklik ilkesinden hem de “yurtta barış dünyada barış” felsefesinden uzak olduğu için ve her geçen gün daha da uzaklaştığı için, Türkiye hızla Ortadoğulaşıyor.
Ancak AKP’nin bu yanlış dış politikası sadece ülkemize değil, bütün Ortadoğu coğrafyasına savaş tohumları ekiyor. “Dünyada barış” felsefesiyle kurulmuş bir ülke hızla “Üçüncü Dünya Savaşı”nın pimini çekiyor.
AKP’nin kin/nefret temelli siyaseti 
“yurtta barış”ı yok etti
İç politika açısından ise durum yine vahim. Hatta daha vahim. Atatürk’ün “yurtta barış dünyada barış” ilkesi genelde sadece bir “dış politika” duruşu olarak anlaşılır ki bu yanlıştır. İlkenin bir de “yurtta barış” kısmı vardır. “Yurtta barış”a göre, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, aynı ülkenin eşit yurttaşları olmanın gururu ve mutluluğuyla barış içinde yaşarlar. “Yurtta barış”ı sağlamanın ilk koşulu farklı siyasi görüşlere tahammül edebilmek, hatta farklı görüşlerin varlığını bir zenginlik olarak görebilmektir.
AKP iktidarıyla birlikte bu tamamen değişti. Tayyip Erdoğan, yıllardır, özellikle 2007’deki Cumhuriyet mitinglerinin ardından, kutuplaştırma siyasetiyle iktidarda daha uzun kalabileceğini hesaplıyor. Her seçimde, her toplumsal olayda, her zora düştüğünde kendi seçmenini daha da fazla ajite ederek, AKP’li olmayanlara karşı kışkırtarak tabanını kemikleştirmeye çalışıyor.
AKP’nin izlediği bu siyaset tarzı, toplumdaki kin ve nefret tohumlarının ekilmesine neden oldu. En büyük tehlike budur. Tayyip Erdoğan’ın her zaman “onlar” diye hedef gösterdiği, meydanlarda yeri geldiğinde yuhalattığı “AKP’li olmayan kesim”, aslında bu ülkenin yarısından fazlasını oluşturuyor. Ve AKP’li olmayan kesimlerin sağduyusu ve medeniliği sayesindedir ki, AKP’nin estirdiği düşmanlık rüzgarları karşılık bulmuyor. Demek ki “değerlerinden kopmamış” bir %50 hâlâ var Türkiye’de ve AKP’nin kin/nefret siyasetine alet olmuyor.
Başkanlık tartışmalarıyla, yeni Anayasa dayatmalarıyla ve referandum oldubittisiyle siyasetteki bu kavga ortamı daha da artmaya gebe. Tayyip Erdoğan’ın “süper yetkili” hatta “tek yetkili” Cumhurbaşkanı olabilmesi için %50 oy alması yeterli. Bugüne kadar yaptıkları düşünülürse, şu dönemde de kendisine oy veren %50’yi, AKP’li olmayanlara karşı ajite etmeye devam edeceğini göreceğiz demektir.
Peki sonucu ne olacak? Bu satırları yazdığımızda daha yeni Anayasa paketi Meclis’te oylanmamıştı. Bir referandum kararı çıkar mı bilinmez, ancak AKP’ye oy vermiş %50’de “değer yargıları”ndan kopmamış, siyasetteki kin/nefret tohumlarından rahatsız, sağduyulu bir kesim olduğuna da eminiz. Türkiye’nin geleceğini, diktatörlüğe doğru gidecek miyiz, Ortadoğulaşma süreci devam edecek mi, bu sorunun yanıtı, bu kilidin anahtarı işte o kesimde…
Reina saldırısı bu açıdan bir turnusoldur. Bakın etrafınıza, bu saldırıya tepki gösterenler, “oh olsun” demeyenler, “yılbaşı da kutlamasalarmış” diye düşünmeyenler hâlâ çoğunluk. Çok şükür. “Türkiye diktatörlüğe dur diyecektir” diye düşünüyorsak, bu umudu o çoğunluktan alıyoruz.


Bu yazı 87 kez okundu.

Özgür Erdem
SON EKLENENLER