• Cuma, Nisan 20, 2018

Su, dil, millet

turkce
Dr. Tuncer Sümer
Şubat25/ 2013

İnsanları bir arada tutan ve toplum olmalarını sağlayan ilk iki etmen su ve dildir. Sağlıklı, normal bir insan havasız yani nefes almadan üç dakika, su içmeden ise üç gün yaşayabilir. Su içmeden üç günden fazla yaşayamayacak olan insanlar, öncelikle bu temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için dere, nehir, çay, su arkları, pınarlar ve göl kenarlarına yerleşmişlerdir ilk başlarda. Su kenarlarına kurdukları derme çatma barınakların oluşturduğu köylerde yaşamışlardır.

Düşünün siz evinizi berrak, buz gibi ve şırıl şırıl akan bir derenin kenarına kurdunuz. Sonra oraya bir aile daha geldi, bir aile daha derken komşu üç aile oldunuz. Bu arada çocuklarınız büyüdü evlenme çağına geldi ve siz oğlunuza komşulardan birinin kızını aldınız, öbürüne de kızınızı verdiniz. Diğer iki aile de kendi aralarında benzer akrabalık ilişkileri kuracaktır büyük olasılıkla. İki kuşak sonra herkesin kan bağıyla akraba olduğu bir köy meydana gelecektir. Bir de komşu komşunun külüne muhtaçtır derler ya, “hu komşu, biraz kül verir misin” demek için aynı dili kullanıyor olmanız lazım. Bu yüzden de, yüzlerce binlerce yılda ortak dilinizi oluşturacaksınız.

Önceleri av yapmaya ve meyve sebze toplamaya giderken bir gün tohumu tarlaya, fidanı bahçeye dikmeyi ve avladığınız hayvanı da bir ağıl ya da kümese hapsetmeyi başardınız. Böylece azıcık bitki bulmak ya da zor bir avı gerçekleştirmek için bir sürü zor uğraşıdan kurtuldunuz. Bu işe binlerce yıl sonra modern insan filozofları tarım devrimi adını verecekler.

Artık ekip biçmeyi, sürüler halinde hayvan beslemeyi öğrenmiş olan sizler ürettiğiniz tahıl, meyve ve sebzelerin fazlasını ambarlarda depolamayı ve korumayı da öğreneceksiniz. Çünkü olur da kuraklık ya da hastalık vs. gibi nedenlerle bir sezon üretim yapamazsanız, gelecek sene açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalacaksınız. Hem avlanmayı eskisi kadar iyi beceremeyeeğinizden hem de nüfusunuz arttığı için sorun büyük olacak. Bir zaman sonra sizin küyünüzün bulunduğu bölgedeki su kaynakları ve tarım alanları büyüyen nüfusunuza yetmeyince, bir grup akrabanız, başka uygun bir alana taşınacaktır. Yine bir su kenarı olmak zorundadır bu alan. Aynı süreçler orada da yaşanacaktır elbette. Böylece küçük bir dere kenarında, üç aileyle başlayan macera aynı dili konuşan, git gide büyüyen, kendi içinde ekonomisi ve belli kuralları olan toplum haline gelmiş oldu. Bu esnada, başka bir dere kenarında sizin yaşadığınız olayların hemen hemen aynısı yaşanmış olabilir, yaşanmıştır da büyük olasılıkla. Ama bu diğer toplum sizinle aynı dili değil de başka bir dil geliştirmiş olsun. Gel zaman git zaman bu toplumun bulunduğu alanda kuraklık ya da aşırı nüfus artışına bağlı kıtlık olsun. Yapacakları iş belli. Açlıktan ölmemek için yiyecek arayacaklardır. Önceden sizin yerinizi biliyorlarsa ya da tesadüfen sizin köyünüze geleceklerdir ve kendi dillerinde sizden yiyecek isteyeceklerdir. Siz onların dilini bilmediğiniz için isteklerini yerine getiremeyeceksiniz, hoş bilseniz de istediklerini vermeyeceksinizdir. Çünkü eğer verirseniz siz sıkıntıya girebilirsiniz. Bu durumda çatışma kaçınılmaz olacaktır. Yoksa öbür toplum açlıktan ölecektir.

Çatışma çıktığında köyünüz iyi bir savunma yapabilir ve saldırıyı püskürtürse sizin için sorun yok. Yok köyünüzü savunamazsanız, ambarınızda ne var ne yok kaybedeceğiniz gibi, gelecek dönem üretim yapacak genç insanlarınızın da önemli bir kısmını kaybedebilirsiniz. Gerçi süreç illa böyle yürüyecek diye bir kural yok. Mesela araya elçiler koyup trampa yaparak ya da borçlandırarak ihtiyaçlarının bir kısmını, en azından sizi zora sokmayacak kadarını onlara verebilirsiz. Ama diplomatik kanalların tıkandığını düşünerek varsayım oluşturursak, savaş kaçınılmaz oluyor sonunda.

Bu savaşın çıkmasına ramak kala ya da çıktığında köyünüzden biri herhangi bir nedenle, örneğin “vicdani red” denilen bir yaklaşımla savunmaya katılmak istemezse ve bu anlayış toplumunuza hakim olursa savaşın sonucunun ne olacağını tahmin etmek zor olmaz herhalde.

Bir de toplumunuz etnik, dinsel, mezhepsel ve sınıf farklılıkları (emekçi sınıf ve sermaye sınıfı gibi) temelinde veya batıcı-doğucu, modernist- muhafazakar olarak bölünmüş ve ortak paydasını kaybetmişse saldırıya karşı hızla ortak tavır geliştirip refleks göstermek zor olacaktır. Artık savunma yapmayı bırakın ayakta kalmayı dahi başaramazsınız. Güçlü düşmanlarınız -ki bunlar yukarda belirttiğim ayrılık ve nifak tohumlarını aranıza sokanlardır aynı zamanda- gelip sizi yeryüzünden silerler ya da kimliğinizi değiştirirler. Bunu ister misiniz ya da razı olur musunuz? “Hayır asla” dediğinizi duyar gibi oluyorum.

Bu geriye, ta insanlığın tarım devrimini gerçekleştirdiği, bundan on bin yıl öncesine dönük yaptığımız hayal oyunu bugünün Türkiye’sine benzemiyor mu? Benziyor, hatta tıpa tıp aynısı. Çünkü ben öyle yazdım. En başından anlamışsınızdır. O halde başımıza örülen bu çorabı çözmemiz lazım. Bunu başarmak için aramızdakı yüzeysel farklılık ya da ayrılıkları bir tarafa bırakıp ortak değerlerimiz olan dilimiz, vatanımız, bayrağımız, yeraltı-yerüstü servetimiz, tarihimizi yaratan ecdadımız ve tarihi büyüklerimizin hiç birini yadsımadan dışlamadan tarihimiz ve tarihi değerlerimiz, sanatımız, mimarimiz, şarkılarımız, türkülerimiz etrafında birlik olup dış tehdit ve düşmanlara karşı sapasağlam tekvücut bir toplum olmalıyız. O zaman gerçek ve güçlü bir millet oluruz. Avrupalı milletler ve Amerikalılar böyleler.

Aramızda bu fikre inatla karşı çıkanlar olabilir. Onların sözlerine aldanmayalım ve biz de onlara karşı inatla mücadele edelim. Şu anda kendimizi ait hissettiğimiz mikro grup bağımlılığından kurtulup, büyük Türk milleti düzleminde buluşalım. Orada herkese yer var. İnancınız, siyasi görüşleriniz, kendinizi konumlandırdığınız saf nere olursa olsun, asıl büyük cepheye, “Türkiye” cephesine geçmeniz lazım. Yoksa bu ülkenin defterini dürecekler. Birinci Dünya Savaşı’nda tamamlayamadıkları planlarını tamamlayacaklar. Hem de gözünüzün önünde. Siz de hiç sesinizi çıkarmayacaksınız. Tarih size ne der sonra, torunlarınıza ne hesap verirsiniz?


Bu yazı 97 kez okundu.

Dr. Tuncer Sümer
SON EKLENENLER