• Perşembe, Kasım 23, 2017

Suriye, Hititler ve Türk uygarlık tarihi… (9)

ozer
Dr. Özer Bostanoğlu
Temmuz04/ 2016

Tam da (İslâmcı) cihatçıların o çok ilginç ve iştah kabartıcı (!) huri hesaplarına yoğunlaşmışken, yine İstanbul’da, 28.06.2016 gecesi, melûn ve hain terör örgütüne mensup 3 adet (yabancı uyruklu, Ortadoğulu) IŞİD’çi canlı bomba, Atatürk Havaalanı – Dış Hatlar Terminali’ne, 3 ayrı noktada saldırı düzenleyerek, (2’si polis) 42 kişinin (13’ü yabancı turist) ölümüne ve 238 kişinin de yaralanmasına yol açmışlardır! 29.06.2016 tarihli ‘Sözcü’ gazetesinin başlığı, olaya ilişkin olarak, genel Türk insanının duygularına tercüman olmuştur: ‘Lanet Olsun! (..) Türkiye Yasa Boğuldu. Yapanın da, Yaptıranın da Allah belasını versin!’ Evet; bu olaya da, daha öncekiler gibi ilenmek, her (Atatürkçü ve lâik) Türk cumhuriyetçisinin hakkı olmak gerektir! Ancak, ilenmek, yetmez; bu sonuçta, Türkiye’yi yönetenlerin, istihbarat ve kolluk görevlilerinin sorumluluklarını da tespit ve teslim etmek gerektir! Örneğin, 28.06.2016 tarihli ‘Milliyet’te (s. 11), Türkiye’de, 2015 yılında Diyarbakır, Suruç ve Ankara’da gerçekleştirilen önceki kanlı eylemlere imza atan (Türk uyruklu ve önemli kısmı Adıyamanlı) IŞİD üyelerinin, 2012-2014 yılları arasında polis tarafından sıkı takibe alındığı, ‘paintball’ maçlarıyla silâhlı talim yaptıkları ve bu arada örgüte de eleman kazandırdıkları, belirtilmekte idi. Yâni, IŞİD, öyle anlaşılıyor ki, hem örgütlenmesinin önemli altyapı hazırlığını, ne yazıktır ki, AKP hükûmetleri döneminde (!), Türkiye’de yürütmüştür / yürütmektedir, hem de, artık, Irak ve Suriye’den sonra, (nihâî) hedefinin Türkiye olduğunu, alenen göstermeye cüret edebilmektedir?!
AKP hükûmetlerinin IŞİD’i desteklediği, uzun süredir Batı basını ve özellikle de ABD’li yetkililerin açıklamalarında dile getirilmektedir. İleri sürülen savlara göre, bu (gûya gizli) destek, kendisini şu şekillerde somutlaştırmıştır: 1- IŞİD savaşçılarına tıbbî yardım sağlanması; 2- İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerdeki bazı merkezî camilerde (Hacı Bayram gibi), IŞİD propagandası yapılması ve örgüte militan devşirilmesi; 3- ‘Cihatçı boru hattı’ oluşturularak, Avrupa-Suriye arasında cihatçı transferine olanak sağlanması; 4- IŞİD’le petrol ticareti yapılması; 5- IŞİD’e (Hatay’da, jandarma tarafından aranan TIR’larda görüldüğü gibi) silâh yardımı yapılması (iddiası); 6- IŞİD’in (kaçak petrolden elde ettiği) kara parasının (Ziraat Bankası’nın New York Şubesi gibi kimi Türk devlet bankalarında) aklanması (iddiası)… (Bkz.: Özgür Erdem, Stratejik İflas: Davutoğlu Dış Politikasının Bilançosu (3. Baskı), İstanbul: İleri Yay., 2015, s. 362.) Eğer bütün bu desteklerden (!) sonra, IŞİD, artık saldırma sırasının Türkiye’ye geldiğini söylüyor ve de eylemli olarak gösteriyorsa, bu melûn şeriatçı örgütün üzerine, Kemalist Türk kararlılığıyla yürümenin vakti, bizce çoktan gelmiş, hattâ geçmiştir bile?!
Bu gerekliliğin bir önemli nedenini de, yine gazeteci Hüsnü Mahalli’nin saptamalarında bulmaktayız. Buna göre, IŞİD, Kur’an âyetlerini ve Hz. Muhammed’in hadislerini, kendi örgüt hedeflerine göre yorumlamaktadır. IŞİD, örneğin, kendisine karşı oluşturulan Uluslar arası Koalisyon’un kurulmasına çok sevinmiştir?! Onun yorumuna göre, IŞİD-karşıtı koalisyona katılan ülke sayısı 80’e çıkınca (şimdilerde 60 imiş?), ‘İslâm Ordusu’, yâni IŞİD’çiler ile ‘kâfirler’ (koalisyon orduları), (Halep şehrinin 40 km. kuzeyinde ve bir zamanlar Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyinde oluşturmaya çalıştığı, ama ABD’nin engellediği ‘güvenli bölge’ sınırları içinde bulunan) ‘Mercidabık Ovası’nda karşı karşıya gelecekler ve büyük bir meydan muharebesine tutuşacaklardır?! O muharebede, İslâm ordusunun üçte biri şehit olacak; üçte biri korkup, kaçacak; ve son dilim olan üçte biri ise muzaffer olacak ve Konstantinopolis’e, yâni Türk’ün İstanbul’una yürüyecektir!! İşte bunun içindir ki, IŞİD, ‘Konstantiniyye’ adında, Türkçe bir dergi yayımlamaktadır… ‘Mustaqim.net’ tarafından internete konan dergi, IŞİD’e yakın ‘El Hayat Meydan’ grubunca çıkarılmaktadır. Örgüt propagandası yapılan dergide, başta Kürtler olmak üzere, Müslümanlar, IŞİD saflarına çağrılmaktadırlar. (05.06.2015 tarihli ‘Sözcü’ gazetesinde bildirildiği gibi) ‘Amerika’nın Sesi’ndeki Hilmi Hacaloğlu haberine göre, ‘Konstantiniyye’nin Fethi’ kapağıyla çıkan (46 sayfalık) dergide, (gûya) Batı ve demokrasi düşmanlığı yapılırken, Müslümanlar, IŞİD denetimindeki bölgelere göç etmeye ve Türkiye’deki seçimleri boykot etmeye çağırılmışlardır?! Derginin ‘Önsöz’ünde, asıl hedefin ‘İstanbul’un Fethi’ olduğu belirtilerek, (ABD bayraklı tabut fotoğrafları eşliğinde verilen) ‘Demokrasi Tutuştu!’ başlıklı yazıda ise: ‘Asla ama asla demokrasi İslam’la bağdaşmamaktadır. Bunlar, ayrı iki dindir. İslam’la hiçbir din ve ideoloji bağdaşmamaktadır.(..) Demokrat Müslüman, komünist Müslüman, sosyalist Müslüman, Yahudi Müslüman, Budist Müslüman, bunların hiçbiri olmaz!’ denilerek, İslam âlemi, demokrasiye karşı savaşa davet edilmiştir… IŞİD’e karşı bir ‘Haçlı Savaşı’ yapıldığı iddia edilen dergide, bu savaşın tarafları olarak, Yahudiler, Haçlılar, Rafıziler ve ateistler gösterilmiştir. Kobani direnişinin ABD öncülüğündeki koalisyon sayesinde gerçekleştiğini bildiren dergi, sözlerini şöyle tamamlamaktadır: ‘Bu başarın kutlu olsun Pentagon! Kobani ve Zummer’deki taş yığınları, Haçlılara hayırlı olsun. Eğer siz, Selahaddin’e oynuyor, Musul’a tamah ediyor, Sincar’ı, Huul’u ya da Tikrit’i hayal ediyor ya da Nijerya ormanlarından bir ormanı geri almayı düşlüyorduysanız, biz de inşallah sizin hayatınızı karartıp, bundan önce Eyvan-ı Kisra’yı havaya uçurduğumuz gibi Beyaz Saray’ınızı, Big Ben Saat Kulesi’ni ve Eiffel Kulesi’ni havaya uçurduktan sonra, Roma’dan ve Endülüs’ten önce Paris’i istiyoruz!’
Aynı derginin, Aralık 2015 tarihli 4. sayısında ise, yine İstanbul’la ilgili şöyle denmektedir: ‘Küfür, tüm çeşitleriyle bir araya gelmiş ve İslam Devleti’ne zarar vermek için elinden geleni yapmaktadır. Tağut Türkiye Devleti, belami teşkilatlarında onun aleyhinde hutbeler okutturarak, İslam Devleti’ne zarar vermek istemektedir.(..) Siz istediğiniz kadar çaba sarfedin, biz yine de Allah’ın izniyle İstanbul’u tekbirlerle fethedeceğiz. 1400 sene önce bunu haber veren Peygamberin müjdesine nail olacağız.’ İstanbul’un yeniden fethi, yâni 3. kez fethinin IŞİD eliyle yapılması ideali, demek oluyor ki, IŞİD’in ve onun arkasındaki asıl şer güçlerinin, hedef tahtasında asılı durmaktadır…
Mahalli; Yavuz Sultan Selim’in, İstanbul’dan yola çıkarak, 24.08.1516’da, Mercidabık’ta, Memlûkları, yâni Türk kökenlileri yenerek, yoluna devamla, Ocak 1517’de Kahire’yi alarak, halifeliği, Osmanlı topraklarına getirdiğini anımsatmaktadır. Ve eklemektedir: ‘Anlaşılan IŞİD lideri Bağdadi’nin halifelik fantezisi boşuna değil. Adam, Alevî ve Şiîlere savaş ilan eden ve Arap olmamasına rağmen kendini halife ilan eden Yavuz’a çok özenmiş.’ Yine, IŞİD’e göre, kıyamet alâmetleri arasında, Fırat nehrinin kuruması da vardır. Öyle olacaktır ki, suların çekildiği yerlerde altından dağlar oluşacak ve bu altın madeni için, ‘siyah bayraklı ve siyah giyimli’ Müslüman mücahitler ile kâfirler arasında, kanlı çarpışmalar yaşanacaktır. Şehit mücahitler, cennete gideceklerdir. Geriye kalan muzaffer Müslümanlar ise, yollarına devam edecekler; İstanbul’u fethedip, dönecekler ve bu sefer de Şam’ı alarak, Emevî Camii’nde hilâfeti ilân edeceklerdir! İşte IŞİD’in, Fırat nehrinin Suriye’ye girdiği coğrafî mevkideki Cerablus’u ve onun karşısındaki mevkidaşı Aynelarab’ı, yâni Kobani’yi bu denli önemsemesinin asıl sebebi de budur! IŞİD’li 60 kadar canlı bomba, bu yüzden Kobani’ye intihar saldırısında bulunmuştur! Cerablus ile Mercidabık arası, sadece 70 km.’dir ve Cerablus, aynı zamanda, bundan tam 100 yıl önce, (İngiliz) Lawrence-Bell casus-ikilisinin, Osmanlı-sonrası Ortadoğu haritalarını yeni baştan çizdikleri yerdir! (Mahalli, a.g.y., ss. 189-190.) (Her şey birbirine girmiş vaziyette; ancak, her şey, aslına, asırlar sonrasında bile, dönmekte değil midir, değerli ve sabırlı okuyucular?)
Gazeteci Arslan Bulut’un ise, Prof. Anıl Çeçen’den alıntılayarak, yaptığı saptamaya göre, ‘bugün İstanbul sermayesi, İstanbul civarında ayrı bir devlet yapılanmasına, ayrıca Trakya’yı ve bütün Marmara’yı, Ege’yi ve Kapadokya dedikleri bölgeyi, Avrupa merkezli bir federasyona katmaya yatmış durumdadır. İstanbul sermayesi ile İsrail arasındaki ana çelişki, ‘başkentin İstanbul mu, yoksa Kudüs mü olacağı’ çelişkisidir.’ (Arslan Bulut, Küresel Haçlı Seferi – (2. Basım), Ankara: Bilgi Yayınevi, 2005, s. 74.) Yine Bulut’un, İstanbul Bağımsız Milletvekili Emin Şirin’den naklen yaptığı alıntıda, ‘Büyük Ortadoğu Devleti’ projesinden bahsetmesi ilginçtir. Şirin’e göre: ‘Birleşik Ortadoğu Devletleri’nin kurulabilmesi için, ulus devletlerin önce etnik site devletçiklerine bölünmesi, ardından da bunların Ortadoğu federasyonu altında bir çatı altında birleştirilmesi gerekiyor. Proje eskilere dayanıyor. Ortadoğu Birleşik Devletleri ya da diğer adıyla Büyük Ortadoğu Projesi, Wertheimer’in 2002’de basına yansıyan bir brifingi ile resmen ortaya çıktı. ABD Neocon’ların benimsediği proje (..).(..) Stef Wertheimer’in Tefen adı verilen kibutz tarzı örgütlenmeler tasarısı projede dikkat çekiyordu. Görünüşte sadece serbest ekonomi bölgesi olan bu Tefenler’den birinin de deneme amaçlı olarak Gebze’de hayatiyet bulacağı dile getiriliyordu. Proje kapsamında daha sonra Kibutz tarzı bu Tefenler, bütün Ortadoğu’ya yayılacak.’ (Bulut, a.g.y., ss. 76-77.) 8500 yıllık bir geçmişe yaslandığı; zamanın Başbakan’ı Erdoğan’ın, 28 Nisan 2011 tarihli Hürriyet’te, ‘bulunan çanak – çömlek yüzünden, 4 yıl geciktiğini söylediği ‘Marmaray Projesi’ kazılarında ortaya çıkan İstanbul, 1123 yıl, (Doğu) Roma İmparatorluk başkenti olarak Bizans’a, sonra da 470 yıl Osmanlı Türklerine başkentlik yapmıştır. Hz. Muhammed’in bir hadisinde de adı geçtiği için, tüm Müslümanlarca kutsal sayılmaktadır. Yetmezmiş gibi, ‘Büyük Ortadoğu Devleti’nin başkenti’ olarak düşünülen İstanbul, ‘3 dinin de kutsal mekânı’ olarak tanıtılmaktadır! Yahudilerin yeni bir ‘arz-ı mev’ud’ yorumuna göre ise, vaat edilmiş topraklar, Tevrat’taki gibi, Nil’den Fırat’a kadar uzanan bölgeyi değil, Nil nehri ile İstanbul Boğazı arasındaki bölgeyi kapsamaktadır! Aytunç Altındal’a göre ise, İstanbul, Türklüğün izlerinden arındırılarak (!), uluslar arası serbest bölge konumuna getirilerek, ‘Birleşik Ortadoğu Devleti’nin başkenti’ yapılacaktır! (Bkz.: Bulut, a.g.y., s. 77.)
Şimdi bir de, başka ve önemli bir husus daha gündeme gelmiştir. 26 Haziran 2016 günü, Roma’da, Türkiye (Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu temsilciliğinde) ve İsrail heyetleri, barışmak üzere bir araya gelmişlerdir! (Bkz.: Anon., “Terör Devleti” Dedikleri İsrail ile Anlaştılar!’, Sözcü, 27.06.2016, s. 1.) Anımsanacağı gibi, Ocak 2009’da, Davos Dünya Ekonomik Forumu Zirvesi’nde, Başbakan R. Tayyip Erdoğan, İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e ‘one minute’ çekerek, oturumu terk etmiş ve böylece de, ‘bölgesel emperyal güç’ konumunda olarak, ‘Arap Dünyası koruyuculuğu’ rolüne soyunmuştu! (Bkz.: Erdem, a.g.y., ss. 186-188.) Ne var ki, bu ‘Arap sokakları kahramanlığı’ arayışı, fazla uzun sürmemiştir! (Mayıs) 2010 yılındaki, İsrail’in Gazze ablukasını yarmaya ve ‘Arap kahramanlığı’na mâtuf, provokatif (!) (Türk) ‘Mavi Marmara’ yardım gemisine, İsrail komandolarının yaptıkları saldırıda 9 Türk’ü katletmelerine, Türkiye, ivedi ve güçlü bir yanıt verememiştir! Böylece de, Erdoğan, Gökçe Fırat’ın, Haziran 2010’daki ‘Türksolu’nda (Sayı: 286) vurguladığı gibi, İsrail karşıtlığına oynarken, aslında (kendisinin üzerini çizmiş bulunan!) Batı’nın ya da ABD’nin tuzağına düşmüştür! Ve diplomatik ilişkilerin kesilmesinden tam 6 yıl sonra, iki ülke ilişkilerinin normalleştirilmesi mutabakat anlaşmasına varılmıştır. Buna göre, İsrail, 20 milyon dolar ‘tazminat’ ödeyecek ve Türkiye ise, Gazze’ye, insanî yardım dâhil, sivil amaçlı malzemelerin girişini sağlayacak ve elektrik – içme suyu altyapı yatırımlarını gerçekleştirerek, Gazzeli Filistinlilere konutlar ve 200 yataklı Türkiye – Filistin Dostluk Hastanesi’ni inşa edip, kullanımlarına sunacaktır! (Bkz.: Anon., ‘Türkiye ve İsrail Arasında Roma Barışı’, Milliyet, 27.06.2016, s. 16.)
Yahudi kökenli gazeteci Sami Kohen’e göre, anılan Türk-İsrail Anlaşması, bir dönüm noktası oluşturacaktır. Her şeyden önce her iki tarafın da bozulan ilişkileri düzeltme kararlılığını göstermelerinin, iki nedeni vardır. İlki, ‘Suriye odaklı bölgesel gelişmeler’dir. İkincisi ise, İsrail dâhil, Doğu Akdeniz’deki enerji ve doğal gaz kaynaklarının su üstüne çıkması ve iki ülke arasındaki olası ortaklık umududur. (Sami Kohen, ‘İsrail İle “Kazan Kazan” Anlaşması, Milliyet, 28.06.2016, s. 17.) Olayların tehdidi ve baskısı altında kendilerini ‘yalnızlaşmış’ hisseden iki ülke, temas hâlinde olma gereğini duymuştur. Bu yalnızlık meselesinin, İsrail tarafında, ‘Hıttin’ sendromu olduğunu biliyoruz. Türkiye’ninki ise, Davutoğlu imzalı AKP dış politikasının, ‘stratejik derinlik’ten, ‘stratejik iflas’a, giderek, ‘değerli yalnızlık’a ve ‘komşularla sıfır dostluk’a dönüşmüş olması gerçeğidir! Nitekim, (‘düşük-profilli’!) Başbakan Binali Yıldırım bile, 65. Hükûmet’in kurulmasını müteâkiben, partisinin ilk TBMM Grup toplantısında, izledikleri Suriye politikasının yanlışlığını ima edercesine, şöyle demiştir: ‘Türkiye’nin birçok sorunu var. Dostlarımızın sayısını arttıracağız, düşmanlarımızın sayısını azaltacağız. Esasında Suriye’de yaşanan, 4 yılı aşan bu anlamsız savaş, yüzbinlerce din kardeşimizin hayatına mal oldu.(..) Bu şartlar altında Türkiye geleneksel misafirseverliğiyle (..) 3 milyon insanı bağrımıza bastık.(..) Ekmeğimizi paylaşırız, Türkiye’yi böldürtmeyiz.’ (Aktifhaber, 24.05.2016.)
‘Hıttin sendromu’ ve ‘sittin-sene-düşmanlık-olmaz sendromu’nun karşılıklı buluşmasıdır ki, eski Hitit ülkelerindeki gizemli kargaşanın nereye evrileceğini belirleyecektir!


Bu yazı 117 kez okundu.

Dr. Özer Bostanoğlu
SON EKLENENLER