• Perşembe, Mayıs 25, 2017

Suriye, Hititler
ve Türk uygarlık tarihi… (17)

ozer
Dr. Özer Bostanoğlu
Mayıs15/ 2017

Türkiye’nin içinde yer aldığı Ortadoğu ve Mezopotamya coğrafyası, bilindiği üzere, yazının Türk kökenli Sümerliler tarafından, M.Ö. 3500’lerde bulunduğu, dolayısıyla da, insanlık tarihinin başladığı, ilk tarımsal ve kentsel yerleşmelerin görüldüğü, ilk uygarlıkların geliştiği bölgedir. İlk Semavî dinler, yâni Yahudilik, Hıristiyanlık ve son olarak da Müslümanlık, bu bölgede doğmuşlardır. Semavî dinlerin başlatıcı peygamberi Hz. İbrahim’in yaşadığı dönem, M.Ö. 1900-1800 yılları arasına tarihlenmektedir. Müslümanların kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim, Hz. İbrahim’e ayırdığı bölümlerde, onun tek tanrıya inandığına, Müslüman olup, Müslümanların atası olduğuna, gerek Hz. Muhammed ve sülâlesinin ve de gerekse de (Türklerce necip sayılan!) Arapların, İbrahim’e ve onun (Hacer adlı) cariyesinden olan oğlu İsmail’e bağlandığına ağırlık vermektedir. (Bkz.: Muazzez İlmiye ÇIĞ, İbrahim Peygamber: Sumer Yazılarına ve Arkeolojik Buluntulara Göre, İstanbul: Kaynak Yayınları, Ekim 1997, s. 14.) Çığ’a göre ise, İbrahim’in, Sümerlilerde olduğu gibi, kendi Tanrı’sı vardır. Tevrat’ta çocukları, hep, ‘Babamızın Tanrısı’, ya da ‘İbrahim’in Tanrısı’ndan bahsederler. Bu şahsî Tanrı, daha sonraları, kabile Tanrısı, daha da sonra İsrail kavminin Tanrısı hâline gelir. İsrail tanrısının tekliğe ve evrenselliğe varışı ise; Hıristiyanlıktaki Tanrı’nın oğlu İsa, Kutsal Ruh ve (Ana Tanrıça gibi olan) Meryem üzerinden, Müslümanlıktaki tek Tanrı’da (ya da Allah’ta) sonlanır. (Çığ, a.g.y., s. 150.)
Yine Çığ’ın yaptığı özetlemeye ve Tevrat – Tekvin kitabının Bap 1’ine göre: Allah, önce büyük bir su üstünde bir kubbe yapar. Onu sularla ayırarak gök ve yeri oluşturur. Bundan sonra da o, bitkileri, hayvanları ve kendi sûretinde erkek ve dişi olarak insanları yaratır. (Bu işi altı günde tamamlar; yedinci gün, dinlenir.) Bap 2’ye göre de: Allah, yeri, göğü yarattıktan sonra; yerden buğu yükselir; o, yeri sular ve yerin toprağından, Adam’ı yapar ve onu, Aden’deki bahçeye koyar. Ortasına da hayat ağacını diker. Oradan bir ırmak çıkar ve dört kola ayrılır. Bunlardan ikisi Fırat ve Dicle’dir… (Çığ, a.g.y., s. 21.)
Eski Sümer ya da diğer Mezopotamya uygarlıklarındaki dinsel inançlara göre, Ana Tanrıça, üreten ve doğuran Toprak’tır! Doğumun, üretim dizgesinin ikinci kahramanı ise, Baba Tanrı sayılan Su’dur! Böyle bir felsefenin hüküm sürdüğü kutsal bir coğrafyada akan sular da, elbette ki, kutsaldır… Ve, tarihin çok eski çağlarından bu yana insanlığın kaderini etkileyen bu iki ırmak, ne kadar yaşam ve uygarlık kaynağı olmuşsa, bir o kadar da taşkınları ile, çevresini silip, süpürerek, yaşamı ve uygarlıkları ortadan kaldıran güç de olmuştur! Suyun doğal âfet hâline gelmesi, ölüm ve yıkıma da sebep olur ki, bunun kutsal kitaplar yoluyla insanlık bilincine geçen efsanesi, ünlü ‘Nuh Tufanı’dır! Tevrat – Tekvin, 15. Bap’a kadarki ayrıntılı anlatıma bakılacak olursa: İnsanlardan ötürü, yeryüzünün zorbalıklarla dolduğunu gören Tanrı, ‘önüme bütün beşerin sonu geldi!’ der ve Nuh’a, kendisine gofer ağacından bir gemi yaparak, karısı ve oğulları, onların karıları ve de her yaşayan canlı türünden erkek ve dişi olarak, ikişer adedi, gemiye almasını buyurur! Tufan, 40 gün ve gece devam eder… ‘Ve yüz elli gün sular yeryüzünde yükseldiler.’ Sonra, sular azalır. Gemi, Türkiye’de, Ararat (Ağrı) dağları üzerine oturur! (Bkz.: Dursun YILDIZ ve Özdemir ÖZBAY, Şu Fırat’ın Suyu, İstanbul: Truva Yayınları, Ocak 2011, ss. 15-22.) Tufan peygamberi Hz. Nuh’un, Küfe topraklarında (yâni Irak’ta yaşadığı) veya Bâbil’de bulunduğu; Tufan hâdisesinin de Mezopotamya’da (Irak’ta) yaşandığı, yine Nuh’un, Tufan kıssasını anlatan ‘Sümer Kil Tableti’ne göre, tufan öncesinde var olan beş kentten (Eridu, Badtibira, Larak, Sippar ve Şuruppak) (bkz.: Samuel Noah KRAMER, Sümer Mitolojisi (Çev. H. KOYUKAN), İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 1999, s. 173) Eridu’da, demek ki ‘Ur’da yaşadığı da, ayrıca belirtilmektedir. (Bkz.: Ahmet MUSAOĞLU, Nuh’un Gemisi Cudi’de, İstanbul: Okul Yayınları, Mayıs 2005, ss. 37-39.)
Düşünürlerce, tarihsel olayları (efsaneleri de katarak!) dile getiren edebî bir eser olarak kabul edilen Tevrat’ta adı geçen yerleşme kalıntılarına (ve oralardaki hazinelere!) erişmek, özellikle 19. yüzyılda, yoğunlaşarak artan Avrupa emperyalizmine bağlı olarak, önemli bir arkeolojik ve bilimsel uğraş hâline gelmiştir! Arkeoloji bilimi, emperyalist soyguncuların bir göz bağlama aracı ve silâhı olarak kullanılmaya başlamıştır! Anadolu, doğaldır ki, Batılı – Hıristiyan çevrelerin, yüz binlerce yıllık ‘rüya ülkeleri’dir! Nitekim bu çerçevede olmak üzere, 1871 yılında resmî olarak Çanakkale – Troia kazılarını başlatan ve ünlü ‘Priamos Hazinesi’ni, 31.05.1873 tarihinde bularak, Atina’ya kaçıran (!) Heinrich Schliemann örneğinde olduğu gibi, Anadolu ve genelde de Ortadoğu bölgesi, arkeolojik talan ve yağma (uygulama) bölgesi olur! Üstelik, pişkin hırsız Schliemann’ın, İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü Anton Dethier’e yazdığı mektubunda dediği gibi: “Hazineyi Osmanlı Hükûmeti ile paylaşmam mümkün değil, çünkü onu ben, üç yıllık çalışma sonucu 150 işçi ile 200.000 frank harcayarak buldum!” gibi bir utanmazca savunu yapma hakkını da kendilerinde görürler?! (Bkz.: Rüstem ASLAN, ‘Schliemann – Priamos Hazinesi’nin Bulunması ve Türkiye’den Kaçırılması’, Aktüel Arkeoloji, Sayı: 47, Eylûl – Ekim 2015, ss. 46-55.)
Anadolu’nun bir başka ve doğal kaynak hazinesi, Fırat ve Dicle nehirleridir… Doğu Anadolu’da Erzurum ve Ağrı yörelerinde bulunan dağlardan kaynaklanan Murat ve Karasu nehirleri, Keban Barajı yakınlarında birleşerek, Fırat’ı oluştururlar. Bu noktadan itibaren, Fırat nehri, 955 km.’si Türkiye’de, 559 km.’si Suriye’de ve 815 km.’si de Irak’ta olmak üzere, toplamda 2330 km.’lik bir yol kat eder. Fırat’ın 444.000 km2’lik beslenme havzasının coğrafik parçaları; Türkiye’de 155.400 km2, Irak’ta 204.240 km2 ve Suriye’de ise, 84.360 km2’lik bir alanı kapsar. Fırat, Keban’dan sonra, Malatya yakınlarında Tohma Çayı’nı alır. Adıyaman yakınlarında, Kâhta Çayı, Ziyaret Deresi ve Göksu kolunu, Urfa’da Hacıhıdır ve Hacıkâmil derelerini toplar. Gaziantep’te Karasu ve Nizip çaylarını alarak, Suriye sınırına ulaşır. Karlar eridiğinde, Fırat’ın suları coşar; saniyede 5200 m3’lük bir hacme ulaşır! Önünde ne varsa, siler, götürür! Doğal durumdaki yıllık akış ortalaması, saniyede 996 m3 iken, yaz aylarında ise bu miktar, saniyede 156 m3’e düşer! Yâni, Fırat, çok devingen ve değişkendir… Fırat’ın Atatürk Barajı’ndaki yıllık ortalama su miktarı, 26,6 milyar m3; Suriye sınırında, Karkamış’ta yıllık 31,6 milyar m3’tür ki, bu miktar su, tek başına tüm Türkiye’ye düşen yağıştan akışa geçen miktarın yaklaşık %17’sidir… Sonra Türkiye’den çıkan Fırat, Suriye’de, Türkiye’den gelen Habur ve Sacir sularını da alarak, Suriye – Irak sınırında, yıllık 35 milyar m3’lük bir hacme ulaşır… (Yıldız ve Özbay, a.g.y., ss. 37-38.)
Türkiye’nin ikinci büyük nehri olan Dicle ise, Elâzığ’daki Hazar Gölü yakınlarından doğar. Fırat’la birleşinceye kadar, yaklaşık 1840 km. yol kat eder. Bunun 523 km.’si Türkiye’de geçer. Dicle, bu arada, kuzeyden Pamukçay, Salat Çayı, Batman ve Garzan kollarını, güneyden ise, Göksu ve Savur çaylarını toplar. Cizre ilçesinden itibaren, 30 km. boyunca, Türkiye-Suriye sınırını oluşturur; sonra da Irak topraklarına girer. Dicle’nin Cizre yakınlarında taşıdığı yıllık ortalama su miktarı, 16,2 milyar m3’tür. Irak topraklarına girdikten sonra, yine Türkiye’den gelen Hezil ve Zap sularını alır. Bunlarla birlikte Türkiye’nin Dicle’ye toplam katkısı, 21,3 milyar m3’e ulaşır. Dicle, Irak’tan topladığı diğer sularla birlikte, Fırat’la birleşmezden önce, toplamda 52,7 milyar m3’lük bir su hacmi oluşturur. Dicle suları, Türkiye’de akışa geçen toplam yüzey sularının %11,5’ini teşkil eder. Dicle Havzası’nın toplam büyüklüğü, 387.600 km2 olup, bunun 58.140 km2’si Türkiye’de, 290.700 km2’si Irak’ta, 37.984 km2’si İran’da ve 775 km2’si de Suriye’de yer alır. Genel olarak bakılırsa, Fırat’ın sularına en büyük katkı, %90 oranıyla, Türkiye’dendir. Suriye’ninki %10’dur; Irak’ın ise hiçbir katkısı yoktur. Dicle’ye ise Türkiye’nin katkısı, %43, Irak’ın ise %57’dir. (Suriye’den katkı yoktur.) (Yıldız ve Özbay, a.g.y., ss. 39-42.) Fırat ve Dicle’ye toplamda ancak %5’lik katkıda bulunan Suriye, Türkiye, 1987 Protokolü ile, Fırat’ın yaklaşık yarıya yakın su miktarını, Suriye ve Irak’a tahsis etmesine karşın, bu tahsise itiraz etme hakkını kendisinde görmüştür?! Ve (Türkiye sınırlarına yakın Kardaha isimli bir Alevi köyünde, 1930 doğumlu olup, aşiretinin 800 yıl önce Mezopotamya’dan geldiği ileri sürülen!) Hafız el Esad döneminde, 1980’li yılların başlarından itibaren de, Apo ve PKK kamplarını kendi toprakları üzerinde barındırarak, kendince, Türkiye’nin ‘su kartı’na karşılık, ‘terör kartı’yla cevap vermeye kalkışabilmiştir?! Doğallıkla, bu kart, kendi elinde patlamıştır! Mezopotamya’nın lâneti, Fırat ve Dicle suları üzerinden, Suriye’yi ve 1990’lı yıllarla birlikte, Kuzey Irak’ta (üstelik Turgut Özal’ın ve arkasından Türkiye’deki diğer Kürtçü ve Arapçı siyasetçilerin de ABD’ye destekleriyle!) kurulan otonom ‘Irak Kürdistanı – Barzanistan’ üzerinden, Irak’ı da vurmuş bulunmaktadır! Yâni, Türkler dâhil, Ortadoğulu siyasetçilerin tarihsel bellekleri, İsrail’in ve Yahudilerin tarihsel bellek sığalarına yaklaşamadıkça, Ortadoğu’nun tüm sularıyla da üzerine yürünse, dökülen ve dökülecek olan kanın miktarını temizlemek ya da azaltmak olanağı bulunamayacaktır! Bu, tarihsel belleğin güncelliğe vurduğu bir utanç damgası olarak, yıllarca kalacaktır!
Türkiye’nin dış politikasının omurgasını oluşturan ABD – Türkiye (‘model ortaklık’) ilişkileri, Ortadoğu, Irak ve Suriye’deki karşı karşıya gelişlerle, sürekli olarak, alarm zilleri çaldırmaktadır! Irak’ta yapılan ‘Kürdistan inşa süreci’ yanlışından sonra, Türkiye, AKP-yandaşı medyada ‘gelmiş geçmiş en başarılı Dışişleri Bakanı’ (?!) olarak selâmlanmış bulunan Prof. Ahmet Davutoğlu’nun izlediği ‘komşularla sıfır sorun!’ fiyaskosu nedeni ile, ‘sıfır komşu!’ sonucuna varmıştır! Davutoğlu, her ne kadar, ‘biz, sıfır sorun derken, halklarla sıfır sorunu kastettik, (Beşar Esad gibi) diktatörlerle değil?!’ demişse de, ABD adına kurmaya çalıştığı ‘Ortadoğu (İslâm) Birliği’, neticede, sadece Sünnî-Şiî projesine dayalı olduğundan, iflâs etmiştir! (Bkz.: Mustafa KOZAN, Türkiye Cumhuriyeti’ni Yıkma Planı, İzmir: Panorama Yayınları, Nisan 2016, s. 215.) Başbakan Davutoğlu, ‘Cumhurun Başkanı’ R. Tayyip Erdoğan tarafından azledilmiş; ancak, izlemiş olduğu politikaların tahribatının silinmesi ve tamiri, geçen kısa sürede mümkün olamamıştır?!
’21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü’ Başkanı Cahit Armağan Dilek’in de vurguladığı gibi, bugün Suriye’de, 2003 sonrası Irak’ta yaşanan gelişmelerin neredeyse bire bir kopyası yaşanmaktadır! ‘Suriye Anayasası Taslağı’nda, üstü örtülü şekilde, ‘Kürt Özerk Bölgesi’ hayaleti dolaşmaktadır?! Anayasa Taslağı’nda, kurucu unsurlar olarak, Arapların yanında, Kürtler de dikte edilmektedir?! PYD/YPG kuvvetlerinin durumuna açıklıkla yer verilmezken, ileride oluşturulacak olası bir ‘Kürt Kantonu’nun güvenlik gücünü, Irak’taki ‘peşmergeler’ gibi, bu kuvvetlerin meydana getirmesi, muhtemeldir?! (Bkz.: Saygı ÖZTÜRK, ‘Bugün İtibarıyla Suriye’nin Parçalanması An Meselesidir’, Sözcü, 06.02.2017, s. 11.) Yine son günlerde, (CIA Başkanı Mike Pompeo, ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford, ABD’li Senatör McCain gibi) ABD’li üst düzey yöneticilerin, Türkiye, PYD, Irak arasında artmış görünen trafiğinin, pek de hayra alâmet olmayacağını öngören Dilek, ‘Rakka’ya (PYD/YPG ile) Ortak Operasyon’ ya da (McCain’in Kasım 2015 planına göre) ‘ABD himayesinde, 100 bin kişilik bir yabancı asker gücünün (ki 10 bini Batı ülkelerinden, 90 bini Arap ülkelerinden), Irak ve Suriye’ye gönderilmesi’ gibi girişimlerin, Trump yönetimindeki ABD’nin, (İran’a da karşı) ‘etnik bir savaş’a hazırlandığının ve Rakka üslü yeni bir Sünnî devlet oluşturma çabasının bir habercisi olduğunu söylemektedir! (Bkz.: Anon., ‘Ertelenen Savaş Planı Yeniden Devrede’, Aydınlık, 24.02.2017, s. 8.) Türkiye’nin, 24.08.2016 tarihinden beridir yürüttüğü ‘Fırat Kalkanı’ çerçevesindeki El Bab Operasyonu’nun da, ABD ve Rusya tarafından ‘kerhen’ kabullenildiği, bir gerçektir… Nitekim, buradan, doğudaki Münbiç’e doğru hareketlenen TSK ve ÖSO kuvvetlerinin önündeki bölgeye, yâni Münbiç’in batısındaki alana, (Rusya ile anlaşarak!) çekilen PYD güçlerinin yerine, Suriye rejim güçlerinin girmekte oldukları ve bu durumun, askerî riski arttırdığı da, ayrı bir husustur! Son olarak, Antalya – Belek’te bir araya gelen Türkiye, ABD ve Rusya Genelkurmay Başkanları, Belek’in güzelliğini değil, önümüzde şekillenmekte olan muhtemel savaşın, kendilerince nasıl vurucu ya da darbeyi-önleyici hâle getirilebileceğini, birbirlerini de çaktırmadan tartarak (!), konuşmaya ya da tasarlamaya çalışacaklardır?! (Bkz.: Aydın HASAN, ‘Antalya’da Kritik Suriye Zirvesi’, Milliyet, 08.03.2017, s. 23.)
Kimi Batılı çalışmalarda, Büyük Suriye – Arap Çölü’nün doğusunda Mezopotamya’nın söylence ve öykü yüklü topraklarından dem vurulmakta ve ‘Dicle ve Fırat ırmaklarının vadileri arasındaki bu kurak alanın, Batı uygarlığının doğduğu beşik olduğu söylen’mektedir! (Bkz.: William RYAN ve Walter PITMAN, Nuh Tufanı [Çev. Dursun BAYRAK], Ankara: Arkadaş Yayınevi, 2003, s. 233.) İkibinli yıllara girildikten sonra ise, ne yazık ki aynı bölgenin, tek küresel hegemonya iddiasını sürdürmek isteyen Evanjelist Neo-Con yönetimindeki ABD, onun desteklediği ve sürekli olarak büyütmeye çalıştığı İsrail ve Ortadoğu’da Kürtlere verilecek bir kantonal-yurt (dolayısıyla kendilerine bir sömürge!) arayışına katılan Avrupa (Almanya – Fransa – İtalya), (Lord-emperyalist!) İngiltere ve de (Avrasyacı-emperyalist!) Rusya’nın giriştiği faaliyetler neticesinde, Batı uygarlığının yıkım yeri olmaya sürüklenişine, hep birlikte tanık olunan günlerdeyiz! Böylesine kritik gelişmelerin yaşandığı bir Ortadoğu’da, her zamankinden daha uyanık olma zarureti vardır! Satranç ustalarının birbiri peşi sıra hamlelerini yapmakta oldukları bir zaman diliminde, Türkiye’de, ‘Başkanlık ya da Tek Adamlık’ dizgesini amaçlayan yeni Anayasa tartışmalarının sonucunda, 16 Nisan 2017’deki ‘halk oylaması’na gidiş sürecinin yol açtığı ‘toplumsal nifak ya da ayrışma’nın yaşanıyor olması, bir siyasî gaflet ve aymazlık hâlidir!
(Hâlâ Silivri’de tutuklu!) ‘Türksolu’ başyazarı Gökçe Fırat Çulhaoğlu’nun yıllar öncesinde öngördüğü gibi, ABD, Ortadoğu’ya uzun süreli olarak, 20-25 yıllık bir savaşı göze alarak gelmiştir. Amacı, tüm bu coğrafyayı sömürgeleştirmektir! Hedef, Irak’tan sonra, Suriye’nin ve İran’ın dize getirilmesidir! Bu sûretle, diğer Arap ülkeleri de susturulacaktır. Bölgeyi denetlemek içinse, ABD, doğallıkla, İsrail’e güvenmekte; ancak, (kuşatma altındaki) bir İsrail yetmediğinden, ikinci bir İsrail’e gerek duymaktadır! İkinci İsrail’in, bölgede bulunan Arap, Türk ve Fars ‘ezilen ulus’ kimlikli ve dolayısıyla, ‘emperyalizme karşı direniş gizilgüçlü’ uluslardan çıkmayacağının farkında olan ABD, ‘bölgedeki tüm tarihi ile işbirlikçi ve bölgenin ezilen uluslarına düşman Kürtleri’, aşiret liderlerinin de Yahudi olmasına bel bağlayarak, bölgenin ikinci İsrail’i yapma sevdasına düşmüştür! Bu politika, Osmanlı’yı paylaşan Sevr haritasında da, ‘Kürdistan’ bölgesi olarak, yerini almıştı! (Bkz.: Gökçe FIRAT ve Erkin YURDAKUL, Müttefik Kuşatması, İstanbul: İleri Yayınları, Mart 2005, ss. 222-223.)
Ortadoğu’da oynanmakta olan ABD ve Batılı’nın kanlı oyunu, sadece bölgeyi değil, tüm dünyayı ateşe verebilecektir!
Ne de olsa ‘Nuh tufanı’, Ortadoğu patentlidir!!
(Sürecek…)


Bu yazı 8 kez okundu.

Dr. Özer Bostanoğlu
SON EKLENENLER