• Çarşamba, Ekim 18, 2017

Serap, Erkin ve Türk çocuğu

ortasayfa
Gökçe Fırat
Aralık12/ 2016

Geçtiğimiz yıl, PKK’lı “çocuklar”, bir Türk “çocuğu”nu belediye otobüsünde molotoflayarak yakıp öldürmüşlerdi.

Tarihlerden 7 Aralık’tı.

Serap öldüğünde, normalde bir ulusu değil, dünyayı yerinden oynatması gerekirdi bu ölümün ama dünyanın umurunda değil yakılan Türk çocuğu.

Daha acısı, bir Türk çocuğunun yakılması Türklerin de çok umurunda değildi.

Bir Türk çocuğunun ölmesine mi üzülecektik, yoksa ölmüş bir millete mi?..

Neden böyleydi peki, nolmuştu bize?

Serap’ın ölümünden sonra şöyle yazmıştık:

” ‘Ana-baba-çocuk’ üçgeninde kurduğumuz bu egoist yaşam biçimidir Serap’ı öldüren…

Çünkü bizler zenginleşmek peşinde koşar, bilmem ne sitesinin taksitlerini ödemek için burjuvalara hizmet ederken, Serap gibi milyonları yoksulluğa terk etmişizdir.

O yoksullar öldüğünde de en azından göstermelik bir gözyaşı bile dökmeyiz.

Çünkü bizler sadece kendimize ve kendi yakınlarımıza ağlarız.

Serap ölmüştür ve bu bizi çok sarsmaz ama çocuğunuzun ateşi çıksa huzursuz oluruz…

Çocuğumuzu ateşi çıksa özel hastaneye götürecek parasal gücümüz vardır ama Serap ancak Bağcılar Devlet Hastanesi’nde ölmüştür…”

Bir yıl sonra Serap’ın ölüm yıldönümünde mezarı başındaydık.

Biz bizeydik…

Bir ailesi vardı orada bir de Ulusal Partililer…

Kimsecikler yoktu, çünkü Türk’ün umrunda değildi “Türk çocuğu”; herkes kendi çocuğunun derdindeydi bu ülkede.

Ama başka bir ülke kurmak isteyen PKK’lılar boş durmuyordu, çocukları vardı hapishanede, sayıları binlerceydi.

Onlara “taş atan çocuklar” deniyordu.

Devlete saldırır, yakar, yıkardı bu çocuklar, yaşları 18’den küçüktü.

Devlete saldıracak kadar olgundular ama ceza almayacak kadar küçük olmak istiyorlardı.

Ankalarında da kendi ana babaları, kendi örgütleri vardı.

Serap’ın mezarına bir Türk annesi ve babası zahmet edip gelmezken, bu PKK’lı anne ve babalar mahkemeleri dolduruyor, gazeteleri dolaşıyor, kamuoyunu oluşturuyorladı.

Sonunda taş atan çocuklar yasasını çıkartıp kendi çocuklarını içerden çıkarttılar.

Ama Serap’ı mezardan ne çıkartabilirdi ki?

Daha zoru, Türk milletinin yüreğini, kendi “bencil üçgen”inden dışarı ne çıkartabilir?…

15 gün sonra Erkin’in mezarı başındayız…

Erkin’i hiç tanımamış partili dostlarımızla birlikte.

Bir insan, hiç tanımadığı, görmediği, duymadığı, konuşmadığı birinin mezarı başında neden böyle duygusallaşır acaba?

Belki de insan sadece o mezar başında, tüm çocukların kendi çocuğu olduğunu anlıyordur.

Belki o mezar başı bir özeleştiri mekanıdır hepimiz için.

Belki de bir düzelme çağrısı:

Ey Türk kendine gel

Bir yandan ezan sesleri doldurur mezarlığı ve her ezan sesinde bir Mehmet Akif vardır bu ülkede…

Ötelerden Mehmet Akif’in sesi duyulur, bizi çağırmaktadır:

Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak…
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’
Davransana… Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?
Esbâbı elinden atarak ye’se yapıştın!
Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan
Tek bir ışık olsun buluver… Kalma yolundan.
Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın
Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?
Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me’yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar
Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: çözülmez…
En korkulu câni gibi ye’sin yüzü gülmez!
Mâdâm ki alçaklığı bir, ye’s ile sirkin;
Mâdâm ki ondan daha mel’un daha çirkin
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,
Nevmid olarak rahmet-i mev’ûd-u Hudâ’dan,
Hüsrâna rıza verme… Çalış… Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!
Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş…
Sesler de: ‘Vatan tehlikedeymiş… Batıyormuş!’
Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
Tek kol da yapışsam demiyor bir taraftan!
Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar…
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
Feryâd ile kurtulması me’mûl ise haykır!
Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
‘İş bitti… Sebâtın sonu yoktur! ‘ deme, yılma.
Ey millet-i merhûme, sakın ye’se kapılma.

Hey gidi koca şair, hani demiştin ya “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın”.

İyi ki ölmüşsün de bu günleri görmedin.

Erkin’in mezarında yine kırmızı-beyaz güller.

Sanki orası vatan toprağı olmuş da açmış gibiler.

Ve başında toplanmış vatan aşkını yitirmemiş yürekler

Ne kadar da azız ama ne kadar da çokuz!

Unutmadık dostumuzu, başındayız yine çok şükür.

Kime ağlasın içimiz böyle bir günde?

Serap’ın yalnızlığına mı üzülelim orada, Erkin’in yokluğuna mı üzülelim burada?

Yine de görülüyor ki, davan varsa, geleceğin var, bu dünyadan göçüp gitsen de, seni anacaklar var…

Ama davasızlığa terkedilmiş Serap gibi Türk çocuklarının kimse yok!

Demek ki tek bir gerçeği var şu hayatın:

Çocuğuna değil davana sarılırsan varsın…

Not: Türk Solu’nun 27 Aralık 2010 tarihli 306. sayısında yayınlanan yazı.


Bu yazı 262 kez okundu.

Gökçe Fırat

Ulusal Parti Genel Başkanı ve Türk Solu Gazetesi Başyazarı.

SON EKLENENLER