• Çarşamba, Temmuz 18, 2018

Sanatçı Dilek Türker’le söyleşi: “Sanatçı doğası gereği muhaliftir, çünkü güzeli arar”

dilek-turker
Türk Solu
Nisan14/ 2018

SERAP YEŞİLTUNA: Dilek Hanım, “İstanbul’un Gözleri Mahmur” oyununuzu izledik. 1920’li yıllardan günümüze bir İstanbul anlatısı. Çok şiirsel bir oyun. Sizin hayatınızda çok önemli İstanbul. İstanbul’un bozulmuşluğunun sizi çok üzdüğünü tahmin ediyorum. Ama sadece tabiat anlamında değil, İstanbul’daki o eski yaşamı da özlüyorsunuz. Oyunda da bunu hissettik. Beton yığınına çevrilmiş, ve o eski yaşamlardan eser kalmamış bir İstanbul. Biraz anlatır mısınız neden bunu bu dönemde oynama ihtiyacı hissetiniz? Bildiğim kadarıyla eski bir oyun bu aslında.
DİLEK TÜRKER: Evet. Melisa Gürpınar’ın oyunu. İlk amacımız Cumhuriyet sonrası çok önemli bir şair ve yazarın bir eserini yeniden hayata geçirmek, yeniden göstermekti.
Ben bir İstanbulluyum, Melisa Gürpınar İstanbullu. Önemli bir şair ve tiyatro yazarı. Bence önemli bir edebi yeri var. Tabii benim dostluk etmek, arkadaşlık etmek gibi bir şansım da oldu. Vahşidilek-turker kapitalizmin getirdiği o müthiş talan içimi sızlatıyor. İnsanlık dışı rant kavgası içinde bu büyük üst kültürün, bir dünya mirasının, bir önemli şehrin, insan ilişkilerinin ve tarihi değerlerinin yıkılarak, başka şeylerin kölesi olması içimi sızlatıyor.
Artık burada insanlar “Nasılsınız efendim?”, “Nasılsın?” yerine “Naber”, “İyilik, senden?” demeyi tercih ediyor. Ama Melisa Gürpınar’ın İstanbul’unda durum farklı. Bu bizim yüzlerce, binlerce yıllık bir yaşanmışlığın üzerine kurulmuş bir üst kültürün, dil dediğimiz o fevkalade önemli, her toplumun kendisini belli bir üst düzeye taşıdığı büyük bir gücün de birlikte harap olduğunu göstermesi bakımından önemli bir metin olarak düşünüldü.
SERAP YEŞİLTUNA: İzleyiciler arasında genç kuşaktan da epeyce insan vardı. Eski İstanbul’a sahip çıkmak daha “yaşlı” bir tutumdur. “Ah o eski İstanbul” söylemi o kültürü yaşamış, benimsemiş insanlarda daha fazla görülür. Ama ben bunu biraz Gezi Parkı olaylarıyla da ilişkilendirdim. Genç İstanbullu da İstanbul’una sahip çıkıyor. Belki o eski günleri yaşamadı ama genç kuşaklar için de İstanbul’un bozulmamasının çok büyük bir anlamı var. Gezi Parkı’na sahip çıkmak, doğaya, ağaçlara sahip çıkmak bizim kuşak için çok önemli. Ben biraz onu hissettim.
DİLEK TÜRKER: Bravo! Çok güzel bir yere değindiniz. Bu benim çok hoşuma gitti. Benim çok düşündüğüm bir şeyi söylediniz. Şimdi eğer insan bir şeyleri kendini keşfederken, kültürünü, etrafını, geçmişini de keşfederse, o keşfettiği noktadan itibaren değerleri de keşfediyorsa sahip çıkılması gereken değerleri seçer. İşte Gezi Parkı’nda da o vardı ama hemen bunu bir büyük kalkışma olarak gördüler. Hayır! Bu, kültürüne, varlığına keşfettiği değerlere sahip çıkma direnişiydi. Tesadüf bir şey değildi.
Nicelik itibariyle belki çok geniş bir mânâ ifade etmiyor gibi algılanan ama niteliği fevkalade önemli olan, dinamik diyorum ben bunlara, dinamiklerin göz ardı edilmemesi lazım. Sizin gazeteniz de öyle değil mi? Gençleri görmek bize umut veriyor. Bu dinamiklerin varlığını gösteriyor, boşa gitmediğini gösteriyor.
SERAP YEŞİLTUNA: Birileri boşa gitsin diye uğraşıyor. Bu oyun için ne yazık ki destek alamadınız. Bir süredir de devlet desteği kesildi. Kültür Bakanlığı’nın size kötü sürprizleri oldu galiba. Onu anlatır mısınız?
DİLEK TÜRKER: O çok komik. O kadar komik ki, geçen sene de verdim ben projeyi. Geçen seneden beri yapmak istiyordum. Çünkü genç oyuncular istiyordum. Dilek Türker’in tek kişilik oyunu olsun istemiyordum. Rosa Lüksemburg’da olduğu gibi 13 kişilik mesela. Bugün bir sürü oyuncu görüyorum ilk benle sahneye çıkmış, o kadar hoşuma gidiyor ki…
Devlet desteğini geçen sene istediğimde, on sene evvel bana verilen devlet desteğinin yarısını göndermişlerdi. Yani 33 bin lira. Ben Türkan Saylan’ın hayatını yaptığım zaman 60 bin lira devlet yardımı almıştım. Yedi sene sonra teklif edilen böyle bir yardım! Bu sene tekrar başvurdum, hiç vermediler. Şöyle bir gerekçe, 9. Maddeye uymadığı ve imkânları olmadığı için. Açtık baktık 9. Maddeyi, üç yılı aşkın bir şekilde özel tiyatro yapmış olmak ve prestijli olması. Üç yıl şartı var, biz 28 yıldır perdemizi hiç aralıksız açtık ve uluslararası platformlarda da gösteriler yaptık. Bitti. Türk yazarların oyunlarına önem vermek. Türkiye Cumhuriyeti’nde Tiyatro Ayna ve Dilek Türker için 12 tane özel tiyatro eseri yazıldı. Dilek Türker’in fikriyle ve Dilek Türker Tiyatro Ayna için yazıldı, oynandı, dünya prömiyerlerini yaptı ve bunlardan iki tanesi daha sonra Devlet ve Şehir Tiyatrolarının repertuarına alındı. Şimdi böyle bir tiyatroya ya da böyle bir oyuncuya ne cevap verirsiniz? Melisa Gürpınar?! Ah! Ben Melisa Gürpınar’ın Kolombiyalı olduğunu unutmuşum. Aslında Ataol Behramoğlu Uruguaylıydı ama saklıyor kişiliğini ben ne yapayım? Rekin Teksoy yazmıştı ama Rekin Teksoy aslında Arjantin’de tango yapan bir tangocuydu. Cevaplar böyle olmalı. Aziz Nesin, Zimbabweliydi. Nezihe Araz? Aman efendim, Türklükle ne alakası var bu kadının? Anadolu evliyalarını falan yazdı, benim için de Kuvayı Milliye’yi yazdı, Latife’yi yazdı, Nakşıdil Sultan’ı yazdı ama bu kadın esasında kendini saklıyor, İngiliz casusudur. Böyle bir metin yazmak lazım ama ne yapabilirim? Melisa Gürpınar da işte Kolombiya’dan bulduk getirdik. Kolombiya’da çalışıyordu, sekreterdi, sonra heves etmiş, bunu yazmış.
SERAP YEŞİLTUNA: Siz muhalif olmanın bedelini hep ödediniz ama duruşunuzdan da asla vazgeçmediniz. Sanatçı doğası gereği muhalif mi olmalıdır?istanbulun--gozleri-mahmur
DİLEK TÜRKER: Neden mi vazgeçmiyorum? Bunu hep söylerim; hiçbir sanatçı, insanlık tarihi içerisinde sanat ve sanatçı kavramı varolduğundan beri dünya ne güzel, ama işte orada da iki kişi öldü, hadi şarkı söyleyelim. Burada da deprem oldu, aaaa bak hava burada çok güzel esiyor, hadi bir şarap içelim demez. Her sanatçı etkilenir. Önce içinde yer aldığı toplumun toplumsal kaygılarından etkilenir. Sonra güzeli aradığı için bunu nasıl değiştirebilirim, güzelliğin yolunu nasıl bulabilirim diye uğraşır, bunları da böyle her şeyden memnun olarak, buzağı gibi herşeye bakıp haa, hımm diyerek olmaz. Bunun için acı çekeceksin, kafan işleyecek, söyleyeceksin, itiraz edeceksin, yazacaksın, bunun karşısına bir örnek koyacaksın. Ve dikkat edin, bakın, toplumlarda sanatın muhalif olması şart. Sanat doğruyu falan aramaz. Sanat güzeli arar. Güzeli aramak için de muhaliftir, memnun değildir bu durumdan. Sanatın temel felsefesi muhaliftir. Güzeli aradığı için muhaliftir, yıkmak için değil. Bilim doğruyu arar. O işi bilime bırakalım. Bilim doğruyu arar, sanat güzeli arar. Şimdi bu çok bildiğimiz kısacık bir şey. Kardeşim ben bilimadamı rolüne soyunamam. Ama bilimadamının mücadelesinden, araştırmasından, sevgisinden, coşkusundan yararlanırım. Danışırım, öğrenirim, o ayrı. Ama bu benim güzeli aramaya devam etmeme engel değildir. Ben devam etmezsem sanat yapamam. Ama bu karamsar değildir, bazen ümit vermek için muhalefet edersiniz. Bazen sevgiyi anlatmak için muhalefet edersiniz. Bazen orada bir başka doğru var, bu bilim adamı da bu doğruyu söylüyor demek için muhalefet edersiniz. Sanat hep yapıcı birşeydir. Bakınız barış için, demokrasi için birbirinizin gözünü oyarak, birbirinize küfür ederek değil de, sukünetle birbirinizi dinleyerek ve kendi bilgilerinizi, doğrularınızı anlatmaya çalışarak, bunun içine emek koyarak büyük bir şey yaratabilirsiniz. Bir enerji, bir sentez, bir yeni düzen yaratabilirsiniz. Sanat bunu söyler. Bundan da ödleri kopuyor.
SERAP YEŞİLTUNA: Kadın olmak meselesine geliyorum. Siz Türkiye’de en uzun süre kendi özel tiyatrosunu ayakta tutan kadın sanatçısınız. Bu kolay bir şey değil. Uzun soluklu bir mücadele. Biraz ondan bahsedebilir misiniz?
DİLEK TÜRKER: Hiç değil. Şöyle; hiç değil, şimdi çok tuhaf, bu insan olmanın gereği. Bizim doğar doğmaz, o biyolojik hadisemizin süreci içerisinde, insanoğlunun gelişimi içinde, bazı kodlar oluşturuluyor. Bu kodlarda, maalesef kendisi sonradan çok evrilse de geliştirse de, erkek cinsinin bir kendi, karşı olduğu, muhalif olduğu değer olan o baskınlığı, egosu, kadını ben korursam olur demesi var. Bunun için de siz tek başınıza bir şeyleri değiştiremiyorsunuz. Yalnız tiyatro meselesi değil bu, doktor da olsanız, avukat da olsanız, temizlik işçisi de olsanız, aşçı da olsanız, çaycı da olsanız, bu sorunlarla karşı karşıya geliyorsunuz. Nedir bu sorunlar? “Sen kadınsın bir kere, haddini bil” var alt metinde. Alt metinleri var. O alt metinde “sen böyle siyasi fikirlerle falan da çıkıyorsun ama ne biliyorsun”.
ESVAN KARAOĞLU: Ne işin var senin?
DİLEK TÜRKER: Yoo bana o kadar gelemiyor, “ne işin var”a kadar gelemiyor. Ben zaten şimdi korkulur kadın halindeyim. Dizide sana rol vermekten korkuyorlar. Tiyatroda etraf senden korkuyor. Bilmem hangi sivil toplum örgütü, seni davet etmekten korkuyor. Bilmem hangi kurum senin oyununa gelmekten korkuyor. Allah Allah? Ben bir gün aynaya baktım, tombul, şeker, naif, yaşlı bir kadınım. Benim neremden korkuyorlar? Bu düşünceler, bu duygular, biraz rekabet duyguları var, görmezden gelerek kendi entelejansiyaları içinde, kendi erkek güçlerinden faydalanarak bir yerlere gelmiş hemcinslerimiz de dahil olmak üzere, benim için incelikli bir dışlama politikası yarattılar. Mesela ben 23 senedir Nâzım oynuyorum, Nâzım Hikmet Vakfı diye bir vakıf var, benim oyunumu bir kere bile seyretmedi hiçbiri. Gelmediler. Oyun 23 senedir oynuyor.
SERAP YEŞİLTUNA: Oyunlarınızda kadınlar hep oldu, Latife Hanım, Zübeyde Hanım, Vera, Rosa Lüksemburg, Nakşidil Sultan, Kuvayı Milliye kadınları gibi… Güçlü kadınları canlandırdınız. Neden özellikle bu kadınları seçtiniz?
DİLEK TÜRKER: Ben söyleyecek sözü olan bir oyuncuyum. Bir yola çıkıyorum ve bir sözüm var söyleyecek. O söze araç olabilecek insan karakterleri ve yaşamlarını seçiyorum. Onların hikâyeleri benim söylemek istediğim sözlerime araç oluyorlar. Onun için Vera. Vera’da neyi anlatıyorum? Yalnız bir aşkı değil, Nâzım’ın ölümden önceki son yedi senesini, dünyaya mal olmuş büyük bir sanatçının memleket hasretini, neden Türkçe yazdığını, nasıl düş kırıklığına uğradığını, ütopyasının nasıl paramparça edildiğini, siyasetin ve bürokrasinin kokuşmuşluğunu, siyasilerin ahmaklığını… Siyasetçilerin gelip geçtiğini görüyoruz. %99 itibariyle adları hatırlanmıyor. Ama sanatçılar kalıyor. Hâlâ Mozart var, Beethoven var ama o devirde hangi kral var ben bilmiyorum.
SERAP YEŞİLTUNA: “Mutlu Ol Nâzım”ı 23 yıldır oynuyorsunuz. 23 yıl önce de bu kadar kolay mıydı bu oyunu oynayabilmek? Hem seyirci anlamında hem de sunulan imkânlar anlamında.
DİLEK TÜRKER: Bence şimdi daha zor. Çünkü bir değerin, sizin muhalif olduğunuz bir sözün aracı olan bir ürünü o dönemde karşılığını bulmak seyirci olarak daha kolaydı. 23 sene önce bu oyunu oynadığımda galaya Vera da gelmişti. Dostluğumuz oldu sonra, zaten bu oyunun telif hakkını benden başka kimseye vermedi. Bana telefon ediyordu insanlar, mektuplar yazıyorlardı. Türkiye’nin her yerinde oynuyordu: “Oğlum lise bire gidiyor, Nâzım’ı sizin oyununuzla öğrendi, sevdi.”, Kızım şöyle oldu. Yani benden evvel Nâzım’ı oynayan yok muydu Türkiye’de, vardı. Bir sürü insan vardı ve Nâzım da oradan dinleniyordu. Onlar çok büyük hizmetler yaptılar fakat Nâzım’ın bu tarafı hiç anlatılmamıştı. Nâzım’ın Türkiye’deki Piraye’si, Münevver’i, Türkiye’deki ölüm tehdidi, hapishane hayatı çeşitli şekillerde, Genco Erkal tarafından falan sahnelendi. Hâlâ da oynanıyor. Ama bir kadının ağzından, yani onunla yedi yıl yaşayan ve aşk yaşayan bir kadının ağzından onun insani yanının hikâyesi yazılamadı. E bu da diğer yapılanlardan farklı kılıyor. Çok suçlandım tabi, Piraye varken Vera da kim diye. Benim için zamanında oyun yazmış, onun için Türkiye’ye döndüğüm Aziz Nesin bile karşı çıktı. Nereden çıktı bu Vera’nın oyununu yapmak dedi. Aziz Bey benim dostum, hocam, sofrasında yetiştiğim bir aydın, ama ne olursa olsun ben dinlemem. Aziz Bey’e de bunu söyledim. Dinlemeyeceğim sizi, dinlemem, dedim. Kendi özellerinde fikirleri şu: Vera şöyle, Vera sevilmiyor. İşte Nâzım Hikmet Vakfı’ndan bir kişi bile 23 senedir gelip de ya şurası da şöyle olmuş falan demedi. Üstelik de iki versiyon. 23 sene evvel başka bir dekor ve yönetmen, 2003’te, yani 14 sene sonra ikinci versiyonu tekrar sahneye kondu.
SERAP YEŞİLTUNA: Sizin şöyle bir tarafınız var, sanat elit bir zevk olarak kalsın istemiyorsunuz. Halka ulaşmak gibi, derdinizi ulaştırmak gibi bir derdiniz var.
DİLEK TÜRKER: Derdim var tabi, hem de çok büyük bir dert.
SERAP YEŞİLTUNA: Büyük ölçüde başarılı da oldunuz. Şimdi nasıl görüyorsunuz?
DİLEK TÜRKER: Büyük ölçüde başarılı olup olmadığımı bilemiyorum. Tabii halk dediğimizden ne anlıyoruz? Sanatı, müziği içselleştirmiş, hayatının, yaşam biçiminin bir parçası olarak gören insan topluluğu var mı bizim toplumumuzda? Ne kadar var? Bunları hesaplayarak bir şeye girdiğiniz zaman, yani şu müziği açılış parçası olarak halkın dinlemekten ne kadar zevk alacağını bilmiyorum. Ama şöyle bir şey var, siz imkân verir bir kültür politikası izlerseniz her şeyi değiştirirsiniz. Yani Köy Enstitüleri’nde mandolin çalma mecburiyeti vardı, bunun gibi.
Halka ulaşmak için o kadar çok çabaladım ki, üç evimin satılması da biraz buna bağlıdır. Ben Kuvayı Milliye’yi oynarken, ne bileyim, o zamanlar belki cehaletim de vardı, polis teşkilatından tutun, bilmem hangi fabrikadaki işçilerden tutun, kadın işçilerden tutun, insanlara ricalar ederek, sponsorlar bularak, otobüsler kiralayarak gerek Nâzım olsun, gerek diğer oyunlarım olsun, hepsine ücretsiz seyirciler getirmek için organizasyonlar yaptım. Ama artık kimse böyle şeyler yapmak istemiyor. Belediyelerin, özellikle CHP’li belediyelerin, bunu yapması gerekir diye düşünüyorum.
Sanatın bir gücü var ancak bunun için bir örgüt lazım. Bir sanatçı bütün bunların hepsini kendisi nasıl yapsın? Hiçbir kültür politikası olmayan bir toplumda yaşıyoruz. Atatürk’ten sonra hiçbir kültür politikası yok. CHP’nin de hiçbir kültür politikası yok. Ben çok iyi biliyorum, bin tane dedikodu yapılıyor. Fakat alt kadrolardaki o memurların hiçbiri gittiğiniz zaman bir işi yapmak istemiyor. İş getiren biri oldu mu nefretle bakıyorlar. Böyle bir durum var.
ÖZGÜR BİLLUR: Bence halka ulaşmak şöyle bir şey; halka inmek deniyor, düzeyi düşürmek gibi gösteriliyor. Bence öyle bir şey değil. Sizin oyununuzda bir düzey var, halk onu izleyince, anlayacağını anlıyor.
DİLEK TÜRKER: Anlıyor anlayacağını, bir de giderek anlayamıyor. Bu kültürsüzleşme politikası, bu ucuzluk, bu rezillik, bu uyuşturma, bu apolitikleştirme ve arkasından korku. Oyunlar yasaklanıyor! Biz Kuvayı Milliye’yi oynarken, her akşam bizim çocuklar “Hocam bu akşam bizi alırlar mı?” avukat arkadaşım bekliyor, “Dilekciğim şu bölümü çıkar istersen”. “Yoo çıkarmıyoruz.” Böyle gitti ama tesadüfidir yani. Türkan Saylan’da polislerin yaptıklarını falan sahnede anlatan biriyim. O tip şeylerde halk tabi çok geliyor, çok seviyor. Ama ben Homeros’tan bir şey yapmak istesem ya da bir Shakespeare uyarlaması, bir Macbeth uyarlaması ya da bir Çehov, Vişne Bahçesi yapsam ayvayı yersin. Satacak ev de yok. Evleri zaten böyle sattık. (Gülüyor)
SERAP YEŞİLTUNA: Halkı Stand Up’a alıştırmaya çalışıyorlar. Yani halkın kendisiyle dalga geçen, başka hiçbir şeye dokunmayan, muhalif olmayan bir sanat türü. Halk da bir anlamda bunu görmekten hoşnut sanki. Bu kötü bir şey aslında. Sürekli kendimizle dalga geçiyoruz. Türk milletiyle dalga geçiyoruz. Bunu “biraz” yapmanın sakıncası olmayabilir ama bunu sanatın merkezine koyduğunuz zaman yıpratıcı oluyor sanki.
DİLEK TÜRKER: Artık sanatçı neye ve nasıl muhalefet edeceğini bilmiyor.
ESVAN KARAOĞLU: Aziz Nesin mesela, dalga geçiyordu bazı noktalarda ama ders de veriyordu, düşündürüyordu. Şimdi ise sadece güldürüye dayanan bir sistem dayatılıyor. Bir zamanlar memleketin birinde de Matild Manukyan’ı ima eden bir rol oynadınız. Bunu herkes görüyordu. Vergi rekortmeni olmuş biriydi.
DİLEK TÜRKER: Şimdi söylüyor işte birisi, Adnan Oktar demiş, “siz kerhanelerin vergileriyle geçiniyorsunuz” diye. Yıllar önce Aziz Nesin demişti, ben de oynamıştım. Çalış Ayten Çalış diye bir genelev kadınını oynamıştım.
Esas mesele şu, güzel bir şey verme imkânını yakalayabilirseniz, halk sizi anlar. Anlamayana anlayanın bir faydası olur, birşeyler öğretir. Düşünce sistemi değişir. Bizim de görevimiz o zaten. Ben o zamanlar çok iddialıydım. Demiştim ki, “faşist bir tavırla karısını döven 20 erkeği, bizim Nâzım oyununa getirelim.” Zorla, ceza olarak gelsinler, bunlar çocuklarını küfürle, tekmeyle seven, karılarını döven adamlar olsun. Bunlara “Otur ulan!” densin, bunlar otursun. Yanında muhafızları olacak, “Bütün dikkatinle seyredeceksin” diyecek. Ertesi gün bir daha. 15 gün bu adamları oyuna getirsinler. Nâzım’a ya da Latife’ye, o tür bir oyuna. 20. gün o adamlar değişeceklerdir. İddia ediyorum, böyle bir araştırma, böyle bir deney yapılsın, o insan artık çocuğunu tekmeyle sevmeyecektir. Ben buna inanıyorum.
ESVAN KARAOĞLU: Biraz da Soytariçe’den bahsedelim. Sizi 17 yaşında evli ve bir çocuklu bir kadın olarak Muhsin Ertuğrul’un karşısına çıkaran Soytariçe aslında. Bir başınıza, tüm soytaricecemiyet hayatını teperek, onlara rağmen bir kadın olarak yer almışsınız bu sektörde. 52 yıllık bir mücadele. Bir çocuk gelinsiniz siz aynı zamanda.
DİLEK TÜRKER: Evet. Bu sene 52 yıl oldu. Ben çocuk gelinin Nişantaşı versiyonuydum. İçinde Türkiye gerçekleri olan fakat yine de özel tarafı olan bir hikaye.
Ben umutsuz değilim, bir. Soytariçe benim genlerimde olan bir şeymiş. Tiyatroculuk, insanlara bir şeyler anlatmak genlerimdeymiş ama Soytariçe’yi ben yarattım, keşfettim daha doğrusu. Sonra o benim keşfettiğim şey benim canavarım olmadı. Benim yarattığım şey benim koruyucum ve sevgilim oldu. Başarı budur. Yarattığınız şey Frankenstein ise o bir faciadır. Ama kendi yarattığınız şey bir Soytariçe ise, keşfimle birlikte benim yarattığım ve büyüttüğüm bir şey Soytariçe, o beni korudu. O benim düşmanım değil dostum, elimden tutan oldu.
ESVAN KARAOĞLU: Ve kimsenin soytarısı olmadım diyorsunuz. Yani sanatınızı icra ederken eğilip bükülmediniz.
DİLEK TÜRKER: Kimsenin soytarısı olmadım, eğilip bükülmedim. Sadece iş hayatında değil, aşk hayatında da, evlilik hayatında da, insanlarla ilişkilerimde de eğilip bükülmedim. Eğilip bükülmedim derken, kendi çıkarım için sahtelikler yapmadım.
ESVAN KARAOĞLU: Çeşitli sivil toplum kuruluşlarında, Lionslar gibi, onlar için çabaladınız.
DİLEK TÜRKER: Çabaladım, oralarda güzel işler de yaptım, çok da güzel anılar edindim, fakat onları da hep eleştirdim.
ESVAN KARAOĞLU: Siyasi partilerden de bilinçli olarak mı uzak durdunuz?
DİLEK TÜRKER: Evet. Partilerden hep uzak durdum. Şunun için; bana en eleştirdiğim parti başkanı da geldi partisine girmemi teklif etti. ANAP, AKP, SHP, CHP, İP dahil hepsinden teklif aldım. Hiçbirine evet demedim. Çünkü sahnede çok keyifli bir siyaset yapıyorum. Oyundan sonra da kendi sözümü söyleyerek, anlatarak, tek başıma muhalefetimi yaparak. Kendi partim var. Kendimim. O yüzden maaş da almıyorum, devlet yardımı da almıyorum. Ben özgürlüğümü çok seviyorum.
ESVAN KARAOĞLU: Üçüncü perdelerinizi bir meclis kürsüsü olarak ele alabiliriz o zaman?
DİLEK TÜRKER: O kadar iddialı olabilir miyim bilmiyorum.
ESVAN KARAOĞLU: Halk meclisinde çok yakın bir şekilde onlara hitap ediyorsunuz sonuçta. Herhangi bir ihaleden, çıkardan bahsetmiyorsunuz. Gençlere, özellikle kadınlara sesleniyorsunuz.
DİLEK TÜRKER: Ben gençlerle çok iyi anlaşıyorum. Çok hoş sohbetlerimiz oluyor gençlerle. Bazen üzülüyorum, soru sormuyorlar. Sonra biraz dikleniyorum, burada bir saat car car konuştum, hiç mi merak ettiğiniz bir şey yok diye. O zaman yavaş yavaş dökülmeye başlıyorlar. Sonra birlikte gülmeye başlıyoruz, eğleniyoruz. Gençleri çok seviyorum ve ben çok umutluyum. Ben insandan umutluyum. Bütün bu bildiklerimiz, geleceğe dair bizi kaygılandıran bütün bildiklerimizin hayal ettiğimiz, bilmediğimiz, bazen böyle mistik gibi gelebilecek, bir spritüel gibi gelebilecek size şimdi ama gizli güçler var. İnsanoğluna o hakettiği güzelliği, evrimi gerçekleştirme imkanını doğuracaktır diye düşünüyorum. Belki 50 sene sonra, belki 100 sene sonra ama bunun için ümitliyim.
ESVAN KARAOĞLU: 50 yıllık bir emekçinin, sizin tabirinizle, kendinizi böyle tanımlıyorsunuz, bu isyanı yapıyor olması, bu kadın hiç mi rahat görmemiş diye düşünüyorum. Gerçekten de hiç rahat görmemişsiniz ve çok üzüldüm.
DİLEK TÜRKER: Hiç üzülmeyin, ben buna katılmıyorum. Siz hiç dünya tarihinde bir sanatçı gördünüz mü keyfi yerinde. Öyle olsaydı ben de Ebru Gündeş’le yanyana otururdum. Claudwell’in tımarhanede öldüğünü biliyorsunuz değil mi? Roden’in, zavallı Van Gogh’un kulağını da keserek, Mozart’ın 36 yaşında neden öldüğünü düşünüyorsunuz? Nâzım rahat yüzü görmüş mü? Biz gene çok keyifli yaşıyoruz. Oh maşallah! Resimler, İstanbul’da 13. katta falan. (Gülüyor) Ben hiç öyle düşünmüyorum.
SERAP YEŞİLTUNA: Halkın algısı öyle tabi. Dilek Türker, Akatlar’da çok güzel bir evde yaşıyor. Bir eli yağda, bir eli balda bir hayat sürüyor diye düşünüyor olabilir belki bir kısmı?
DİLEK TÜRKER: O öyle değil ama. Dilek Türker, bu yaşında nefesi kesilerek hastalanırsam elimdeki para kaç ay yeter diye 70 küsur yaşında düşünen birisi. Bu seçimden pişman mısınız, o başka. Başarının tarifi, seçimlerinden pişman olmamaktır. Eğer seçimlerinizden pişman değilseniz başarılısınızdır. İster çadırda yatarsınız, ister sarayda yaşarsınız, ister zekanızı kullanır dünyanın en lüks yerinde yemek yersiniz, onu bilemem. Ama ben zaten çok renkli yaşadım. Kitapta da görmüşsünüzdür. Zorlukları aşmak da başka bir şeydir. Zorlukları kimseye zarar vermeden, kendi yaratıcı gücünüzle, enerjinizle, emeğinizle, kendi terinizle aşabilmişseniz, ne kadar aştıysanız ve bu geldiğiniz yerde pişman da değilseniz başarılısınızdır. Ben çok başarılı birisi olarak görüyorum kendimi. Almanya’dan döndükten sonra 30 senedir bu evde oturuyorum. Şu sol taraftaki odanın kapısını değiştiremedim. İşte bu iki tane kütüphaneyi yaptırmak için uğraştım. Sonra bu resimler benim hayatımın serveti oldu. Bu resimler de benim dostlarım, çevrem sayesinde oldu. O Ertuğrul Ateş’in resmi mesela. Onun yüce gönüllülüğüyle, benim Kuvayı Milliye’min 50. yılında yaptığım, aynı zamanda sahnenin bu orijinal olanıdır. Bana hediye etmiştir. Bu Selim Turan’dır. Buradaki en kıymetli resimdir. Selim Turan, Paris ekolüdür. Abidin Dino, Fahrünnisa Zeyd, Avni Arbaş Paris ekolüdür. Galatasaray’ı bitirmiş bir Osmanlı ailesinin oğlu fakat Nâzımcı, Aziz Nesinci, solcu diye 30 sene Türkiye’ye girmesi yasaklanmış, Paris’te resim satarak hayatını kazanmış. İşte benim dünyam bunlar…


Bu yazı 68 kez okundu.

Türk Solu
SON EKLENENLER