• Pazartesi, Aralık 11, 2017

Ressam Haydar Özay’ın resminde Nâzım Hikmet: Salkım Söğüt, Mektup ve Cezaevi

nazim-soylesi
Serap Yeşiltuna
Kasım03/ 2017

Ressam Haydar Özay’la Nâzım Hikmet Resimleri Sergisi’nde buluştuk. Nâzım Hikmet’in şiirlerinden esinlenerek resimler yapan Özay’la röportajı yayın kurulu üyemiz Serap Yeşiltunanazim1 gerçekleştirdi.
TÜRK SOLU: Dün buraya geldim. Niyetim siz yokken serginizi gezmek, biraz fikir edinip ön hazırlık yapmaktı. Nasılsa sizi bulamayacaktım. Telefonunuzu soracak, geleceğiniz saatleri öğrenecek ona göre de uygun günü ve saati ayarlayıp sizinle güzel bir röportaj yapacaktım. Ama pek planladığım gibi gitmedi. Siz beni ve o sırada giren iki hanımefendiyi kapıda karşıladınız. Gelen herkese yaptığınız gibi ‘hoş geldiniz’ dediniz. Ve tüm sergiyi ayrıntıyla anlatarak kendiniz gezdirdiniz. Bu çok alışık olduğumuz bir durum değil. Önce bununla başlamak istiyorum. Beni çok etkiledi. Hep böyle misinizdir?
HAYDAR ÖZAY: Bu daha önce benim de başıma gelen bir şey değil aslında. Ben de yıllardır çok sergi geziyorum. Sanat dünyası bir anlamda çok gerilimli bir dünyadır. Çünkü her şeyden önce parayla ilişkili bir yönü de vardır. Galeriler, resim satmak, sanatçıların birbirleri ile mücadelesi vs… O yetmiyormuş gibi okulların birbirleriyle mücadelesi. Mimar Sinan’ın Marmara’yla, üslupların dönemlerin, hoca kuşaklarının birbirleriyle öğrencileri üzerinden kendi aralarındaki gerilimi de var. Onun dışında yeni aktörler, büyük aktörler yani şirketler var. Gerçekten çok zor bir savaş alanıdır. Yani onun için de sakince, masumca yapılmış bir göl manzarasının etrafında, büyük bir şiddet, büyük bir zorluk döner aslında. Herkes de tabii sanat üzerinden, resim üzerinden kendini aklama peşindedir. Bir şirket öyledir, bir kurum öyledir. O kültür şirketlerinin ticari hırsını biliyorsunuz. Ama ben sanat-ticaret ilişkisi içinde biri değilim. O yönde onun şiddetinden de uzak duruyorum ama kolay bir dünya değil. Bazen sanatı seven sanatsever insanlara insanlara imreniyorum ve gıpta ediyorum. Onlar tek yönüyle sanatı seviyorlar, izliyorlar, takip ediyorlar, güzel de bir şey.
Yani okul başlangıcını bile alsam otuz yıla zaten yaklaşmışım. Ama bu döngüde çok masumca bir duyguyla resim yapmak çok zor. Etraftaki şiddet, mücadele, sanatçıların birbirleriyle mücadelesi, kurumlar, okullar, şirketler yaşanan zorluklar, çok zor bir dünyadır. O yüzden biz bir sergi gezdiğimizde, biz de aslında bununla çok karşılaşmıyoruz. Garip bir ruh hali var.
TÜRK SOLU: Sanatçıda da herhalde biraz şu ruh hali var. Ben yaptım bir kenara çekileyim, artık sanatsever, ya da resimsever insanlar, halk ne yaparsa yapsın bundan sonra. Bundan sonra takdir onun diye düşünüyor herhalde biraz.
HAYDAR ÖZAY: Öyle bir kaygı duymuyorlar. Bir de sanat yapıtının gösterilmesini atölye sınırında ya da galeri sınırında düşünüyorlar. Onun dışında hani, ben mesela çok yapıyorum. Yanıma bir miktar resim alıyorum, bir iş yerine gidiyorum, sergiye iştirak edebilecek insanlara gösteriyorum, önerilerini alıyorum. Mesela bir hastanede laboratuvardaki insanlara gösteriyorum. Tanıdığım biri oluyor orda mesela. Oraya yanımda on tane “Ağrı Dağı Efsanesi” resmiyle hem ziyarete gitmiş oluyorum, bir çay içerken açıyorum, o hatıra fotoğrafları çekiyor.
TÜRK SOLU: Nasıl karşılıyorlar insanlar?
HAYDAR ÖZAY: Beni zaten ressam olarak da biliyorlar, şaşırıyorlar, oraya hiç girmeyecek bir şeydir o.nazim2
TÜRK SOLU: O konuyla ilgili değil çünkü. O alan başka bizim bakış açımıza göre.
HAYDAR ÖZAY: Şaşırıyorlar. Bir sanat tarihçisiyle buluşuyoruz mesela bir restorantta ve çay içilip tatlı yenen bir yerde. Ben ona gösterirken oradaki garson hanıma da gösteriyorum, göz ucuyla baktığında ona fikrini de soruyorum, öyle de pekçok insan resmimi bilir gösterdiğim için. Bir de insanların ilgisini çeksin diye önceden yapacağım şeyi onlara anlatıyorum, zaman zaman uğradığımda. Beş tane kağıdı taşımak zor değil, gösteriyorum tepkisini ölçmeye çalışıyorum çünkü o insanların çoğu zaten yakınımda olmadığı müddetçe sergiye gelemez. Bir sürü zorluk var. Kişisel sergi açmasam bile her zaman kendim bir sanat izleyicisi oluşturuyorum böyle. Kendi resmimin izleyicisi var.
TÜRK SOLU: Bu sizin sanatçı karakterinizin farklılığıyla ilgili ama biraz sosyal altyapınızla da ilgili. Sanırım çocukluğunuzla ve çevrenizle ilgili.
HAYDAR ÖZAY: Annem babam da öyledir, otobüse binip yandaki insanla hemen konuşmaya başlarlar. Böyle doğal bir şeyimiz de vardır. Bir de insanın kendi yaptığı resme, kendi yaptığı işin değerine kendisinin karar vermesi, kendisinin değer vermesi olağanüstü bir duygu. Yani bir galerici, sizin bu işte iyi olduğunuza ya da sevmenize karar vermemeli. Ya da bir üniversite profesörü vermemeli. Siz ve resminize bakan insanlar arasında çok özel bir ilişki o.
TÜRK SOLU: Şimdi Nâzım Hikmet resimleri sergisiyle devam edelim. Bu sergi ilk olarak 54. ölüm yıldönümünde açıldı. Şimdi Ankara’daki sanatseverlerle buluşuyor. “Salkım Söğüt” ile “Masalların Masalı” şiirleri ve “Lüküs Hayat” operetine ait resimler var. Bu daha önce denenmiş bir tarz mı, şiirlerin bu şekilde resmedilmesi? Daha önce yapıldı mı?
HAYDAR ÖZAY: Kitap resimlemesi dışında, böyle kapsamlı, on dokuz yirmi taneye çıkan, insanlara ulaştırılan, “Masalların Masalı” hiç duymadım. Bir banka yayınında bir deneme var ama o resimlerden çok bir kitap illüstrasyonu. Bu yoğunlukta hatta bir tane bile görmedim “Salkım Söğüt” yapıldığını. Onun besteleri çoktur, animasyonu var mesela. Ama resim yok.
TÜRK SOLU: Gördüğüm kadarıyla Nâzım Hikmet şiirlerini bilen okuyan, Nâzım Hikmet’i seven insanların şöyle bir iki dakika bakarak, hangi şiir olduğunu anlayabileceği kadar net ve güzel. Ama onun da ötesinde, şiirin de ötesinde çok farklı duygular veriyor. Sizden dinlemek isteriz bunların hikâyelerini. Nasıl yapıldı, nasıl aklınıza geldi?
HAYDAR ÖZAY: Çok büyük resimler yapan bir ressam olarak tanınıyorum. Bir kere onları normal atölyelerde yapmak mümkün değil, bir de bir galeride sergilemek mümkün değil çok özel mekanlara ihtiyaç var. Büyük “İstanbul Resmi”m öyle, “Gezi Resmi”m öyle. Taşımak da mümkün değil. Büyük zorluklar çıkıyor. O yüzden bu dönem daha rahat çalışabileceğim malzeme seçtim. Ben ağırlıkla yağlı boya seçmeme rağmen, işte biraz önce bahsettiğim gibi kağıt üzerine yaptığım bir Nâzım resmini veya bir Faust resmini o zaman bir insana gösterebiliyorum. İzleyici, doğrudan kağıdın, boyanın, dokunun, o fırçanın etkisini birebir görebiliyor. Aslında tam gerçeğin kendisi. Aslında bu şeye benziyor, bir ağaç görüyorsunuz sokakta ama bir camekan var önünde. Aslında tam o. Bir ağacı görme doğallığında. Arada hiçbir şey yok burada.
TÜRK SOLU: Evet, resimle başbaşasınız.nazim3
HAYDAR ÖZAY: Bir de resmin şeyini attıracak, bir illüzyon, bir çerçeve yok. Sergilenişi bile dopdolu, geniş boşluklar bırakılmamış. Olabildiğince o verim, üretim taşkınlığının insanlara ulaşmasını istedim. Yoksa aralara ikişer metre bıraksaydım yarısı olmazdı bu serginin.
TÜRK SOLU: Benim ilk dikkatimi çeken şey şu. Tüm resimlerde, çerçeve gibi de düşünebiliriz; etrafı siyah, Nâzım’ın hayatı gibi biraz aslında. Karanlık bir dünyanın ortasında, yemyeşil bir hayat. Yani yeşil ve mavi tonları, hayat çok hakim, ben öyle hissediyorum en azından. Nâzım’ı çok iyi anladığınızı, çok iyi hissettiğinizi düşündürtüyor gerçekten. Hepimiz çok seviyoruz da herkes bu kadar net Nâzım’ı anlayamıyor. Nâzım hayat demek, yaşamın kendisi demek. Tüm resimlerinizde, salkım söğütler, çınar ağaçları… Heralde ondaki bu sevgiyi siz çok yoğun hissediyorsunuz, hayata olan sevgiyi.
HAYDAR ÖZAY: Çok hayranım. Şöyle bir duygudayım aslında. Yüz taneye yakın Nâzım Hikmet yaptım. Kimi bitmiş olabilir, kimini ilerletiyorum, yeni fikirler var. Şimdiden olağanüstü bir koleksiyona döndü. Ama sanki başlamamışım gibi bir duygu içerisindeyim. O tazelikteyim. Ben daha başlamadım gibi bir duygudayım. Aslında bu kaçta kaçı onu tam bilemiyorum. İnsanlara gösterdiğinizde, bu iki sergiye gelen yüzlerce insan, yorumlar güzel, o tepkilerde yorgunluğumu bana unutturdu. Nâzım resimleri yaparak büyük bir şeye yaklaştırmak istiyorum resim sanatında Nâzım’ı. Ve başladım duygusu bile yok belki inanmayacaksınız. Bunları çalışırken çok yoruldum, pestilim çıktı. Öyle kolay da bir şey değil. Hani o meşhur söz vardı “bu daha başlangıç” diye. Belki de bu söz onu çok iyi anlatıyor.
TÜRK SOLU: Nâzım Hikmet sonsuz bir derya aslında. Çok güzel bir başlangıç yapmışsınız. Binlerce resme kadar çıkabilir.
HAYDAR ÖZAY: Yani öyle olacağı hissim de çok yoğun. Bir de Nâzım’a değer yani. Hani tahmin edersiniz ben pek çok toplumcu ismi seviyorum ama o coşkuyu, o heyecanı bana hiç biri vermiyor. Dün akşam Ankara’dan bir abiyle “Şeyh Bedreddin” üzerine geç saatlere kadar, toplu eserleri de vardı, satır satır baktık şurası olabilir diye. Bir de böyle bir yön de başladı. Nâzım sevenler beni de biraz zorluyorlar, “Şeyh Bedreddin”de şu olmalı diyorlar, işte orada huruç verilmeli, hatta tanıdığı insanları gösteriyorlar. İşte diyorlar Bedreddin’in yüzü böyle olmalı. Bedreddin’le ilgili bir kitap getiriyorlar mesela. İşte diyorlar giysisi iyi değil. Kostüm şöyle olmalı, boyu şöyle olmalı diye.
TÜRK SOLU: Biraz farklı bir şey yapalım. Resimlerinizin yanına gidelim. Orada konuşalım. Ben sorayım siz anlatın. Buradaki bazı resimlerle ilgili özellikle konuşmak istiyorum. Nâzım Hikmet deyince akla gelen ilk şeylerden biri elbette cezaevi. Ömrünün çok önemli bir kısmını hapishanede geçirdi, 17 yıl… Bir tane hapishane resminin önündeyiz. Onu anlatmanızı rica edeceğim sizden. Nâzım’ın elindeki bir mektup sanıyorum.nazim4
HAYDAR ÖZAY: Evet bir mektup var, hatta bir de resim var. Eskiden kenarı tırtıklı fotoğraflar oluyordu burada onu anlattım. Burada bir mekânın onun sınırlamaya çalıştığını anlatmaya çalıştım. İşte hani tonet dediğimiz sandalye, masasına, kitaplarına, dağınıklığına bıraktım onu. Kırklı yılların radyosu. Annesi ressam Celile Hanım. Hapiste bazen bütün gün resim yaptığı da söyleniyor Nâzım’ın çok resimleri de var. Ben şimdi onu mektup yazarken yapsaydım o çok bilinen bir şey. Önemli adamlar, büyük adamlar bir tüyle, kalemle yazı yazarken, tarihsel politikacıları da öyle yapıyorlar, hep öyle anlatırlar. Ama mektup alması bana daha ilginç geldi. Aslında mektubu mektup almak için yazıyor.
TÜRK SOLU: Hatta Piraye’ye mektuplarından birinde hatırladığım kadarıyla şöyle diyor: “Yazacak bir şeyin yoksa bile, satırlara başıboş kelimeler yaz bir şeyler karala ben mektuba hasretim, okumaya hasretim” gibi bir şey söylüyor. Onun için mektup almak ve okumak çok önemli gerçekten, çok güzel resmetmişsiniz.
HAYDAR ÖZAY: Mektuplarını tekrar tekrar okuduğunu biliyorum. Bunu bir başlık olarak da geliştireceğim. “Mektup yazan değil de mektup alan Nâzım”, mektupların ondaki etkisi üzerine… Bir mektup almış, belki açmış, belki açmamış. Burada hapishaneyi anlatan öğe pencereyle kapıdır. Kapıyla pencere arasında gideceği bir yeri sınırladım. Arkasında yanında kitaplar ve tuvali var. Ama adım atsa hemen kapı var. Bu bana iyi bir fikir verdi. Bunu geliştirmek istiyorum yeni çeşitlemelerle. Burada aslında yeni konulara ulaşmış oldum. Genel başlıklar içerisinde bunun yenisini yapmak, çeşitliliğini yapmak, dışardan gelen mektubun etkisi nasıl olacak Nâzım’da?
TÜRK SOLU: Burada bir “kilit”li resminiz daha var. Bunu özellikle soruyorum bu hapishane konusunu. Çünkü bu sergiden haberdar olmama, şu an Silivri Cezaevinde tutuklu bulunan başyazarımız Gökçe Fırat vesile oldu. Gazetedeki bir röportajınızı görmüş, o haber vermişti.
HAYDAR ÖZAY: Oralarda bunların fark edilmesi de ayrı bir güzellik tabii. Ben yine tabii hapisteki o çaresiz insanı anlatmaya çalışıyorum. Mutsuz duruyor ama, kalemi var, daktilosu var. Buradan zincirlerle birlikte bitki filizleri de akıyor. Kilitle birlikte aslında bu kapatılmayı hissettiriyor ama yukarıdaki “Lüküs Hayat” posteri de çok esprili bir şey onu çok yönlü bir duyguda anlatmaya çalıştım. Bir çeşit sonsuzluk işareti gibi de seçtim. Bu biçim bana nedense çok güzel geliyor. Bunu da deneyeceğim, çeşitlemesini yapacağım. Şiddetli devinim içinde yapıyorum. Kitaplarını eşyalarını, her şeyini garip bir şekilde… Yani sanki hem orada kapalı ama kendi doğası, kendi verimi kendi şiiri, kendi ruhu da etrafına, odasına, hücresine yayılıyormuş gibi bir duyguyu şu an düşünerek söylemek isterim size.
TÜRK SOLU: Ben bu resimdeki “Salkım Söğüt”ü çok beğendim. Ağaçları mutlaka bir yerlere serpiştiriyorsunuz.
HAYDAR ÖZAY: Evet, o söğütler, bitki filizleri, geliyor böyle zincirlerle. Çok az kullanıldığı bir süpürge, tahta bir nesne. Yatağı kitapları, kalemliği hepsiyle. Ama bir düşünce, bir geçiş anında.
TÜRK SOLU: Yine hapisle devam edelim, bir başka resme geçelim…
HAYDAR ÖZAY: Aynı kilidi resim sanatı ile kırmaya çalıştım. Yine aynı kilittir. Bir ok gibi şiddet taşıyan fırçalar kalemler belki. Her şeyle o kilidi kırmak üzere. Nâzım böyle bir söğüt dalı ile de anıtsal duruyor. Yapıtından da emin. Bu yapıtının büyük bir defne dalı gibi söğüt dalını tutuyor. Yüzünde güzel değişik bir ışık var. Ama bu şiddet bunu kıracak gibi de bir duygu da veriyor.
Mektup okuduğu o odadaki tonet sandalye burada da var. Başka bir biçimiyle. O döneme çok yakın ama kendisinden, yapıtından sonsuzluk yarattığından çok emin durduğunu düşünüyorum burada. Yani eserini o şiddetten, o kaostan çıkartmış ve elinde. Ben yaptım, tamamladım görevimi gibi eserini tutuyor. Dün de böyle Nâzım’ın bütün eserlerinin olduğu bir kitaba bakıyorduk. Burada ölümsüzlüğünü elinde tutuyor.
Burada “Salkım Söğüt”ü anlattım aslında biraz. Hıfzı Topuz anlatmıştı. 1960-61’de Paris’teyken Nâzım’la tanışıyor. Hıfzı Topuz, Nâzım’a “‘Salkım Söğüt’ü okur musun?” diyor. O da “Okuyamam,nazim5 ayıp olur, eksik olur, ezbere bilmiyorum yazalı kırk sene oldu” diyor. Aslında burada bu kırk seneyi düşünüyor. Açık havalarda, kır kahvelerinde plağı dinlenirmiş “Salkım Söğüt”ün. Burada tabii yıllar sonra söylediği yaşlar altmışlı yaşlar. Gramofondan “Salkım Söğüt”ü dinliyor. Karanfiller ve hep bir şey yazdığı için kalemleri, notları… Uzakta bir kadın ve adam var, bir iskelet biçimi gizli. Ve aslında hepimizin bildiği Nâzım yüzüne yakın bir şey yaptım. Bu daha yaygın bir ifadedir. Ve bir yandan bir sesle bir şiirle ilişkili bir şey.
Duygular var. Tabii ki bir kırk yıl öncesinin duygusu. Üç karanfil de. Bu resmimi de ben seviyorum.
TÜRK SOLU: Evet çok güzel… Okurlarımıza bu serginin havasını yansıtmaya çalışalım. Son bir tane daha resim seçelim. Coşkulu bir resmin önünde duralım.
HAYDAR ÖZAY: Burada iki ruh halini vermeye çalıştım. Böyle daha karamsar, daha içe dönük, daha mutsuz bir anda, böyle geometrik biçimler parmaklıklarla sıkıştırılmış ve bu ruh halinden diğer sahneye geçişini anlattığım daha neşeli bir ruh haline geçmiş, yaptığı şeyin, bulduğu fikrin mutluluğu yüzünde ve parmaklık biçimleri yukarıda tiyatro koltuklarına benzer biçimlere dönüşüyor. Bu kötü ve karamsar halden bir şey yaratarak çıkış olacağını düşündüm. Bu iki ruh halindeki Nâzım da iyi bir başlık olacaktır. Aynı anda iki figür yapmak da iyi bir fikir bence. Eli de o sevincin heyecanını veriyor.
TÜRK SOLU: Heyecanı var. Yepyeni bir şey yaratmış bunun mutluluğunu yaşıyor hissi veriyor. Hapis onun için bir engel değil gibi…
HAYDAR ÖZAY: Yine parmaklığın önünde. Bu yığınların içinde. Ve ayakların yerden kesilmesi… O eski hapishane demiri biçimi. Ayakları yerden kesildi derler ya, burada elini yükselttim.
(Devam edecek. Önümüzdeki hafta Ressam Haydar Özay’ın Gezi Resmi)


Bu yazı 89 kez okundu.

Serap Yeşiltuna
SON EKLENENLER