• Pazartesi, Aralık 11, 2017

Şuradan, buradan…

unal-yaltirik
Ünal Yaltırık
Kasım03/ 2017

Danıştay hakkında
Danıştay denince içim kararır. Hiç yıldızım barışmamıştır bu müesseseyle…
Şimdiki hanım başkanın acayip ve utanç verici tutumunu duydukça “başkanlık kimlere kalmış” diye hayıflanıp duruyorum…
Danıştay yüzünden otuza yakın dava kaybettim, onlarca kişiye tazminat ödemek zorunda kaldım.
Anlatayım;
Yıl 1975-76… Ankara’da BAĞ-KUR Genel Müdürüyüm. BAĞ-KUR yeni kurulmuş… Yurt çapında teşkilatlanmamız lazım.
Bir memuru, genellikle terfi ettirerek, merkezden görevlendirip, nerede müdürlük açacaksak oraya gönderiyoruz. Mahalli elemanları da o ilin milletvekilleri, valileri ve esnaf teşekkülleri kanalı ile tespit edip çalışmalarımızı sürdürüyoruz.
Fakat, çoğu aşırı solcu olan, merkezden göndermek istediğimiz memurlar Anadolu’ya gitmemek için direniyorlar ve Danıştay’a müracaat ederek yürütmenin durdurulması için dava açıyorlar. Danıştay ise memuru terfi ettirerek gönderdiğimiz halde hemen yürütmeyi durdurma kararı veriyor. Ve tabii bu durumda elimiz, kolumuz bağlanıyor. Öyle ki durma noktasına geldik.
Danıştay’da atama işleri ile görevli üyeyle ilişki kurduk. Nasıl yapmamız gerektiğini öğrendik.Öyle yaptık fakat gene yürütmenin durdurulması kararı verdiler.
Dayanamadım, Danıştay’a resmi bir yazı ile sordum; “Hangi memuru nereye atayalım” dedim.Kıyamet koptu. “Danıştay’a hakaret” diye ayağa kalktılar. Başbakan Demirel’e resmen müracaat ederek hakkımda soruşturma açılmasını istediler.
Bu arada Danıştay’ın tutumunu bilen birçok köşe yazarı köşelerinde beni tebrik ediyor, bana büyük destek veriyorlardı. Zamanın ünlü gazetecesi Bedii Faik hemen her gün bu konuyu ele alıyor ve Danıştay’ın tutumunu eleştiriyordu.
Birgün Başbakan Demirel beni çağırdı ve ne olup bittiğini sordu.Uzun uzun anlattım. Çok hoşuna gitti. Danıştay’dan gönderilen soruşturma isteği yazısını getirtti ve üzerine “saklıya” diye yazarak konuya noktayı koydu. Ayrılırken de bana “İyi ders vermişsin ama uzatma sakın” diye talimat verdi.
Her şeye rağmen o günkü başkan ve üyeler ciddi ve sorumluluk bilen kişilerdi.
Bugünleri görünce yine de o günleri arar olduk.
Şimdi başkanlar siyasilerle birlikte çay toplamaya gidiyorlar. Beraber oldukları yerde başbakan eşiyle yakınlık kurarak kızlarına iş ayarlıyorlar, kızlarına sarayda çalışma imkanı buluyorlar. Sonra da sözüm ona imtihana sokup yargıç olmasını sağlıyorlar… Basına demeç verip iktidar yanlısı söylemlerde bulunup, Cumhurbaşkanının karşısında iliksiz ve düğmesiz olması gereken cübbelerini iliklemeye çalışıyorlar!..
Ne yapıp yapıp bir delik ve bir düğme de buluyorlar!
Menfatleri söz konusu olunca mevcut, fedakarlık söz konusu olunca namevcutlar… Maşallahları var!..
İnsanlar artık korkusuzlaşıyor!
Tayyip korkusu giderek azalıyor… Vatandaşlar artık eskisi gibi değil… “Yazarsam, çizersem başım belaya girer, konuşursam içeri tıkarlar” diye düşünenler giderek azalıyor. Bu iyiye alâmet… Zaten korkunun ecele faydası yok derler… Korkup da susulursa işte bugünkü gibi bir Türkiye ortaya çıkar. Korka korka, susa susa bu hallere geldik…
Korkusuz yazarlar gözle görülür biçimde artıyor… İşin güzel tarafı öncülüğü de kadınlar yapıyor…Galiba onlar daha cesur, daha da boğuşkan…
İşte sizlere bir kadın gazetecinin Partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hitaben yazdığı makalesinden kısaltılmış, daha doğrusu suçsuzlaştırılmış bir örnek.
Bursa’da yayınlanan Kent Gazetesi’nde Fatma Sibel Yüksek’in enteresan makalesi çok kısaca şöyle:
“Sahi kimsin sen?
Hep aynı yerden servis edilen üç adet gençlik, çocukluk ve askerlik fotoğrafından başka neden görüntün yok senin?
Hangi okulları bitirdin, kimlerle aynı sıralarda oturdun?
İlkokul öğretmenin kim?
Neden bir kişi bile çıkıp seninle ilgili bir tek anısını anlatmıyor?
Seda Sayan’ın bile mahalle yıllarından bir fotoğraf çıkıp geliyor da, senin geçmişin neden bu kadar sis perdelerinin ardında gizli?
‘Olmayan’ biri misin yoksa sen?
En uyanıklar ile kullanım tarihinin tamamen sona gelmesini bekleyenler kaldı sadece çevrende.
Şakşakçıların ceylan derisi koltuklarda basen büyütüyor.
Bu kadarı da olmaz ki diyen kim varsa işinden aşından ettin, zindanlara attın, ailelerini açlığa mahkûm ettin.
Gencecik üniversite mezunları işsizlikten intihar ediyor. Doktorlar, öğretmenler, polisler, subaylar açlık sınırında yaşıyor; emekliler pazarlardan sebze artığı topluyor.
Şehit katilleri Meclis’te suratımıza çemkiriyor. Sen hâlâ üstündeki pahalı elbiselerin, özel yapım som altın kol saatin, ipek kravatınla karşımıza geçip haykırıyorsun…
Kime bu kinin?
Nereye doğru gittiğini bir gün olsun düşündün mü? … vicdanınla bir gün olsun kendine ‘Acaba biraz ileri mi gidiyorum’ diye sordun mu?
Bir gün olsun ‘Ya hesap günü varsa’ diye endişelendiğin oldu mu?
Evet var.
Hesap günü var.
Ve sanki bu saldırganlığın, bu doymazlığın, o hesap gününü biraz daha yaklaştırıyor. Artık Allah’ın gözüne batıyorsun birader!
Fazla parazit yapıyorsun, ortalığı hacminden fazla kirletiyorsun. Elde ettiklerinle şükür etmeyi, biraz da başkalarını düşünmeyi başaramadın.”
***
Hep söyler dururuz; Türkiye’yi kadınlar kurtaracak deriz…
Belki de doğru…
Kadın cesareti, kadın öfkesi bir başka oluyor.
Onların arkasına saklanmak biraz ayıp ama başka çaremiz yok galiba…
Sağolsunlar…
Açık oturumlar
TV ekranlarında izlediğimiz açık oturumlar artık iyice sinir bozmaya başladı:
Bir rezalet…
Bu oturumlara çıkarılan kişileri kimler seçiyor, kimler ortaya çıkarıyor anlaşılır gibi değil… Nerede sinsi, AKP yanlısı akademisyen varsa her akşam karşımızda… Bunların rektör olanları, dekan olanları hiç utanmadan rahat rahat AKP’yi ve hükümeti destekler mahiyette zırvalamalar yapıyor, sözüm ona bilgi alışverişinde bulunuyorlar.
Özellikle kadın konuşmacıların büyük bölümü konuşmalarıyla insanı çileden çıkartıyor… Ne olduğu belirsiz bu hanımlar öylesine ahkam kesiyorlar, öylesine saçmalıyorlar ki inanın insanın ekranı parçalayası geliyor…Çoğunun isimlerinin altında “hukukçu” yazılı. Ne demek bu hukukçu? Akademisyen misin, avukat mısın eski veya yeni hakim misin, hukuku bitirdin mi bitirmedin mi? Neyin nesisin? Kaşlarını çatarak bir alim edasıyla ıhlayıp duruyorlar. “Iııı… Iııı…” demekten ne konuştuklarını anlamak mümkün değil… Çakı gibi hukukçu doçentlerin, çok değerli profesörlerin karşısına getirip bu zibidileri oturtmak milletin aklı ile alay etmektir. Kim seçer bunları? Kim davet eder bu zavallıları bilemeyiz ama televizyon seyircisinden TV yönetiminin de ağızlarının payını aldıklarını çok iyi tahmin edebiliyoruz.
Ümmetin lideri
Marifetli ve Ankaralıların tabiri ile “gıcık” Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, görevinden kovulmasına rağmen hâlâ direniyor ve son bir kere daha AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmek için yalvarıp duruyor.
Fakat öyle anlaşılıyor ki Erdoğan kararından dönecek gibi değil… Çünkü Ankaralıların artık Gökçek’ten bıktıklarını, usandıklarını çok iyi biliyor.Elindeki anketler bu kararda geç bile kalındığını açık ve seçik biçimde gösteriyor.
Melih Gökçek ise direniyor…
Dergimiz baskıya verildiği tarihte hâlâ istifasını vermemiş ve ayak altında dolaşmasına devam etmekteydi…
Son olarak belki görevde bırakılırım diye Erdoğan için “Ümmetin Lideri” ifadesini kullanmış, bir kez daha ahmakça bir davranış içine girmişti…
Ümmetin lideri!..
Bekledik, belki dedik Erdoğan böyle aptalca bir laf için tepki gösterir ve “Eyyy Gökçek”le başlayan bir iki cümle kurarak Gökçek’e haddini bildirir, gereken uyarıyı yapar diye umutlandık… Ne gezer, Erdoğan’dan tık yok… Adeta bu benzetmeyi kabul etmiş gibi bir tavır içine girdi…
Böylece AKP Genel Başkanı ve Cumhurun başı Erdoğan, Melih Gökçek tarafından Peygamberimiz ilan edilmiş oldu!..
Hoş daha önceleri de böyle benzeri ifadelerle, yakıştırmalarla AKP’liler kendisini büyük günah işleyerek yüce Allah’ın yerine bile koyar hale gelmişler, Erdoğan o zamanlarda da sessizliğini bozmamış ve bu zibidilere gereken paylamayı yapmamıştı.
Son zamanlarda, Erdoğan AKP’liler tarafından adeta ilahlaştırılmaktadır.
Dikkatli olmalıyız; ilah yaratmak kolay, fakat sonra ondan kurtulmak çok zor, hatta imkansızdır.
Bizden hatırlatması…
Gökçek’in görevde kalma çabaları boşunadır.
Artık takke düşmüş, kel görünmüştür… Hazretin balonu sönmüş, buruşuk, bumburuşuk biçimde tıslayarak uçup gitmiştir…


Bu yazı 12 kez okundu.

Ünal Yaltırık
SON EKLENENLER